Askerî Müdahale, Rejim Değişikliği ve İran Gerçeği
Son dönemde İran’a yönelik askerî müdahale ve rejim değişikliği tartışmaları yeniden hız kazandı. Özellikle Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, İran’ın nükleer kapasitesi ve siyasi yapısı etrafında yürütülen bu tartışmalar, ABD’nin bölgeye yaptığı askerî yığınakla birlikte daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Kimi değerlendirmelerde, 12 gün savaşında İsrail ve ABD’nin son saldırıları İran’ı zayıflatmış, rejimi kırılgan hâle getirmiş ve “Venezuela benzeri” bir senaryoyu mümkün kılmış gibi sunuluyor. Oysa bu okumalar, İran’ın askerî, kurumsal ve toplumsal yapısını yeterince dikkate almayan indirgemeci yaklaşımlara dayanıyor.
İlk bakışta İsrail’in İran’a karşı savaşı, dikkat çekici bir başarı hikâyesi gibi görünebilir: İsrail, ülke içinde derin operasyonel kapasite geliştirdi; üst düzey askerî liderler ile nükleer bilim insanlarını sistematik biçimde hedef aldı ve ülkenin çeşitli bölgelerinde sabotajlar yürüttü. Savaşın ilk saatlerinde İran’ın hava savunması ve Tahran’ın karşılık verme kapasitesi felç edildi; nükleer program ağır hasar aldı. Bununla birlikte, bu dikkat çekici taktik kazanımlara rağmen, savaş nihayetinde kendi stratejik başarısızlığının tohumlarını da ekmiş oldu. Şöyle ki:
Uzun vadede savaş, İran’ın güvenlik algısında köklü bir dönüşüme sebebiyet verdi. Güçlü orduların İran sınırları içinde yeni bir savaşı yürüttüğünü canlı biçimde deneyimlemek, ulusal savunmayı halkın zihninde yeniden somut ve varoluşsal bir mesele hâline getirdi. İran’da sıradan insanlar—çoğu Saddam Hüseyin’in savaşından on yıllar sonra doğmuş olanlar—İsrail’in ülkelerinin hava savunmasını ne kadar kolay aşabildiğini kendi gözleriyle gördüler. Ancak aynı zamanda İran’ın balistik füzelerinin, İsrail harekâtını dizginlemede ve savaşın seyrini İran lehine çevirmede ne kadar belirleyici olduğunu da deneyimlediler. Bunun beklenen sonucu, İran hava savunmasının güçlendirilmesine, yıpranmış hava filosunun modernize edilmesine ve uzun süredir sıradan İranlılar arasında geniş destek gören füze programının genişletilmesine yönelik toplumsal desteğin belirgin biçimde artması oldu.
Dolayısıyla yüz milyonluk nüfusu, geniş coğrafi derinliği olan bir devletin, Venezuela’da olduğu gibi zorbalık yöntemleriyle ya da sınırlı askeri hamlelerle ortadan kaldırılabileceğini düşünmek, tarihsel ve coğrafi gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
İran’ın Askeri Kapasitesi
İran, araştırma merkezlerini ve özellikle nükleer tesislerini, yerin yaklaşık 800 metre altına inşa etmiş bir devlettir. Bu derinlik, onlarca katlı bir yapıya karşılık gelmektedir. Araştırma faaliyetlerine başlanırken dahi, bir gün bu tesislerin hedef alınabileceği öngörülmüş ve buna göre bir savunma mimarisi geliştirilmiştir. “12 gün savaşı” sırasında İsrail’e fırlatılan füzelerin çoğunun sıvı yakıt kullandığı, bunun da hazırlık süresini uzatıp füzeleri fırlatma öncesinde daha görünür hâle getirdiği belirtilmektedir. Buna karşılık, İran’ın artık katı yakıtlı sistemlere daha fazla yöneldiği; katı yakıtın hazır olması nedeniyle hazırlık ihtiyacını azalttığı ve fırlatma kabiliyetini hızlandırdığı ifade edilmektedir. Ayrıca İran’ın yalnızca dağ içi tüneller ve sabit silolarla sınırlı kalmayıp, mobil füze platformları ve hareketli rampalar gibi yeni taktikler geliştirdiği belirtilmektedir. Bu tür platformların fırlatma anında tespitini zorlaştırdığı; bir noktadan atış yapıp başka bir noktaya intikal edebileceği vurgulanmaktadır.
Füze sayısına ilişkin olarak, İran’ın elinde 1.500–3.000 Aralığında füze bulunduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bunun bir kısmının psikolojik savaş amaçlı abartı içerebileceğini varsaysak bile asıl kritik unsurun sayıdan çok yakıt türü, menzil ve operasyonel esneklik olduğu vurgulanmaktadır.
İran’da bilim insanlarına yönelik saldırılar, bu kapasitenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. İran’da yalnızca birkaç düzine değil, binlerce bilim insanı bulunmaktadır. Bu uzmanlar, ülke geneline yayılmış çok sayıda araştırma merkezinde faaliyet göstermektedir. Bir merkezin hedef alınması, diğerlerinin işlevsiz hale gelmesi anlamına gelmez. Bu durum, merkeziyetçi olmayan ve sürekliliği esas alan bir bilimsel ve askeri yapılanmanın göstergesidir.
İran’a Yönelik Savaş ve Üçüncü Dünya Savaşı
İran’a karşı yürütülecek bir savaşın, küresel bir çatışmanın parçası olacağı değerlendirilmektedir. Mevcut süreç, kısa süreli çatışma turlarından ibaret değildir; uzun soluklu bir savaş dönemine işaret etmektedir. Bu bağlamda, yaşananlar yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte değerlendirilmelidir. Günümüzde savaş, klasik anlamda orduların cephelerde karşı karşıya geldiği bir biçimde yürütülmemektedir. Teknolojik gelişmeler, bilgi devrimi ve ekonomik küreselleşme, savaşın doğasını dönüştürmüştür.........
