Hakan Fidan’ın Bölge Devletleri Arasında “Bölgesel Sahiplenme”ye Dayalı Kapsamlı Birlik Modeli Teklifi
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katar’ın Al Jazeera kanalında 29 Ocak günü yayımlanan ve çok ses getiren röportajında pek çok küresel ve bölgesel konuda değerlendirme yaptı.[i] Konuşmasında en dikkat çekici olan, dile getirdiği “Bölgesel Sahiplenme” kavramıydı. Bu kavram, bir slogandan öte; bölgedeki sorunları çözmek için ikili uluslararası iş birliklerini aşan, alt kurumsal yapılar ve bir dizi platformla desteklenen, kapsamlı bir bölgesel bütünleşmenin gerekliliğine işaret etmekteydi.
İran ve bölge ülkelerinin ilişkileri bağlamında konuya değinen Fidan, İran’ı daha fazla bölgesel iş birliği için teşvik ettiklerini söyledi ve “Bunun sağlanabilmesi için belirli uygulamalardan ve politikalardan vazgeçmeleri gerek.” ifadesini kullandı. Vazgeçmesini istediği politikalar, İran’ın 1996’dan sonra bölgede Devrim Muhafızları eliyle yürüttüğü Şii yayılmacılığı ve Fars milliyetçiliği politikalarıydı. Bu politikalar; Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen gibi ülkelerde kaosa sebep olmakla kalmamış, başta Körfez ülkeleri olmak üzere güvenlik endişesiyle diğer Arap ülkelerini ABD-İsrail’in kucağına itmişti.
Bakanın bölgesel iş birliği vurgusu sadece İran ile ilgili değildi. Fidan’a göre bölgemizdeki sorunların asıl kaynağı, ulus devletler arasındaki güven eksikliğidir: bunun çözümü, halklar arasında güvenin artırılmasında yatmaktadır. Bu başarılabilirse bölgeye istikrar ve barış gelecektir. Bölge ülkelerinin herhangi bir tehdide karşı askerî caydırıcılık kapasitesini artırmaya değil, öncelikle kendi aralarında temel ve nihai bir güven oluşturmaya ihtiyaçları vardır. Devletler etkileşime girdiğinde ve kendini başkasının güvenliğine adadığında nihai güven tesis edilmiş olacaktır.
Bunun ilk adımı olarak bölgede kimsenin kimseye tahakkümde bulunmaması gerekir: Ne Türk tahakkümü, ne Arap tahakkümü, ne Fars tahakkümü ne de başka bir tahakküm…
Bugüne kadar bölgesel dayanışmanın yokluğunda, sorun çözücü olarak her zaman bir “hegemona” ihtiyaç duyuldu. Ancak sorunları çözmek için gelen hegemon, arkasında ilk geldiklerinden daha kötü sorunlar bırakarak gitti. Üstelik bunu bedava da yapmadı; karşılığında ağır bedeller ödetti. Hegemona sığınmak, ulusal çıkarlara hizmet etmediği gibi büyük maliyetler de getirdi. Bunu ABD ve bölgedeki diğer hegemonlarda gördük.
İsrail’in 9 Eylül 2025’te Katar’ın başkenti Doha’da Hamas müzakere heyetinin bulunduğu binaya saldırısının ardından, bölgedeki ABD müttefikleri “ABD güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği”ni sorguladılar. Kırılma anı olan bu saldırı, güvenliğin koruyucu bir hegemona devredilemeyeceğini gösterdi.
Dışişleri Bakanı Fidan, sorunlarının çözülmesi için ülkelerin bir hegemona ihtiyaç duymaması gerektiğini; bunun için de ülkelerin kendi sorunlarını çözebilmesi gerektiğini ifade etti. Bu amaçla bölge devletlerinin “bölgesel sahiplenme” ile hareket etmeleri gerektiğine dikkat çekti. Bakanın bu kavramla, her ulus devletin komşu devletlerin hak ve hukukunu koruma, güvenliğini garanti etme ve bütün bir bölgenin ayrılmaz parçası olarak bölge istikrarını sağlama ve her alanda dayanışma sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini kastettiği anlaşılıyor.
İsrail saldırısından hemen sonra, 15 Eylül 2025’te Doha’da toplanan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Yüksek Konseyi Olağanüstü Oturumu’nun ardından yayımlanan “Katar Devleti’ne Yönelik İsrail Saldırganlığına İlişkin Sonuç Bildirisi” tam da bölgesel sahiplenmeye uygun bir bakış açısını yansıtıyordu. Bildirgede; KİK ülkelerinin güvenliğinin bölünmez olduğu ve KİK Temel Tüzüğü ile Ortak Savunma Anlaşması uyarınca üye ülkelerden herhangi birine........
