'Türklük Sözleşmesi', revizyonu ve milliyetçilik alarmizmi
Önce bir anımla başlayayım: İlkokula İstanbul’da bir devlet okulunda başlamıştım. O yıllara dair zihnimde en fazla yer etmiş anı, okulda yaşadığımız bir Öğretmenler Günü’yle ilgili. Bilmeyenler için; o yıllarda aynı mahallede yaşayan çocuklar devlet okullarında birlikte okurduk. Öğrenciler arasında sınıfsal aidiyetlerini dışa vuran farklı davranış kalıpları olduğunu daha o zaman fark etmiştim. Üst sınıf aile çocuklarının en ayırt edici yanı rahat tavırlarıydı. Sessizlik ise kişilik özelliği değilse genellikle alt sınıftan çocuklarda daha sık rastlanan bir durumdu. Sessizler sınıfından biri, adını hatırlayamadığım bir kapıcı çocuğuydu. İkinci sınıfa başlamamızdan kısa süre sonra Öğretmenler Günü geldi çattı. Sınıftayız ve her çocuk sırayla öğretmene hediyesini veriyor. Sıra kapıcı çocuğuna geldiğinde, annesinin hediye olarak çamaşır deterjanı gönderdiğini söyledi ve bir paket ALO’yu öğretmene uzattı. Öğretmenin deterjanı alırken suratındaki küçümseyici ifadeye, çocuğun yüzünden akan mahcubiyete tanık olmak çok ağırdı. Hayatım boyunca sınıfta oluşan yadırgama ile utanma karışımı o gergin havanın hissettirdiği duyguyu hiç unutmadım.
Bu anı aklına nereden geldi derseniz; T24 yazarı Tuğçe Tatari’nin, Türklük Sözleşmesi kitabının yazarı Barış Ünlü ile yaptığı söyleşiyi okudum. Ünlü söyleşide, 2010’ların ikinci yarısında yazdığı Türklük Sözleşmesi kitabında, sınıfı fark etmeksizin her Türk için “imtiyaz” kavramını kullanmasını bugün yanlış bulduğunu söylüyordu. Kişinin kendi analizi için “yanlış yaptım” demesi Türkiye’de rastlanan bir durum olmadığı için öncelikle bu konuda Ünlü’yü takdir ettiğimi belirtmeliyim. Ancak Ünlü’nün bu revizyonu, zaten yapmamız gereken tartışmayı alevlendirdiği için bu tartışmaya dair düşündüklerimi paylaşmak istedim. Yine de kitabın yarattığı beğeni dalgası olmasa ve kitabın tezlerini benimseyenlerin şimdi de bu revizyonu takdir etmeye koştuğunu görmesem, kendi kendime söylenip geçebilirdim de. Baştan söyleyeyim: Burada amacım bir kitap eleştirisi yazmak değil. Köşe yazısı formatında hakkını vererek bir kitap eleştirisi yapmanın mümkün olmadığını biliyorum.
Elimden geldiğince basitleştirerek ifade etmeye çalışacağım...
Önce Ünlü’den gelen bu itirafı tuhaf bulduğumu belirterek başlayayım. Sınıfları fark etmeksizin önce Osmanlı Müslümanları daha sonra ise Cumhuriyet dönemi Türkleri arasında Kürtler ve Ermenilere karşı işlenen suçların işlenmesinde bir “suç ortaklığı” kurulduğu iddiası, Ünlü’nün kitabının ana tezi. Bu tez, bu ortaklığın yarattığı imtiyazın geçmişten bugüne görünür ya da görünmez mekanizmalarla tüm Türkler arasında paylaşıldığı varsayımı üzerine inşa ediliyor. Yani “imtiyaz”ın sınıflarüstülüğü, kitapta dile getirilen tali bir iddia değil.
Bir kez daha ilkokul anıma başvurarak açıklamaya çalışayım... Ünlü kitabında şunu iddia ediyordu: Öğretmene bir paket ALO hediye ederek aslında yoksulluğun ve sınıfsal aidiyetin yol açtığı şiddetle küçük yaşta tanışan Orta Anadolulu kapıcı çocuğu, gündelik hayata Türk olmaktan kaynaklanan imtiyaz pratikleriyle dahil oluyordu. Bunu duyguları ajite ederek tartışmak için yazmıyorum. Ama bazen kuramsal dilin katmanları içinde kaybolan çıplak sınıfsal hakikati gündelik hayata referansla ortaya koymak hepimiz için iyi oluyor. Aslında kitapta üzerinde durulan pek çok tarihsel dönüm noktasında imtiyazlar ve ortaklıklar yeniden tanımlanırken de bu tür bir somutluğa ihtiyaç olduğu görülüyor. Örneğin I. Dünya Savaşı yılları anlatılırken, Osmanlı’nın Müslüman köylü çocuklarının savaşan tüm ülkeler arasında ölüm oranları açısından birinciliği ellerinde tuttukları gerçeğini hatırlatmak gibi... Savaş sırasındaki tek deneyimleri, Ermenilerin mallarına el koyan üst ve orta sınıflardan arta kalanları ele geçirmek değildi mesela. Burada tam boy kitap eleştirisi yapmadığım için bu örnekle sınırlı kalacağım.
Tabii ki Ünlü’nün kitabında bahsettiği gibi Kürtler ve Ermeniler dahil, Türk ya da Müslüman olmayan gruplar, çeşitli yok sayma, dışlama ve yok etme pratiklerine hem resmi düzeyde hem de gündelik hayatta maruz kaldılar. Dolayısıyla yanlışlık bu insanların ezildiği bilgisinde değil.
Yanlış olan, Ünlü’nün varsaydığı gibi bu durumun sınıfları kesen bir şekilde sizi imtiyazlı bir “Türklük” ortak alanında ya da imtiyazsız bir “Kürtlük” ortak deneyiminde buluşturduğu fikri. İşin ilginç yanı, tam da bu ikincisi kitabın yöntemsel olarak kör kalmayı tercih ettiği nokta. Dahası bu yaklaşım, çok eleştirilen Kemalist halkçılık anlayışı ile yöntemsel bir ortaklık taşıyor ve bana kalırsa bu anlamda onun ters simetrisi olarak görülmeli. Çünkü Türklerin sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir zümre olduğu iddiası da; sınıflar üstü bir “Türklük imtiyazında” ortaklaşan, kolektif suçun -aktif ya da pasif, susan ya da propaganda eden, duymayan ya da susturan- kolektif failleri oldukları iddiası da aynı yöntemsel bakışla üretiliyor. Şu farkla: Kemalistler sınıfları yok sayarken bunu etnisiteye kör bir biçimde yapıyorlardı; Ünlü’nün yaklaşımın paylaşanlar ise bunu doğrudan etnisite merceğinden yapıyorlar. İkinci pozisyon, kişiyi yakın dönem Türkiyesinde ahlaki olarak daha rahat hissedebileceği bir siyasi konumda tutabilir; ancak hem kuramsal çıkış noktası hem de Marksizme mesafe açısından iki yaklaşım arasında niteliksel bir fark olduğu söylenemez. Her ikisi de farklı siyasi kaygılardan yola çıksalar da ulusların iç bölünmelerini ve çelişkilerini önemsizleştirerek milliyetçiliğin ulusal öznesini tarihin ana dinamiği olarak görüyorlar.
Başta da belirttiğim gibi, amacım Ünlü’nün kitabı hakkında yıllar sonra bir eleştiri yazısı kaleme almak değil. Ancak yazarın kitabın tezlerine ve yayınlanmasından birkaç yıl sonra gelen revizyona dair düşündüklerimi açıklamak için, köşe yazısı formatını çok zorlamadığını umduğum uzunca bir açıklamaya ihtiyaç duydum. İki noktaya daha işaret ederek konunun başka bir boyutuna geçmek istiyorum. Birincisi; Ünlü’nün yorumunun, “yüzleşme siyaseti”nin düştüğü tuzağa düşerek iktidarın ve egemen sınıfların “suç”taki rolünü gölgelemesi, böylece konuyu “ahlakileştirmesi” ve........
