menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

DEPREMİ DEĞİL, İHMALİ YENMENİN ZAMANI

6 0
18.08.2026

Bazı geceler vardır ki; takvimden silinmez. Bazı saatler vardır; bir ülkenin hafızasına kazınır. 17 Ağustos 1999, Türkiye için işte öyle bir gecedir.

Saat 03.02’de yalnızca toprak sarsılmadı. Bir annenin çocuğuna uzanan eli yarım kaldı. Bir baba, sabah olduğunda evladının sesini duyamadı. Bir eş, hayat arkadaşını enkazın altında aradı. Bir çocuk, bir gecede büyümek zorunda kaldı. Binlerce insan, hayatının geri kalanını o gecenin birkaç saniyesine sığdırdı.

17 Ağustos yalnızca bir deprem değildi. Türkiye’nin hafızasına, vicdanına ve yüreğine kazınmış büyük bir acıydı.

27 yıl geçti. Şehirler büyüdü. Binalar yükseldi. Yasalar çıktı, yönetmelikler değişti. Raporlar hazırlandı, toplantılar yapıldı, büyük sözler verildi. Ama bugün hala aynı sorunun karşısındayız. Gerçekten ders aldık mı?

Çünkü biz hala çoğu zaman deprem gelmeden değil, deprem olduktan sonra konuşuyoruz.

Oysa görünen köy kılavuz istemez. Türkiye bir deprem ülkesidir. Marmara’nın deprem gerçeği ortadadır. Bilim insanları yıllardır uyarıyor, mühendisler yıllardır anlatıyor. Faylar susmuyor, zeminler konuşuyor. Binaların yaşı, taşıyıcı sistemleri, zemin özellikleri, altyapı sorunları ve yapı denetimi bize aynı gerçeği tekrar tekrar söylüyor. Hazırlanmak zorundayız.

Tam da bu noktada TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin 17 Ağustos’un 27. yılı dolayısıyla yaptığı açıklama, yalnızca bir meslek örgütünün uyarısı olarak değil, hepimizin yüzleşmesi gereken ağır bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Oda, 17 Ağustos 1999 depreminin ardından yaşanan kayıpları hatırlatırken, afet olmadan önce zarar azaltma çalışmalarına kaynak ayrılmasının hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. AFAD tarafından hazırlanan İl Risk Azaltma Planları’nın rafa kaldırılmaması ve eksiksiz uygulanması gerektiğini vurguluyor.

Çünkü mesele artık deprem olacak mı, olmayacak mı meselesi değildir. Mesele, deprem olduğunda ne kadar hazırlıklı olacağımız ve kaç insanımızı koruyabileceğimizdir.

Ne var ki biz bilimin sesini zaman zaman rantın gürültüsüne teslim ediyoruz. Zeminin ne söylediğini sormadan imar planları yapabiliyor, riskli yapıları öncelemek yerine değeri yüksek bölgeleri önceleyebiliyor, uzmanlığın yerine günü kurtaran anlayışı koyabiliyoruz. İmar aflarıyla sorunu çözmüş gibi görünüyor, denetimi kağıt üzerinde bırakıyor, sonra deprem geldiğinde bütün sorumluluğu tek bir kelimenin arkasına saklamaya çalışıyoruz. Kader.

Oysa tedbir kuldan, takdir Allah’tandır. Tedbir alınmamışsa, denetim yapılmamışsa, bilim dışlanmışsa, yanlış yere yanlış yapı yapılmışsa buna kader demek, kaderin kendisine haksızlıktır. Deprem kader olabilir; yıkım kader değildir.

Jeofizik Mühendisleri Odası’nın açıklamasındaki en çarpıcı uyarılardan biri de burada duruyor. İmar afları, dolgu alanları, zemin büyütmesi yüksek dere çökellerindeki yapılaşma ve denetimsiz projeler, doğal bir olayı büyüterek afete dönüştüren insan kaynaklı riskleri artırıyor. “İmar Barışı” adı altında mühendislik hizmeti almamış milyonlarca kaçak yapının ruhsatlandırılması ve denetim imkanlarının ortadan kaldırılması ise bugün hala sorgulanması gereken ağır bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Çünkü doğal olan depremdir; afeti büyüten çoğu zaman insanın ihmalidir.

Bir bina yıkılmadan çok daha önce başka bir şey yıkılmaya başlar. Denetim. Liyakat. Bilim. Hukuk. Vicdan.

Önce denetim zayıflar. Sonra liyakat geri çekilir. Bilimin sözü değersizleşir. Kamu yararının önüne çıkar ilişkileri geçer. İhmale göz yumulur. Sorumluluk ertelenir. Yaptırımsızlık alışkanlığa dönüşür.

Sonra bir gece bir bina çöker.

Ama çöken yalnızca beton ve demir değildir. Bir ailenin dünyası çöker. Bir annenin geleceği çöker. Bir çocuğun güven duygusu çöker. Bir insanın........

© Sonsöz