Yazar Kasa Fişinin Arkasındaki İsyan
Vergileme tarihi, çoğu zaman maliye kitaplarının dar çerçevesine sıkıştırılır. Bütçe dengesi, gelir tahsilâtı, matrah hesapları… Oysa gerçek çok daha çıplaktır. Verginin tarihi, aynı zamanda özgürlük mücadelelerinin tarihidir. Devletin elini vatandaşın cebine ne kadar ve nasıl uzattığı, yalnızca ekonomik bir teknik detay değil, doğrudan siyasal bir meseledir, hatta bir rejimin karakterini ele veren turnusol kâğıdıdır.
1215 yılında imzalanan Magna Carta Libertatum ile başlayan süreç, kralın keyfî vergi toplama yetkisine karşı atılmış ilk büyük ve yazılı sınırlamaydı. Bu metin, bir anlamda “ben istediğim kadar, istediğim zamanda vergi alırım” diyen iktidar sahibine karşı, “hayır, bunun bir sınırı, bir kuralı var” diyenlerin belgesiydi. Ardından gelen Amerikan Devrimi’nde bayraklaşan “Temsilsiz vergi olmaz” sloganı, yalnızca bir isyan çığlığı değil, modern demokrasinin kurucu ilkelerinden biri haline geldi. Ve nihayet Fransız Devrimi… Vergi yükünün bütün ağırlığıyla halkın sırtına bindirildiği, ayrıcalıklı sınıfların ise türlü gerekçelerle muaf tutulduğu bir düzene karşı patlayan büyük ve tarihin akışını değiştiren bir öfke. Tarih bize açıkça şunu söylüyor; Vergi adaletsizliği, er ya da geç siyasal bir kırılma yaratır. Peki, bugün Türkiye’de durum ne?
Bugün Türkiye’de vergi sisteminin omurgasını, doğrudan vergiler değil, tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler oluşturuyor. Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve Özel İletişim Vergisi (ÖİV) gibi kalemler, bütçenin en güçlü gelir kaynakları arasında yer alıyor. Bu durumun anlamı şudur. Vatandaşın geliri ne olursa olsun, tükettiği her mal ve hizmet üzerinden benzer oranlarda, hatta aynı tutarda vergilendiriliyor. İster asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçi olun, ister emekli, ister yüksek gelir grubunda bir yönetici. Marketten aldığınız bir şişe suya,........
