menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fukuyama haklı: Liberalizmin zaferini yaşıyoruz

25 0
13.03.2026

Francis Fukuyama, İran’a yönelik saldırının ilk günlerinde yayımlanan bir videosunda, bir süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Batı medeniyeti tanımına itiraz etmişti. Fukuyama, Rubio’nun Hristiyanlığa atıfla ifade ettiği medeniyet anlayışına karşı, kendi tanımında Aydınlanma’nın liberal değerlerinden türeyen bir ortak kültüre işaret ediyordu. Fukuyama’ya göre geçmişte Hristiyanlık, insan hakları fikrinin çıkış noktasıydı ancak modern tarih içinde dinsel olmayan bir liberal demokrasi anlayışı Batı medeniyetinin tanımlayıcı unsuru haline geldi. Ona göre Rubio’nun ortak değer olarak Hristiyanlık vurgusu ise bunlardan apayrı bir şeye işaret ediyor, Hristiyanlığı bir etnik köken olarak kodluyordu.

Fukuyama, bu medeniyet tanımından da anlaşılabileceği gibi "Tarihin Sonu mu?" başlığını taşıyan ünlü makalesindeki görüşlerinden çok da uzağa düşmüş değil. Soğuk Savaş’ın sonunu kutlamak için yazdığı o makalede ve bu makaleden yola çıkarak kaleme aldığı kitapta, tarihte bir daha hiç çatışma ya da savaş olmayacağını iddia etmiyordu ancak tarihin bir daha ideolojik mücadelelerle şekillenmeyeceğini ileri sürüyordu. Pazar ekonomisi ve liberal demokrasi, sosyalizme karşı galip gelmişti ve dünyanın tek hakikati olarak geleceği şekillendirecekti.

Aslında Fukuyama geçici de olsa haklıydı. 

Liberal demokrasinin zaferini ilan ettikten yıllar sonra işlerin raydan çıktığını söyleyerek mızmızlansa da yaşananlar aslında bu zaferin doğal bir sonucu olarak yaşandı. 

Gerçekten de sosyalist blokun ortadan kalkmasıyla birlikte, pazar ekonomisi ve liberal demokrasi ile tanımlanan yeni düzen dünyanın ufkuna oturdu. 1990’lardan itibaren yaşamaya başladıklarımız; dünyadaki gelir adaletsizliğinin tarihi rekorlar kırması, devletlerin sosyal hizmetleri keserek güvenlik aygıtlarını büyütmesi, doğal kaynakların talan edilmesi, silahlanma yarışının tırmanması, soykırımlar ve savaşlar...

Bugün pazar ekonomisi ve liberal demokrasiden anladığımız şey, Adam Smithçi ya da John Stuart Millci bir ekonomik ve siyasi liberalizm olamaz. Çünkü bugün ekonomik ve siyasal liberalizm, tekellerin ve finans sermayesinin hâkimiyetinde, siyasal katılımın zorunlu olarak güç merkezleri lehine daraltılmasına yol açar. Bu da tarihin ve siyasetin 2 2’si.

Günümüz dünyasında gözlemlediğimiz demokratik gerileme ve uluslararası hukukun çöküşü gibi pek çok semptomun ortaya çıkması bir anomali değil,........

© soL