Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 7
Altı haftadır insan hayatına baktık. Okul sıralarından plaza katlarına, ücretlerden kiralara, bireylerden ailelere, yalnızlıktan ekranlara, ekranlardan bitkin zihin ve bedenlere uzanan ince çizgiyi, bu ince çizgi üzerinde hayatta kalmaya çalışan insanları takip ettik.
Şimdi biraz da devletlere ve siyasete bakmak gerekiyor.
Bu yazı dizisinde anlattığım dönüşümler ilk bakışta bireyin hayatına dair görünebilir. Ancak okuldan işe, konuttan aileye, sağlıktan güvenliğe uzanan bu değişimlerin hiçbiri yalnızca bireysel düzeyde yaşanmadı. Hayatı şekillendiren ekonomik ve toplumsal düzen değiştikçe, bu düzenin üzerinde yükselen siyasal kurumlar ve devlet yapıları da değişti. Özellikle son kırk yılda birçok ülkede hâkim hale gelen anlayış, toplumsal sorunların çözümünü giderek kamusal kurumların ve siyasal kararların alanından çıkarıp piyasa mekanizmalarına ve "bağımsız" kurumlara (Türkçesi: Piyasa güdümündeki teknokratlara) bırakmayı tercih etti. Devletin üretmesi, planlaması, yön vermesi ve uzun vadeli hedefler koyması yerine; düzenlemesi, kolaylaştırması ve piyasanın işleyişini gözetmesi gerektiği fikri, yani neoliberalizm, önce güç kazandı, sonra adeta kutsal bir kanun olarak kabul edilmeye başlandı.
Bu değişim başlangıçta daha verimli, daha esnek ve daha dinamik bir ekonomik düzen vaadiyle savunuldu fakat zamanla bunun siyaset ve devlet üzerindeki derin etkileri ayyuka çıktı. Hayatın temel alanları piyasa mantığına açıldıkça, siyaset de bu alanlara müdahale etme cesaretini ve araçlarını giderek artan bir oranda kaybetmeye başladı. Aynı dönemde finansallaşmanın yükselişi, ekonomik ve stratejik kararların giderek daha kısa vadeli piyasa beklentilerine göre şekillenmesine yol açtı. Böylece devletler yalnızca bazı görevlerinden çekilmedi; aynı zamanda uzun vadeli plan yapma, üretim kapasitesi oluşturma ve toplumsal ihtiyaçlara doğrudan cevap verme kabiliyetlerinde de aşınma yaşadı.
Bugün karşımızdaki tabloyu anlamak için bu ikili değişim sürecini görmek gerekiyor. Bir tarafta siyaset, hayatın gerçek sorunlarını adlandırma ve çözüm üretme kabiliyetini kaybetti; diğer tarafta devlet, hayatı kuran, altyapı inşa eden, kriz anında üretimi ve toplumu ayakta tutan kamusal gücünü yitirdi. Piyasa hayatın içine doğru genişlerken siyaset daraldı; finansallaşma ve özel sektör fetişizmi hayatın istisnasız her alanını kuşatırken devletin "yapabilme" kapasitesi zayıfladı.
Bu yüzden bugün siyasetin konuştuğu başlıklarla insanların yaşadığı sorunlar arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Ücretler konuşuluyor, her meydanda emeklilere, memurlara zam sözleri veriliyor ama insanların bir işte çalışarak neden hayat kuramaz hale geldiği, emeğin payının neden gittikçe gerilediği yeterince tartışılmıyor. Kiralar konuşuluyor ama konutun nasıl olup da temel bir ihtiyaç olmaktan çıkıp finansal bir yatırım aracına dönüştüğü, eskiden bir emekli ikramiyesiyle alınabilen evlerin bugün neden ulaşılamaz olduğu sorgulanmıyor. Doğum oranları, aile krizi, gençlerin evlenememesi gündeme geliyor; fakat bunları belirleyen ücret düzeyi, barınma maliyeti, bakım yükü, çalışma saatleri ve güvencesizlik aynı bütünün parçaları olarak ele alınmıyor. Ruh sağlığı sorunları, bağımlılık, şiddet ve suç üzerine konuşuluyor; ancak insanları yalnızlaştıran, sürekli rekabete zorlayan ve borçla ayakta kalmaya mecbur bırakan hayat düzeni çoğu zaman tartışmanın dışında kalıyor.
Bu eksiklik yalnızca siyasetçilerin tercih ettiği gündemlerden kaynaklanmıyor. Daha derinde, son kırk yılın ekonomik ve siyasal anlayışının bıraktığı bir miras var. Bu dönemde piyasa yalnızca ekonomide daha geniş bir alan kazanmadı; siyasetin neyi yapabileceğine, ne konuda konuşabileceğine dair sınırları da yeniden çizdi. Kamu işletmelerinden enerjiye, konuttan eğitime kadar birçok alan piyasa mantığına açılırken, devlete ve siyasete de giderek daha dar bir rol biçildi. Üretmek, planlamak, yön vermek ve uzun vadeli hedefler koymak yerine; dar bir sınırda düzenlemek, denetlemek ve yatırım ortamını korumak öncelikli görev haline geldi. Haliyle siyasete de üzerinde konuşacak pek bir şey kalmadı.
İşte bunun sonucu olarak siyaset, toplumsal dönüşüme öncülük etme iddiası taşıyan bir alan olmaktan uzaklaştı. Bugünün siyasal dilinde en sık duyulan kavramlara bakmak yeterli: istikrar, piyasa güveni, yatırım ortamı, öngörülebilirlik, kurumların bağımsızlığı... Bunlar önemsiz kavramlar olmamakla birlikte, bu kavramların hangi toplumsal amaç için istendiği sorgulanmadan ezbere savunulması, hayatımızı ağırlaştıran bu değirmene su taşımakla eşdeğerdir. Zira aslında konuşulan, yurttaşın hayatının nasıl iyileştirileceği değil, piyasanın beklentilerinin nasıl karşılanacağıdır. Böylece siyaset, sorunların kaynağına müdahale eden bir kurucu güç olmaktan çıkıp, ortaya çıkan sonuçları yönetmeye çalışan bir teknik faaliyete dönüşür, dönüşmüştür.
Yazılarımda sık sık değindiğim merkez siyasetin küresel ölçekte yaşadığı kriz de bunun bir sonucudur. Merkez siyasetin krizini yalnızca popülizmin yükselişiyle, göçmen karşıtlığıyla, kutuplaşmayla ya da kültür savaşlarıyla açıklamak eksik kalır. Bunlar daha derindeki bir dönüşümün belirtileridir; sebebin kendisi değil.
İnsanların yaşadığı huzursuzluk, yönetim kalitesinden önce hayatın somut temelleriyle ilgilidir. Ücretlerin üretkenlik artışından kopması, konutun bir yaşam alanından çok finansal varlığa dönüşmesi, eğitimin toplumsal yükselmeye yardımcı olma işlevini kaybetmesi, güvencesizliğin kalıcı hale gelmesi gibi süreçler geniş kesimlerin gündelik deneyimini belirlerken, merkez partiler son kırk yılda şekillenen ekonomik çerçevenin sınırlarını kendi sınırı kabul ederek hareket ediyor ve dolayısıyla sundukları alternatifler düzenin yönünü değiştirmekten çok onun etkilerini hafifleten, düzeni daha etkin, daha şeffaf, daha kurallı veya daha teknik biçimde yönetme amacı güden bir çerçevede kalıyor.
Kısacası, asıl mesele, merkez siyasetin uzun süre meşruiyetini dayandırdığı tarihsel vaadini yitirmiş olmasıdır. Bir dönem geniş kitlelere daha yüksek........
