menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Palantir muhtırası: Teknopatistan’ın bağımsızlık bildirgesi

76 0
25.04.2026

Walt Disney, yarattığı Mickey Mouse karakteriyle tüm dünyadaki çocukların hayatına renk katıyordu. Fakat çalışanlarının çocuklarının hayatını mahveden berbat bir patrondu. 1940’lı yıllardan beri Disney çalışanları sendikalaşmaya, haklarını toplu bir şekilde talep etmeye, greve gitmeye başlamıştı. En yetenekli çizerlerini kaybetmek istemeyen Walt Disney mecburen sendika taleplerine boyun eğmiş, işten attığı insanları geri almak zorunda kalmıştı. Fakat Walt Disney tam bir işçi düşmanıydı. McCarthy döneminde para verdiği gazetecilere sendikacı ve solcu oyuncuları, gazetecileri fişletmiş, Hollywood senaristlerinin, yıldızlarının “komünist” olduğu iddiasıyla Kongre’de ifade vermesine sebep olmuş, kendisi de bizzat Kongre’ye giderek “Hollywood’un kızıl işgal altında olduğunu” söylemişti.

İşçilere karşı kaybetmenin kuyruk acısını solcu senaristleri, oyuncuları fişleyerek, yıllarca işsiz kalmalarına sebep olarak çıkarmıştı. McCarthy dönemi bitse de Disney sendika ve işçi düşmanı tutumunu sürdürdü. Şirketin çalışanları geçmişten günümüze sık sık sendikalaştığı için işten atıldı, uzaklaştırıldı, greve gitti.

Disney için gelenekselleşen bu grevlerden 30 yıl öncekinin 8 yaşında genç bir konuk oyuncusu vardı. Manhattan doğumlu Alex Bores, Disney çalışanı babasıyla birlikte greve katılmıştı. Alex Bores, elinde “Disney babama kötü davranıyor” pankartıyla Disney mağazasının önünde her gün eylemlere gidiyordu. Disney, Alex’in babası ve arkadaşlarını daha kapsamlı bir sağlık sigortası istemeleri üzerine işten atmış, babasının yakın arkadaşlarından biri kemoterapi alırken işsiz ve sigortasız kalmıştı. Yardıma sendika yetişti, tedavi masraflarını üstlendi. Alex’in manevi amcası hayatını kaybetmedi.

Elinde pankartlarla mağaza önlerinde grev yapan 8 yaşındaki Alex ise önce iyi bir kamu lisesini, ardından Cornell’de endüstri ve iş ilişkileri lisans bölümünü kazandı. Yüksek lisansını bilgisayar bilimi üzerine Georgia Tech’te yaptı. Eğitimini tamamladıktan sonra kamu hizmetlerini hızlandırma ve verimliliği artırma iddiasındaki veri şirketi Palantir’e katıldı. Peter Thiel’in kurucusu olduğu Palantir şirketinin 2019’da kaçak göçmenleri sınır dışı etme teknolojisiyle ABD hükümetinin göçmen polisine destek vermesini protesto ederek görevinden istifa etti, başka şirketlerde kısa bir süre çalıştıktan sonra 2022’de siyasete atıldı. 2022’de New York Eyalet Meclisi’ne seçildi. Palantir’in içinde yaşananları, teknopat iş adamlarının gerçek yüzünü görmüş; maddi imkanlara rağmen dayanamamıştı.

İlk işi tıpkı babası gibi bir zamanlar çalıştığı büyük bir şirkete karşı isyan bayrağı çekmekti. Palantir başta olmak üzere yapay zekâ şirketlerinin denetlenmesi, yeni yasalarla regülasyonların artması ve özellikle çocukların korunması gerektiğini savunmaya başladı. ABD’deki en kapsamlı yapay zekâ yasası RAISE Act’in kabul edilmesini sağladı. Daha önce birçok siyasetçi yapay zekanın regüle edilmesini savunmuştu, ama birçoğu teknik detayları bilmediği ve uzman olmadığı için ne yapması gerektiğini bilememiş, doğru kural ve yöntemleri bulamamıştı. Alex Borges bizzat yapay zeka şirketlerinin kalbinden siyasete atılan biri olduğu için teknik anlamda şirketleri can evinden vuran bir yasa teklifi hazırlamış, şirketlerin kendi ürünleri için uyguladıkları teknik standartları eyalet yönetimine bildirmelerini zorunlu kılan kapsamlı ve detaylı bir metin kaleme almıştı. Bu yasayla gelen popülerlik, Alex Borges’i 2026 ara seçimlerinde emekliye ayrılan Temsilciler Meclisi üyesi Jerry Nadler’in koltuğuna talip olmaya itti. Borges, 2026 ara seçimleri için Demokrat Parti’den vekil adayı oldu ve New York’un kalbinde çetin bir önseçime girdi.

Fakat tıpkı babasının sendikacı arkadaşının kemoterapisini kesen Disney gibi, yapay zeka şirketleri de bu mücadelenin kuyruk acısını hazmedemedi. Alex Borges, Palantir’e ihanetinin bedelini hayatının en önemli seçiminde korkunç bir kara propagandayla maruz kalarak ödedi. Palantir ve OpenAI şirketlerinin kurucularının ve yöneticilerinin fonladığı 100 milyon dolarlık Leading the Future fonu, Alex Bores’in seçilmemesi için reklamlar yayınlamaya başladı. Palantir şirketi, tıpkı İsrail lobisi gibi kendisini eleştiren bir siyasetçiyi hedef aldı, kaybetmesi için yalan içerikler üretti, televizyona, sosyal medyaya reklam verdi. Palantir o kadar çiğleşti ki Borges’in tepki göstererek istifa ettiği göçmen polisi ICE için Palantir’de çalıştığına dair reklamlar yayınladı. Yani Palantir aslında kendi yaptığı kötülükleri kabul ederek bunun üzerinden Borges’i suçlayıp solcu seçmeni kaybetmesi için çabaladı. 

Daha önce perde arkasından, kişisel bağışlarla siyaseti yönlendiren yapay zeka lobisi böylece ilk kez sahneye indi ve açıkça yapay zekanın denetlenmesi gerektiğini düşünen bir siyasetçinin kaybetmesi için milyonlarca dolar harcadı. 

Alex Borges’in Demokrat Parti’nin kalesi olan seçim bölgesinde vekil adaylığını kazanıp kazanmayacağı 23 Haziran’da belli olacak. En büyük rakibi ise Kennedy ailesinin genç veliahtlarından Jack Schlossberg. John Kennedy’nin büyük torunu olması ve medyatik yönü dışında pek bir fikir üretemeyen Jack, adeta Ryan Murphy’nin “Love Story”’deki karizmatik amcasını taklit ederek popülist bir kampanya yapıyor, Trump karşıtlığı ile “like” topluyor.

Rakibinden daha karizmatik olduğu tartışmaya kapalı Alex Borges ise fikirleriyle, yapay zekayı nasıl regüle edeceğiyle gündeme gelmeye, aleyhine binlerce dolar harcayan yapay zeka lobisiyle mücadele etmeye çalışıyor. Borges’in en büyük fikirlerinden biri yapay zeka şirketlerinin elde ettiği gelirlerin devlet eliyle toplanması ve bu havuzdan vatandaşlara gelir dağıtılması. En tartışmalı fikri ise yapay zeka şirketlerinin ürünlerinin girdiği testlerin zorunlu kılınması, bu testlerin kriterlerinin devlet ile paylaşılması gibi devleti doğrudan yapay zeka şirketlerinin süreçlerine dahil etmek. Alex Borges, kamu sektöründe yapay zeka uzmanlarının işe alınması ve böylece şirketleri etkin denetleyebilecek bir kamu gücünün oluşması gerektiğini söylüyor. Bu yüzden siyasete atıldığını vurguluyor. Bütün bu fikirleri ise yakın olduğu sol kanat ile dirsek temasında savunuyor. 

Alex Borges’in hayatının en büyük kavgası, sendikacı babasının gibi bir zamanlar çalıştığı şirket oldu. Fakat Palantir’in tek kavgası Alex Borges değil. 

350 milyar dolarlık Palantir şirketi ve milyarder yöneticileri için Alex Borges küresel bir savaşın sadece küçük bir muharebesi. 

Bu küresel savaş ise bildiğimiz savaşlardan biraz farklı.

Palantir, ekonomik çıkarlarını korumak isteyen diğer büyük şirket ve lobi gruplarından farklı. Sadece para kazanmak istemiyor. Siyasi, hatta dini hedefleri de var.

Alex Borges’ten Filistin’e, Müslümanlardan Greta Thunberg’e, solculardan Birleşmiş Milletler’e geniş bir cepheye karşı “Haçlı Seferi” yaptığını düşünen Palantir, aslında sadece bir şirket de değil. 

Rızamız hilafına kurulan yeni bir “devlet”. Dünyanın en güçlü ordusuna sahip sanal bir devlet.

Bu hafta tüm dünya aslında zorla vatandaşı yapıldığı bu “devletin” bağımsızlık bildirgesini okudu. 

Palantir şirketi, ABD’nin 250. kuruluş yıl dönümünü kutladığı 2026’da kendi bağımsızlığını muhtıra edasıyla yazdığı bir manifestoyla ilan etti. 

Şirket değil, çılgın bir dünya ideali

Silah teknolojisi, veri ve yapay zekâ alanlarında uzmanlaşan Palantir’in kurucusu Peter Thiel, Silikon Vadisi’nin ilk Trump destekçilerinden. Muhafazakar bir eşcinsel olarak özellikle dini ve siyasi görüşleriyle Vadi’nin en özgün kişilerinden biri. Zamanında kadınların oy kullanmasına karşı çıkmış. Demokratik bir devletin özgürlüklerin önünde engel olduğuna inanıyor; teknolojinin sunduğu imkanlarla devletin egemenliğine alternatif kamusal alanlar inşa etmek istiyor. Bu nedenle, dijital dünyayı, uzayı ve okyanusları bir fırsat olarak görüyor, siyasetten kaçmak için bu alanlardaki yatırımları, uzay programlarını, denizde kurulacak suni ada yerleşim projelerini destekliyor. Daha önce PayPal’ı birlikte kurdukları bir başka teknopat Elon Musk’ın da eski dostlarından.

Devletin egemen gücünden, siyasetin etkisinden kaçmak için ise teknolojik yatırımların önünün açılması; bunun için de teknoloji şirketlerine yönelik regülasyonların, denetimlerin ve engellerin kaldırılmasını istiyor. Fakat Thiel’in devlete yönelik projeksiyonu bununla sınırlı değil. Thiel, sadece devleti sınırlamak değil; aynı zamanda devleti aşmak da istiyor. Zira dünyanın adım adım büyük bir kıyamet savaşına sürüklendiğine inanıyor. Thiel, Silikon Vadisi’nde dini vaazler veren, dini okuma grupları kuran, teknoloji şirketi çalışanlarından oluşan adı konmamış bir Hıristiyan cemaatinin fiili ruhani lideri olan dindar biri. ABD ve Avrupa’daki dindar iş insanlarından oluşan grupları toplayıp vaazlar veriyor, “atanmamış Mesih” edasıyla dini sohbetler düzenliyor. 

1967’de Batı Almanya’nın Frankfurt kentinde doğan, babasının işi nedeniyle beyaz üstünlükçülüğün ve Nazi sempatisinin son zamanlara kadar yüksek olduğu Swakopmund adlı bir Güney Afrika kasabasında büyüyen Thiel’in dindarlığı üniversite eğitimi aldığı Stanford’da ciddi bir dönüşüm yaşamış.

O yıllarda Stanford’da bulunan dindar bir Fransız Katolik filozof olan René Girard’ın okuma grubuna katılan Thiel, Girard’ın “mimetic desire” (taklitçi arzu) teorisinden çok etkilenmişti. Girard, bu teoriyle insanların ne istediğini doğrudan bilmediğini, başkalarının neye arzu duyduğunu taklit ederek arzu duygusunu beslediğini, bu arzu taklitçiliği doğrultusunda rekabetin başladığını, bu kavga sonucu büyüyen krizin istikrarı bozmaması içinse tarihsel olarak toplumların bir kişiyi veya küçük bir grubu günah keçisi olarak seçtiğini, bu günah keçisine yönelik ortak şiddetin grup için huzuru getirdiğini, Hıristiyanlığın ise bir günah keçisi olan Hz. İsa’nın masumiyetini açıklayarak bu kurban mekanizmasını ifşa ettiğini ve mimetik arzunun şiddete dönüşmesini engellediğini söylüyordu. Eğer bu taklitçi arzu bastırılmazsa, Girard’a göre kıyamet kaçınılmazdı. Thiel tam da bu noktada Girard’ın ideolojisiyle liberteyenizmi birleştirmişti. Thiel’e göre, taklitçi arzu klasik liberalizmin savunduğu serbest rekabet gelişimin önündeki engellerden biri. Bu arzu; teknolojik yatırımları, yeni fikirlerin çıkmasını engelliyor. Thiel bu nedenle tekelleşen teknoloji şirketlerini savunuyor. Thiel’e göre, liberal dünya düzeninin günah keçileri ise Trump gibi popülist siyasetçiler, muhafazakarlar ve “iptal kültürü” nedeniyle susturulmaya çalışılan muhafazakarlar. Bu nedenle bu şiddet sarmalını durdurmak adına Trump’ı destekliyor. Girard’ın etkisiyle Katolik mezhebine geçen, gençliğinde Thiel’dan etkilenerek onun şirketlerinde çalışan ve Thiel’in desteğiyle önce Senato’ya sonra da Trump’ın 2024 başkan yardımcısı adaylığına seçilen JD Vance de bu günah keçisi metaforundan etkilenenler arasında.

Her ne kadar JD Vance, bu teoriyi içselleştiremeyerek “günah keçilerini” muhafazakarlar,........

© Serbestiyet