menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 2

12 0
29.04.2026

Bu dizinin ilk yazısında, Türkiye’de ve dünyada yaşanan sorunların birbirinden bağımsız arızalar değil, daha büyük bir düzen krizinin parçaları olduğunu belirtip, bu parçaları bir araya getirerek fotoğrafın tamamını gözler önüne sermenin gerekliliğinden bahsetmiştim. Bu ikinci yazıda o krizin belki de ilk somut durağına, eğitimden çalışma hayatına uzanan yolculuğa değinmek istiyorum. 

Bir dönem eğitim, yoksul ve orta halli aileler için en güçlü gelecek vaadiydi. Çocuk okusun, meslek sahibi olsun, düzenli bir işi olsun, kendi ayakları üzerinde dursun istenirdi. Anne babaların çocuklarına kurduğu büyük cümle buydu: “Oku, kendini kurtar.”

Bugün çöken şey biraz da bu sözün kendisidir. Artık okumak, diploma almak, hatta vaaz edildiği üzere kendini sürekli geliştirmek bile insana güvenli bir gelecek sağlamaya yetmiyor. Bu düzenin içine doğan kuşaklar, çocukluklarından itibaren sınavlara, kurslara, sertifikalara, stajlara, mülakatlara ve bitmeyen bir kendini ispat sürecine mahkum edildi. Fakat uzun zamandır bu uzun yarışın sonuna varabilenlerin karşısına iyi bir hayat değil; işsizlik, iş bulabilenler için ise düşük ücretler, güvencesizlik ve değersizleş(tril)miş bir emek çıkıyor.

Burada yalnızca gençlerden söz etmiyoruz. Gençler bu kırılmayı daha erken yaşadıkları için daha görünür durumdalar. Asıl mesele, emeğiyle geçinen bütün toplum kesimlerinin aynı daralmayı yaşamasıdır. Üniversite mezunu işsiz de, asgari ücretle çalışan işçi de, özel okulda düşük ücretle ders veren öğretmen de, kurye de, taşeron işçi de, güvenlik görevlisi de, beyaz yakalı çalışan da aynı büyük sıkışmanın içinde didiniyor. Farklı mesleklerde, farklı yaşlarda, farklı hayatlarda farklı şekillerde tezahür etse de ortak sorun şu ki, çalışmak artık bir hayat kurmaya yetmiyor.

Eğitimdeki dönüşüm bu tablonun başlangıç noktalarından biridir. Eğitim, bir toplumun çocuklarına dünyayı anlama, düşünme, sorgulama, meslek ahlakı edinme ve ortak hayatın parçası olmayı öğrenme imkânı vermesi gereken bir süreç olması gerekirken giderek kamusal niteliğinden uzaklaştırıldı. Okullar ve üniversiteler hem serbest piyasanın talanına açılarak nitelikleri budandı, hem de amaçları değiştirilerek insan yetiştiren kurumlar olmaktan çok piyasaya uygun işgücü hazırlayan mekanizmalara dönüştürüldü.

Bu dönüşümün dili bile çok şey anlatıyor. Artık öğrenciden ya da mezundan çok “insan kaynağı”, eğitimden çok “istihdam edilebilirlik”, bilgiden çok “beceri seti”, meslekten çok “kariyer yönetimi” konuşuluyor. Üniversite, kamusal aklın ve özgür düşüncenin alanı olmaktan çıkarılıp gençlerin piyasaya sunulmadan önce elendiği, kalanların "faydalarına" göre gruplanarak sıraya dizildiği bir bekleme salonuna dönüştü. Gençler daha fazla diploma, sertifika, daha fazla deneyim, daha fazla beceri edinmeye zorlanıyor fakat bu kadar çabanın sonunda nitelikli ve güvenceli işler sunan bir ekonomik yapı kurulmuş değil.

Diplomanın değersizleşmesi de bu şekilde varılan bir nokta. Üniversite sayısını artırmak, tek başına toplumun eğitim seviyesini yükseltmediği gibi; kamusal planlamanın terk edilip, istihdam politikasının piyasanın günlük ihtiyaçlarına bırakılması, milyonlarca diplomalı işsiz yaratarak bütün bir gençliği köleleştirmek için ellerini ovuşturarak bekleyen işverenlerin önüne atıyor. Gelinen noktada diploma sınıf atlama aracı olmaktan çıkıp; giderek daha kalabalık bir yarışta sadece başlangıç çizgisine gelebilmenin şartına dönüşmüş durumda...

Bugün birçok genç daha mezun olmadan kaygılanmaya başlıyor, zira herkesin etrafında gördüğü hikaye aynı: Mezun olmuş ama iş bulamamış akrabalar, düşük ücretli işlerde tutunmaya çalışan arkadaşlar, kendi alanında çalışamayanlar, yıllarca sınavlara hazırlanıp atama bekleyenler...  Bütün bu örnekler gençlere aynı şeyi söylüyor: Size vaat edilen gelecek artık orada değil. Yükseköğretim Kurumları Sınavı YKS'ye girmeden hemen önce okul önünde (yıl 2018) röportaj yapılan bir genç, durumu özetliyor: "Amacım falan yok. O yüzden heyecanlı falan değilim. Çünkü okusam aylık 3-3,5 bin lira maaş alacağım, bunun için bu kadar kasmaya gerek yok kafasındayım." 

Değersizlik duygusu, daha çalışma hayatına girmeden başlıyor ve aradığını bulamayan gençlere sürekli kendilerinde bir şeylerin eksik olduğu söyleniyor: Bir dil daha öğrenmeli, bir program daha bilmeli, daha esnek olmalı, daha girişken davranmalı, kendinizi daha iyi ifade etmeli, daha fazla bağlantı kurmalısınız...

Bu sonsuz eksiklik duygusu tesadüf değildir. Piyasa düzeni kendi yarattığı işsizliği ve güvencesizliği, bireyin yetersizliği gibi gösterir; böylece........

© soL