Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 3
Geçen yazıda, diplomanın ve çalışmanın artık güvenli bir hayata açılan bir kapı olmaktan uzaklaştığını, ücretlerin erimesinin bir yandan çalışmanın anlamını azaltırken öte yandan da çalışmanın şartlarını giderek ağırlaştırdığına değinmiştim. Bu yazıda ise tüm olumsuzluklarına rağmen o kapıdan içeri giren, girmeyi başaran, yani öğütleri dinleyerek sınavlara hazırlanan, belki ailesinin olmayan imkanlarını zorlayarak, belki burs kovalayarak, belki de bir yandan çalışarak okuyan ve çalışma hayatına atılan isimsiz milyonların karşısına çıkan ilk duvara bakarak devam edelim: Barınma.
Genç okumuş, mezun olmuş, iş bulmuş olabilir. Hatta bugünün şartlarında kendisine “şanslı” bile denebilir. Peki bu genç aldığı maaşla ne yapabiliyor?
Söz gelimi bir büyükşehirde kendi başına yaşayabilir mi? Ailesinin evinden ayrılıp, küçük de olsa bir ev kiralayıp kendine ait bir hayat kurabilir mi? Hadi biraz çılgınlaşalım, mesela ev alabilir mi? Evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, belki başka bir şehirde yeni bir başlangıcı, kendine ait bir odayı, bir masayı, mahremiyeti, sessizliği, çalışa didine kurduğu bir düzeni hayal edebilir mi?
Giderek daha fazla insan için cevap hayır. Zira bütün dünyada çalışanların, özellikle de işgücüne yeni katılan gençlerin çok çok büyük bir kısmı için artık ay sonunda hesaba yatan maaş, kendi hayatlarını kurmaya yetmiyor. Sorun iki taraflı: Önceki yazıda üzerinde durduğum gibi bir yanda ücretler baskılanıp emeğin pazarlık gücü zayıflatılırken, öte yandan hayat pahalılığı maaşları daha hesaba yatmadan eritiyor. Bunun en görünür olduğu kalemlerden birisi barınma…
Konut, uzun zamandır ancak yavaş yavaş ve sinsice barınılacak bir yer olmaktan çıkartılıp bir yatırım, servet koruma ve rant aracına, yani bir portföy kalemi ve spekülasyon nesnesine dönüştürüldü. Sonuç olarak çalışanın maaşı küçülürken yaşayacağı evin piyasa değeri ve dolayısıyla giderleri arasında kapladığı hacim de büyümüş oldu. Sıkışma bu makasta, daha ayın başında başlıyor; birileri için “geleceğini garantiye alma” yolu olan şey, sermaye sahibi olmayan milyonların ise geleceğinin ipoteği anlamına geliyor.
Türkiye’de konut meselesini yalnızca arz yetersizliğine indirgemek, tartışmayı yalnızca TOKİ, belediye, imar, kentsel dönüşüm gibi başlıklara tıkamak, kira fiyatları ya da kiracı‑ev sahibi anlaşmazlıklarıyla sınırlamak, fotoğrafın ancak küçük bir bölümüne bakmak anlamına gelir. Nüfus artışı, göç, kentsel dönüşüm, inşaat maliyetleri ve enflasyon gibi etkenler kira ve konut fiyatlarını kuşkusuz etkiler; ancak asıl problem, konutun bir sosyal politika alanı olmaktan ziyade bir yatırım ve piyasa nesnesi olarak ele alınmasıdır.
Barınma hakkı çerçevesinde değil de serbest piyasa dinamikleriyle değerlendirildiğinde, ev yaşanacak bir mekân olmaktan çıkar; değeri korunması ya da artırılması gereken bir varlığa dönüşür. Bu durumda, oturacak ev arayanla sermayesini değerlendirmek isteyenler ise aynı pazarda karşı karşıya getirilir. Bugün yalnızca Türkiye’de değil, dünya genelinde yaşanan da tam olarak budur.
Bu karşılaşmada güçlü olan taraf bellidir. Oturmak için ev arayan insanın ihtiyacı acil, sermayesi sınırlıdır; peşinat biriktirecek, kredi çekecek, bunları yaparken işe gidecek, çocuğunu okula gönderecek, ailesinden ayrılacak, hayatını bir yere yerleştirecektir. Para kazanmak için ev arayanın ise bekleme, pazarlık etme, satın alımlarda fiyat yükseltme, dairelerini boş tutma, arzı kontrol ederek her fırsatta daha yüksek kira isteme, daha iyi zamanı kollama lüksü vardır. Devlet bu iki tarafı “piyasa kendi dengesini bulur” diyerek baş başa bıraktığında tarafsız kalmış olmaz. Aksine, müdahale etmeme kisvesi altında vatandaşının barınma ihtiyacının karşısında pozisyon almış, güçlü olan sermaye sahibinin tarafını seçmiş olur.
Bu kriz yalnızca Türkiye’ye özgü değil; konutun piyasa mantığına teslim edildiği her yerde aynı sonuçları üretiyor. Dünyanın hemen hemen tüm büyük şehirlerinde benzer bir tablo var: Kiralar ve konut fiyatları orantısız derecede artıyor, şehir merkezleri giderek yaşam alanı olmaktan çıkıyor; turizm, finans, marka mağazalar, plaza ekonomisi, otelcilik ve kısa dönem kiralamanın hâkimiyetine giriyor. Örneğin Berlin’de haneler gelirlerinin yüzde 40’ından fazlasını kiraya ayırmak zorunda kalırken, Londra’da öğretmenler, hemşireler ve benzeri 'sıradan' meslek sahipleri, çalıştıkları semtlerde yaşamayı çoktan bırakmış durumdalar... Barcelona’da son on yılda kiralar yaklaşık yüzde 70 artarken, Lizbon’da şehir merkezindeki konutların beşte biri kısa dönem turistik kiralamaya dönüştü. Sadece bu istatistikleri ve benzerlerini listelemek sayfalar sürer ama fazla uzatmaya gerek yok, tablo net.
Aynı mantık, inşa edilen konutların biçimini de değiştirdi. Piyasa sosyal ihtiyaca değil azami getiriye baktığı için, büyük şehirlerde geniş ve erişilebilir, çocuklu ailelerin nefes alabileceği, insanların birbirini boğmadan bir arada yaşayabileceği evler yerine daha hızlı pazarlanan, metrekare başına daha çok kazandıran küçük daireler tüm dünyada çoğalıyor: stüdyo daireler, 1 1’ler, 2 1’ler, rezidanslar, kısa dönem kiralamaya uygun steril mekanlar, yatırım tipi konutlar, geçici yaşam kutuları peynir ekmek gibi konut stoğuna eklenirken şehirlerde, özellikle şehir merkezlerinde aile kurulacak yaşam alanları giderek azalıyor…
Bu dönüşüm rastlantı değil. Büyük şirketler gittikçe daha da büyüyor, büyüdükçe merkezileşiyor; merkezileştikçe aynı birkaç şehirde, aynı birkaç semtte, aynı pahalı akslarda toplanıyor. İş, para, markalar, prestij ve bunların peşindekiler merkezde birikiyor;........
