Palantir muhtırası: Teknopatistan’ın bağımsızlık bildirgesi
Walt Disney, yarattığı Mickey Mouse karakteriyle tüm dünyadaki çocukların hayatına renk katıyordu. Fakat çalışanlarının çocuklarının hayatını mahveden berbat bir patrondu. 1940’lı yıllardan beri Disney çalışanları sendikalaşmaya, haklarını toplu bir şekilde talep etmeye, greve gitmeye başlamıştı. En yetenekli çizerlerini kaybetmek istemeyen Walt Disney mecburen sendika taleplerine boyun eğmiş, işten attığı insanları geri almak zorunda kalmıştı. Fakat Walt Disney tam bir işçi düşmanıydı. McCarthy döneminde para verdiği gazetecilere sendikacı ve solcu oyuncuları, gazetecileri fişletmiş, Hollywood senaristlerinin, yıldızlarının “komünist” olduğu iddiasıyla Kongre’de ifade vermesine sebep olmuş, kendisi de bizzat Kongre’ye giderek “Hollywood’un kızıl işgal altında olduğunu” söylemişti.
İşçilere karşı kaybetmenin kuyruk acısını solcu senaristleri, oyuncuları fişleyerek, yıllarca işsiz kalmalarına sebep olarak çıkarmıştı. McCarthy dönemi bitse de Disney sendika ve işçi düşmanı tutumunu sürdürdü. Şirketin çalışanları geçmişten günümüze sık sık sendikalaştığı için işten atıldı, uzaklaştırıldı, greve gitti.
Disney için gelenekselleşen bu grevlerden 30 yıl öncekinin 8 yaşında genç bir konuk oyuncusu vardı. Manhattan doğumlu Alex Bores, Disney çalışanı babasıyla birlikte greve katılmıştı. Alex Bores, elinde “Disney babama kötü davranıyor” pankartıyla Disney mağazasının önünde her gün eylemlere gidiyordu. Disney, Alex’in babası ve arkadaşlarını daha kapsamlı bir sağlık sigortası istemeleri üzerine işten atmış, babasının yakın arkadaşlarından biri kemoterapi alırken işsiz ve sigortasız kalmıştı. Yardıma sendika yetişti, tedavi masraflarını üstlendi. Alex’in manevi amcası hayatını kaybetmedi.
Elinde pankartlarla mağaza önlerinde grev yapan 8 yaşındaki Alex ise önce iyi bir kamu lisesini, ardından Cornell’de endüstri ve iş ilişkileri lisans bölümünü kazandı. Yüksek lisansını bilgisayar bilimi üzerine Georgia Tech’te yaptı. Eğitimini tamamladıktan sonra kamu hizmetlerini hızlandırma ve verimliliği artırma iddiasındaki veri şirketi Palantir’e katıldı. Peter Thiel’in kurucusu olduğu Palantir şirketinin 2019’da kaçak göçmenleri sınır dışı etme teknolojisiyle ABD hükümetinin göçmen polisine destek vermesini protesto ederek görevinden istifa etti, başka şirketlerde kısa bir süre çalıştıktan sonra 2022’de siyasete atıldı. 2022’de New York Eyalet Meclisi’ne seçildi. Palantir’in içinde yaşananları, teknopat iş adamlarının gerçek yüzünü görmüş; maddi imkanlara rağmen dayanamamıştı.
İlk işi tıpkı babası gibi bir zamanlar çalıştığı büyük bir şirkete karşı isyan bayrağı çekmekti. Palantir başta olmak üzere yapay zekâ şirketlerinin denetlenmesi, yeni yasalarla regülasyonların artması ve özellikle çocukların korunması gerektiğini savunmaya başladı. ABD’deki en kapsamlı yapay zekâ yasası RAISE Act’in kabul edilmesini sağladı. Daha önce birçok siyasetçi yapay zekanın regüle edilmesini savunmuştu, ama birçoğu teknik detayları bilmediği ve uzman olmadığı için ne yapması gerektiğini bilememiş, doğru kural ve yöntemleri bulamamıştı. Alex Borges bizzat yapay zeka şirketlerinin kalbinden siyasete atılan biri olduğu için teknik anlamda şirketleri can evinden vuran bir yasa teklifi hazırlamış, şirketlerin kendi ürünleri için uyguladıkları teknik standartları eyalet yönetimine bildirmelerini zorunlu kılan kapsamlı ve detaylı bir metin kaleme almıştı. Bu yasayla gelen popülerlik, Alex Borges’i 2026 ara seçimlerinde emekliye ayrılan Temsilciler Meclisi üyesi Jerry Nadler’in koltuğuna talip olmaya itti. Borges, 2026 ara seçimleri için Demokrat Parti’den vekil adayı oldu ve New York’un kalbinde çetin bir önseçime girdi.
Fakat tıpkı babasının sendikacı arkadaşının kemoterapisini kesen Disney gibi, yapay zeka şirketleri de bu mücadelenin kuyruk acısını hazmedemedi. Alex Borges, Palantir’e ihanetinin bedelini hayatının en önemli seçiminde korkunç bir kara propagandayla maruz kalarak ödedi. Palantir ve OpenAI şirketlerinin kurucularının ve yöneticilerinin fonladığı 100 milyon dolarlık Leading the Future fonu, Alex Bores’in seçilmemesi için reklamlar yayınlamaya başladı. Palantir şirketi, tıpkı İsrail lobisi gibi kendisini eleştiren bir siyasetçiyi hedef aldı, kaybetmesi için yalan içerikler üretti, televizyona, sosyal medyaya reklam verdi. Palantir o kadar çiğleşti ki Borges’in tepki göstererek istifa ettiği göçmen polisi ICE için Palantir’de çalıştığına dair reklamlar yayınladı. Yani Palantir aslında kendi yaptığı kötülükleri kabul ederek bunun üzerinden Borges’i suçlayıp solcu seçmeni kaybetmesi için çabaladı.
Daha önce perde arkasından, kişisel bağışlarla siyaseti yönlendiren yapay zeka lobisi böylece ilk kez sahneye indi ve açıkça yapay zekanın denetlenmesi gerektiğini düşünen bir siyasetçinin kaybetmesi için milyonlarca dolar harcadı.
Alex Borges’in Demokrat Parti’nin kalesi olan seçim bölgesinde vekil adaylığını kazanıp kazanmayacağı 23 Haziran’da belli olacak. En büyük rakibi ise Kennedy ailesinin genç veliahtlarından Jack Schlossberg. John Kennedy’nin büyük torunu olması ve medyatik yönü dışında pek bir fikir üretemeyen Jack, adeta Ryan Murphy’nin “Love Story”’deki karizmatik amcasını taklit ederek popülist bir kampanya yapıyor, Trump karşıtlığı ile “like” topluyor.
Rakibinden daha karizmatik olduğu tartışmaya kapalı Alex Borges ise fikirleriyle, yapay zekayı nasıl regüle edeceğiyle gündeme gelmeye, aleyhine binlerce dolar harcayan yapay zeka lobisiyle mücadele etmeye çalışıyor. Borges’in en büyük fikirlerinden biri yapay zeka şirketlerinin elde ettiği gelirlerin devlet eliyle toplanması ve bu havuzdan vatandaşlara gelir dağıtılması. En tartışmalı fikri ise yapay zeka şirketlerinin ürünlerinin girdiği testlerin zorunlu kılınması, bu testlerin kriterlerinin devlet ile paylaşılması gibi devleti doğrudan yapay zeka şirketlerinin süreçlerine dahil etmek. Alex Borges, kamu sektöründe yapay zeka uzmanlarının işe alınması ve böylece şirketleri etkin denetleyebilecek bir kamu gücünün oluşması gerektiğini söylüyor. Bu yüzden siyasete atıldığını vurguluyor. Bütün bu fikirleri ise yakın olduğu sol kanat ile dirsek temasında savunuyor.
Alex Borges’in hayatının en büyük kavgası, sendikacı babasının gibi bir zamanlar çalıştığı şirket oldu. Fakat Palantir’in tek kavgası Alex Borges değil.
350 milyar dolarlık Palantir şirketi ve milyarder yöneticileri için Alex Borges küresel bir savaşın sadece küçük bir muharebesi.
Bu küresel savaş ise bildiğimiz savaşlardan biraz farklı.
Palantir, ekonomik çıkarlarını korumak isteyen diğer büyük şirket ve lobi gruplarından farklı. Sadece para kazanmak istemiyor. Siyasi, hatta dini hedefleri de var.
Alex Borges’ten Filistin’e, Müslümanlardan Greta Thunberg’e, solculardan Birleşmiş Milletler’e geniş bir cepheye karşı “Haçlı Seferi” yaptığını düşünen Palantir, aslında sadece bir şirket de değil.
Rızamız hilafına kurulan yeni bir “devlet”. Dünyanın en güçlü ordusuna sahip sanal bir devlet.
Bu hafta tüm dünya aslında zorla vatandaşı yapıldığı bu “devletin” bağımsızlık bildirgesini okudu.
Palantir şirketi, ABD’nin 250. kuruluş yıl dönümünü kutladığı 2026’da kendi bağımsızlığını muhtıra edasıyla yazdığı bir manifestoyla ilan etti.
Şirket değil, çılgın bir dünya ideali
Silah teknolojisi, veri ve yapay zekâ alanlarında uzmanlaşan Palantir’in kurucusu Peter Thiel, Silikon Vadisi’nin ilk Trump destekçilerinden. Muhafazakar bir eşcinsel olarak özellikle dini ve siyasi görüşleriyle Vadi’nin en özgün kişilerinden biri. Zamanında kadınların oy kullanmasına karşı çıkmış. Demokratik bir devletin özgürlüklerin önünde engel olduğuna inanıyor; teknolojinin sunduğu imkanlarla devletin egemenliğine alternatif kamusal alanlar inşa etmek istiyor. Bu nedenle, dijital dünyayı, uzayı ve okyanusları bir fırsat olarak görüyor, siyasetten kaçmak için bu alanlardaki yatırımları, uzay programlarını, denizde kurulacak suni ada yerleşim projelerini destekliyor. Daha önce PayPal’ı birlikte kurdukları bir başka teknopat Elon Musk’ın da eski dostlarından.
Devletin egemen gücünden, siyasetin etkisinden kaçmak için ise teknolojik yatırımların önünün açılması; bunun için de teknoloji şirketlerine yönelik regülasyonların, denetimlerin ve engellerin kaldırılmasını istiyor. Fakat Thiel’in devlete yönelik projeksiyonu bununla sınırlı değil. Thiel, sadece devleti sınırlamak değil; aynı zamanda devleti aşmak da istiyor. Zira dünyanın adım adım büyük bir kıyamet savaşına sürüklendiğine inanıyor. Thiel, Silikon Vadisi’nde dini vaazler veren, dini okuma grupları kuran, teknoloji şirketi çalışanlarından oluşan adı konmamış bir Hıristiyan cemaatinin fiili ruhani lideri olan dindar biri. ABD ve Avrupa’daki dindar iş insanlarından oluşan grupları toplayıp vaazlar veriyor, “atanmamış Mesih” edasıyla dini sohbetler düzenliyor.
1967’de Batı Almanya’nın Frankfurt kentinde doğan, babasının işi nedeniyle beyaz üstünlükçülüğün ve Nazi sempatisinin son zamanlara kadar yüksek olduğu Swakopmund adlı bir Güney Afrika kasabasında büyüyen Thiel’in dindarlığı üniversite eğitimi aldığı Stanford’da ciddi bir dönüşüm yaşamış.
O yıllarda Stanford’da bulunan dindar bir Fransız Katolik filozof olan René Girard’ın okuma grubuna katılan Thiel, Girard’ın “mimetic desire” (taklitçi arzu) teorisinden çok etkilenmişti. Girard, bu teoriyle insanların ne istediğini doğrudan bilmediğini, başkalarının neye arzu duyduğunu taklit ederek arzu duygusunu beslediğini, bu arzu taklitçiliği doğrultusunda rekabetin başladığını, bu kavga sonucu büyüyen krizin istikrarı bozmaması içinse tarihsel olarak toplumların bir kişiyi veya küçük bir grubu günah keçisi olarak seçtiğini, bu günah keçisine yönelik ortak şiddetin grup için huzuru getirdiğini, Hıristiyanlığın ise bir günah keçisi olan Hz. İsa’nın masumiyetini açıklayarak bu kurban mekanizmasını ifşa ettiğini ve mimetik arzunun şiddete dönüşmesini engellediğini söylüyordu. Eğer bu taklitçi arzu bastırılmazsa, Girard’a göre kıyamet kaçınılmazdı. Thiel tam da bu noktada Girard’ın ideolojisiyle liberteyenizmi birleştirmişti. Thiel’e göre, taklitçi arzu klasik liberalizmin savunduğu serbest rekabet gelişimin önündeki engellerden biri. Bu arzu; teknolojik yatırımları, yeni fikirlerin çıkmasını engelliyor. Thiel bu nedenle tekelleşen teknoloji şirketlerini savunuyor. Thiel’e göre, liberal dünya düzeninin günah keçileri ise Trump gibi popülist siyasetçiler, muhafazakarlar ve “iptal kültürü” nedeniyle susturulmaya çalışılan muhafazakarlar. Bu nedenle bu şiddet sarmalını durdurmak adına Trump’ı destekliyor. Girard’ın etkisiyle Katolik mezhebine geçen, gençliğinde Thiel’dan etkilenerek onun şirketlerinde çalışan ve Thiel’in desteğiyle önce Senato’ya sonra da Trump’ın 2024 başkan yardımcısı adaylığına seçilen JD Vance de bu günah keçisi metaforundan etkilenenler arasında.
Her ne kadar JD Vance, bu teoriyi içselleştiremeyerek “günah keçilerini” muhafazakarlar, milliyetçiler, genç erkekler olarak algılayıp Trump Amerikası’nın en popüler günah geçileri Müslümanlar, üniversite öğrencileri, Filistin aktivistleri ve göçmenleri en çok hedef gösteren siyasetçilerden biri olsa da Girard’ın teorisi bugünlerde Thiel, Vance dahil birçok Amerikan sağcısının meşruiyet araçlarından birine dönüşmüş durumda.
Fakat Thiel’in kıyamet algısı biraz daha pesimist, çok daha karanlık. Thiel’e göre, bu kıyamet savaşının deccali dünyanın sonunu yaklaştıran iklim krizi, nükleer silahlanma, savaşlar gibi önemli meseleleri gerekçe gösterip “dünya barışı”, “hoşgörü” gibi değerleri kullanarak otoriter bir dünya hükümeti kurmak isteyen küreselciler, elitler. Thiel kendisine sorulduğu zaman en büyük deccallerden birinin gıda yardımı taşıyan bir yelkenliye atlayarak Gazze’ye giden genç iklim aktivisti Greta Thunberg olduğunu söylüyor. Zira Thiel’e göre, Thunberg iklim krizini bahane göstererek dünya çapında uygulanan Paris İklim Andlaşması benzeri regülasyonları kabul ettirmeye, dünyadaki bütün hükümetleri ve bireyleri bağlayan ortak düzenlemeleri hayata geçirmeye çalışıyor. Bu nedenle nükleer silahlanmaya yönelik uluslararası denetimler, pandemi döneminde alınan ortak küresel tedbirler, ilaç ve gıda üretimine dair ortak kurallar ve iklim krizine karşı uluslararası girişimler, BM gibi kurumlar, Thunberg ve Filistin aktivistleri gibi vicdanı kıtaları aşan dünya vatandaşı insanlar Thiel için “tehlikeli birer deccal”.
Thiel, mevcut liberal dünya düzeninin var olan sorunları göstererek hegemonik otoriter bir dünya hükümetine evrileceğini ve bu insanlar dini metinlerdeki deccal tasviri gibi “barış”, “hoşgörü” gibi kavramlarla insanların aklını çeleceğine inanıyor. Bu nedenle müesses nizam tarafından “günah keçisi” ilan edilenleri destekliyor, bu küreselleşmenin karşısında durmaya çalışıyor.
Thiel bu otoriter dünya hükümeti karşısında devlet egemenliğinden bağımsız hareket alanlarını bu nedenle kurguluyor, bu nedenle PayPal gibi alternatif dijital bir ödeme sistemine, Palantir gibi güvenlik ve büyük veri teknolojilerine yatırım yapıyor. Fakat satır aralarına bakıldığı zaman Thiel’in amacı bu yaklaşan kıyameti durdurmak gibi durmuyor. Örneğin New York Times’in muhafazakar muhabiri Ross Douthat’a verdiği çarpıcı söyleşide Trump’ı desteklemesinin ardında pozitif bir sebep olmadığını, Trump’ın mevcut müesses nizamın dışında olması ve Amerika’nın içinde bulunduğu duranlığı ifşa ettiği için desteklediğini söylemişti. Thiel’e göre, devlet regülasyonlarla, bürokratik hantallıkla, siyasetin etkisiyle bilimsel araştırmaları yavaşlatmış ve ABD başta olmak üzere dünya hem ekonomik hem bilimsel bir durağanlık dönemine girmişti. Thiel, Trump’ın liberal küresel düzene çomak sokmasından, kaosu artırıcı bir yıkıcılıkla hareket etmesinden oldukça memnun. Bu açıdan sanki yaklaşan bir kıyameti durdurmak yerine bu kıyameti getirecek olan kaosu yönetebileceği şekilde adım adım büyütmek ve bir diğer yandan bu kaos sırasında gücünü kaybetmeyeceği araçları elinde tutmak peşinde. Nitekim tam da bu noktada Yeni Zelanda’da da bir sığınak-malikane projesi olduğunu ve Silikon Vadisi’ndeki birçok ismi olası bir krizde kişisel jetleriyle kaçabilecekleri özel sığınaklar inşa etme konusunda etkilediğini unutmamak gerek.
Thiel’in en çok etkilendiği bir diğer ismin de Silikon Vadisi’nin radikal “kanaat önderlerinden” Curtis Yarvin olması pek tuhaf değil. Yarvin de devletin demokrasiyle yönetilmemesi gerektiğini, ABD’nin başına bir CEO’nun geçmesini ve devletin sorunları çözmesi için teknoloji şirketlerine fon ve teşvik veren ama güvenlik ve dış politika dışında pek bir şeye karışmayan aktif bir gece bekçisi olmasını isteyen monarşi yanlısı bir liberteryen.
Bu noktada, Thiel’in hedefinin sadece devleti küçültmek ve devlete sınır çizmekten ibaret olmadığı; devletin aktif bir şekilde ele geçirip yönlendirmek olduğu da aşikar. Thiel’in nihai amacı, teknoloji şirketlerinin önündeki engellerin, düzenlemelerin, kuralların kaldırılması ve buna ek olarak devletin yeni yatırımlar yapması için teknoloji şirketleriyle işbirliği yapan, halktan topladığı verilerini paylaşan ve halkın emeğinden elde edilen vergileri bu şirketlere teşvik olarak veren bir “tekno-hayrata” dönüşmesi.
ABD başkan yardımcısı JD Vance de tam olarak bu ideolojinin çok başarılı bir Truva atı. JD Vance, daha öncesinde Yale’de öğrenciyken Thiel’i izleyip etkilenmiş, ardından kendisiyle yakınlaşmış ve Thiel’in bir yatırım şirketinde işe başlayıp yükselmiş, Thiel’in 15 milyon dolarlık bağışıyla hiçbir tecrübesi yokken Senato’ya girmiş, daha öncesinde Trump’a “Hitler” diyen, Obama’yı öven ve Cumhuriyetçilerden desteğini çektiğini açıklayan biri olmasına rağmen Trump’ın 2024’te başkan yardımcısı adayı seçilmiş biri. Vance’nin bu seçiminde Thiel’in payı olduğu ve Musk gibi diğer Silikon Vadisi milyonerleri tarafından desteklendiği aşikar. Nitekim Elon Musk’ın Trump ile yaşadığı büyük kavgada çok zaman geçmeden “Trump’ı görevden alalım, Vance başkan olsun” konumuna gelmesi de pek tesadüfi değil.
Trump-Musk-Vance. (Kevin Dietsch/Getty Images)
Elon Musk’ın Trump ile kavga etmeden önce yürüttüğü proje de tam olarak buydu. Musk, Verimlilik Departmanı gibi anayasal bir temeli olmayan bir kurum aracılığıyla seçilmediği veya Senato tarafından sorgulanıp onaylanmadığı bir makama erişmiş ve genç mühendis yazılımcıları aracılığıyla bakanlıkların veri havuzlarına erişim sağlamış, kozmik odalarına girmiş, devlet çalışanlarıyla 15 dakikalık mülakatlar yaparak kimlerin işten atılacağına karar vermiş ve yaklaşık 100 bin kamu çalışanının işten çıkarılmasına, Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinin kesilmesine, ABD’nin Kızılay’ı, TİKA’sı denebilecek dünyanın dört bir yanına açlık, sağlık yardımları yapan USAİD’in kapatılmasına neden olmuştu. Musk, Arjantin’in testereli liberteryen Cumhurbaşkanı Javier Milei’yi örnek alarak devleti küçültmeye çalışmış, fakat diğer yandan da devletin teknoloji şirketlerine teşvik vermesi, zenginlerden ve iş insanlarından daha az vergi almasını desteklemiş, yani hem devleti küçültmek hem de Thiel gibi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek istemişti.
Thiel, Thunberg’i otoriter bir dünya hükümeti inşa etmek isteyen bir “deccal” olarak gösterirken kapalı kapılar ardında kurucusu olduğu Palantir ile alternatif bir otoriter küresel egemen güç inşa etmeye başladı bile. Kendisine sıkça sorulduğu ve her seferinde kekeleyerek yanıt veremediği üzere deccal olarak gördüğü otoriter bir dünya hükümetini aslında bizzat kendi elleriyle, kendi teknolojik girişimleri ve yazılımlarıyla inşa etmiş durumda. Böyle bir amacı olan bir deccal varsa, Greta gibi yelkenliyle Gazze’ye gıda taşımasına gerek yok, Palantir’in başına geçse yeterli.
Gerçekten de Palantir, Thiel’in devleti dönüştürme ve bunu belirli bir ideolojik ajandayla yapma projesinin en önemli eşiği. Bu projenin yürütücüsü olarak görevde bulunan bir diğer kurucu iş insanı Palantir CEO’su Alexander Karp’ın da Thiel gibi çok somut ve çerçeveli bir ideolojisi var. Ve maalesef bu ideoloji Thiel ve Musk’ın tekno-liberteyenizminden çok daha tehlikeli, hele ki Thiel’in kıyamet takıntısıyla birleşince.
Ve Palantir’in manifestosu Thiel’in aksine tamamen Karp’ın kaleminden çıkma. Hatta doğrudan bu teknofaşist görüşlerini temellendirdiği kitabından alıntı.
Bir teknofaşistin el kitabı
Alexander Karp da Thiel gibi sadece para kazanmayı amaçlayan bir iş insanı değil. Son bir haftadır konuşulan Palantir manifestosu da bu ideolojinin bir ürünü. Karp bu ideolojisini bu sene çıkardığı “The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief and the Future of the West” kitabında çok net bir şekilde anlatıyor. Karp, geçmişte Demokratlara oy veren biri olmakla birlikte Batı üstünlüğüne inanan sıkı bir milliyetçi. Bu konuda aslında Thiel ile benzer bir sayfada. Thiel de özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın dine ve milliyetçi duygulara geri dönmesi ve bu duyguları kullandığını belirttiği İslam ve Doğu kültürüyle mücadele etmesi, savaşması gerektiğini düşünüyor ve hayata medeniyet çatışması ekseninde bakan bir teknopat.
Karp ideolojisini anlattığı bu bütün kitap boyunca, Silikon Vadisi’ni ulusal çıkarlar ve ülke güvenliği gibi konulardan uzaklaşmakla suçluyor. Karp’a göre Silikon Vadisi ABD ordusu ve devletinin teşvikleri doğrultusunda temelleri atılmasına rağmen zamanla bireysel çıkarlar ve halkı tekil bir müşteri olarak gören bir tüketim kültürü akımı nedeniyle sosyal medya uygulamalarına, şahsi marka projelere odaklanmış bencil girişimcilerin diyarına dönüştü. Karp bu durumun Batı’nın teknolojik yatırımlar açısından geride kaldığına, Çin gibi ulusal değerlerle teknolojik yatırımları birleştiren ve bu yatırımları ülkenin çıkarları için mobilize eden ülkelere karşı uzun vadede savaşı kaybedeceğine inanıyor. Bu nedenle, Silikon Vadisi’ne yeni bir vizyon öneriyor: tekno-ulusalcılık. Silikon Vadisi’nin liderlerinin eskiden atom bombasının mucidi Oppenheimer’in rol aldığı Manhattan Projesi’ne benzeyen yapay zeka projeleri yapmasını, ABD hükümeti ile çok daha yakın bir ilişki kurmasını, devletin teşvik ve fonlarıyla savunma sanayiine odaklanmasını istiyor: İleri sürdüğümüz temel argüman, yazılım endüstrisinin hükümetle olan ilişkisini yeniden inşa etmesi ve çabalarını ve dikkatini hep birlikte karşılaştığımız en acil zorlukları ele alacak teknoloji ve yapay zeka yeteneklerini oluşturmaya yönlendirmesi gerektiğidir. Silikon Vadisi’nin mühendis elitinin, ulusun savunulmasına ve ulusal bir projenin -bu ülke nedir, değerlerimiz nelerdir ve ne için varız- ifade edilmesine katılma ve buna bağlı olarak ABD’nin ve Avrupa ve diğer yerlerdeki müttefiklerinin düşmanlarına karşı sahip olduğu kalıcı ancak kırılgan jeopolitik avantajı koruma konusunda olumlu bir yükümlülüğü var.”
Tam olarak bu ideoloji doğrultusunda Thiel ve Karp’ın kurucuları olduğu Palantir, ABD ve ABD’nin müttefiği olarak değerlendirdiği ülkelerle aktif bir işbirliği halinde. Bu nedenle şirketin resmi sloganlarından biri de şu: “Yazılımımız, Batı’daki kritik hükümet kurumları ve ticari işletmelerde, fabrikalardan savaş cephelerine kadar anlık yapay zeka destekli kararların alınmasını sağlıyor.”
Resmi açıklama ve Karp’ın ideolojisindeki Batı vurgusu tesadüfi değil. Karp, Batı’nın diğer ülkelere göre üstün olduğunu düşünüyor. Bu açıdan da uluslararası meseleler karşısında şahsi bir sorumlulukla harekete geçiyor. Bunun ilk örneği, Palantir’in Rusya ordusu karşısında Ukrayna’ya ciddi bir yazılım teknolojisi sunmasıyla kendini gösterdi.
Palantir’in CEO’su Karp, bir ülkenin lideri edasıyla Zelensky ile görüşerek Ukrayna’ya uydu görüntüleri, kamuya açık veri, İHA görüntüleri ve saha raporlarıyla otomatik bir şekilde askeri saldırı hedefi oluşturan bir yazılım sağladı; Ukrayna Palantir’in yazılımlarıyla yine mayınların temizlenmesi, mültecilerin yerleştirilmesi ve yolsuzlukla mücadele gibi alanlarda da kolaylık sağladığını belirtiyor. Palantir için Ukrayna yapay zeka teknolojilerini deneyip geliştirdiği bir laboratuvar.
Nitekim en başından beri resmi olarak CIA ile bağlantılı yatırım fonlarıyla desteklenen Palantir şirketi, savaşın tanımını değiştirmeye odaklanmış bir şirket. İsmini Yüzüklerin Efendisi serisinde dünyadaki farklı yerleri gösterebilen özel kristal kürelerden alan bu şirket, Tolkien’in romanındaki gibi farklı verileri tasnif edip birleştirerek hükümetlerin veya şirketlerin kullanımına açıyor, çok daha geniş bir savaş meydanı perspektifi sunuyor; böylece savaş meydanlarında farklı görüntüleri, verileri, tahminleri birleştiriyor ve hızlı bir şekilde kimin terörist, kimin düşman olduğuna karar veren, hedeflerin nasıl vurulması gerektiğini risk analizi yaparak belirleyen yazılımlar üretiyor. Bu sadece savaş meydanlarıyla sınırlı değil. Palantir özellikle Trump döneminde elde ettiği imtiyazla anlaşmalarla göçmen polisleriyle, polis teşkilatlarıyla işbirliği yapıyor ve kendisine sunulan devlet verilerini birleştirip kaçak göçmenlerin tespiti veya suç işlemesi potansiyel kişilerin teşhis edilmesi gibi bilimkurgu filmlerini andıran projelere imza atıyor, Birleşik Krallık’ın bütün sağlık verilerini kendisine verilmesiyle tıbbi amaçlı yazılımlar üretiyor.
Elbette, özel bir şirket olduğu için bu yazılımların nasıl çalıştığı ve hata payının olup olmadığına dair kamuoyuna açık ikna edici bir bilgi yok, herkesi ilgilendiren bu yazılımlara ilişkin bilgiler serbest piyasa düzeni ve fikri mülkiyet doğrultusunda korunan “şirket sırları”. Fakat parçaları birleştirmek suretiyle Palantir’in tam olarak ne yaptığını kestirmek mümkün. Bunun için Ukrayna yerine özellikle Filistin laboratuvarına bakmak gerekiyor, çünkü bu laboratuvar en denetimsiz, en keyfi “deneylerin” yapıldığı kanlı bir mezbaha.
Antony Loewenstein’in “Filistin Laboratuvarı” kitabında anlattığı üzere telefonlara yerleştirilen ve kameradan şahsi mesajlara her türlü veriye uzaktan erişebilen casus yazılımlardan Pegasus’tan toplu gözetim sistemlerine birçok savaş ve gözetim teknolojisi için Filistin gerçek bir laboratuvar. Ukrayna’yı ürünlerini test etmek için bir fırsat olarak gören Palantir’in Filistin’deki bu “deney fırsatını” kaçırmaması tuhaf olurdu ki Palantir’in birçok Amerikalı Yahudi’nin aksine sıkı bir Siyonist olan Yahudi CEO’su Karp, İsrail’in yürüttüğü soykırımı “Batı adına yürüttüğü bir medeniyet savaşı” olarak görüyor ve İsrail’in katlettiği çoğu Filistinli’nin terörist olduğuna inanıyor. Kendisini protesto eden Filistin yanlısı aktivistleri de “şeytani bir düşman” olarak görüyor.
Karp’ın bu şahsi tutkusunun da etkisiyle Palantir 2024’ten beri İsrail’e yazılım teknolojilerini satıyor. Karp Ukrayna’da olduğu gibi İsrail’de de doğrudan devlet başkanlarıyla, hükümet yetkilileriyle görüşen bir figür olarak hareket ediyor, eski Palantir çalışanları İsrail ordusunun elit dijital savaş ünitesi Birim 8200’den özel sektöre geçen eski askerlerle yeni İsrailli yazılım şirketleri açıyor, Loewenstein’in tanımladığı Filistin laboratuvarının yeni ortakları hızlıca pastadan paylarını almaya çalışıyor.
Loewenstein’in tabiriyle İsrail’in bu laboratuvardaki amacı “Filistinlileri öldürmenin veya yaralamanın pizza siparişi vermek kadar kolay olması”ydı. Silikon Vadisi’nin ABD veya Batı’nın çıkarları için değil, hızlı sipariş, sosyal medya gibi şahsi zevkler için ürün üretmesinden şikayetçi olan Karp da tam olarak böyle bir amaç için ürün geliştiren biri. Ve maalesef bunu ürettiğinden şüphe duyulan yazılımlarıyla başarmış gibi gözüküyor. İsrail adeta ileride ABD’yi kaybedeceğini öngördükçe teknoloji şirketlerine yatırım yapıyor, Palantir ile iş birliğini derinleştiriyor ve soykırımı otomatikleştiren ürünler geliştirip kullanıyor. Gazze büyük bir laboratuvar olarak Palantir gibi şirketlerin ürünlerini hiçbir kurala tabi olmadan test edip geliştirdiği bir toplama kampına dönüşüyor.
Karp’ın manifestosu da bütün bu hikâyenin özeti. Teknoloji şirketlerinin ulusa karşı sorumluluğunu, Batı’nın Doğu kültürüne karşı üstünlüğünü, çok kültürlüğünün zararını savunuyor; Almanya ve Japonya’nın yeniden silahlanmasını destekliyor, özellikle kültür ve dine dair verdiği alt metin mesajlarıyla İsrail’in ateşini harladığı İslamofobiye ve Müslümanları insan olarak görmeme eğilimine sinyal yolluyor. Palantir’in devlet için silah üreteceğini ve savaş teknolojisi geliştireceğini, boş uygulamalar, sosyal medya ile vakit harcamayacağını açıkla duyuruyor. Hatta zorunlu askerliğin geri gelmesini bile ima ediyor.
Bu manifesto Palantir ve Karp’ın, tüm teknopatların bağımsızlık bildirgesi.
Trump’ın yükselişiyle sahneye çıkan teknopatlar güçlerinin doruğunda. Korkunç bir güç sarhoşluğu içerisinde.
Ve bu aşamada ilk yaptıkları şey bu sarhoşluğu tüm dünyaya nobran bir manifesto ile duyurmak oldu.
Hem de rızamız hilafına yeni bir devlet kurarak.
Teknopatistan’a hoşgeldiniz
Palantir, an itibariyle Amerikalıların tüm kişisel verilerine, Birleşik Kralllık’ın sağlık sistemine sahip. Büyük ihtimalle birçok ülkeyle kamuoyuna açıklanmamış savunma iş birlikleri var. En derin iş birliği ise Gazze’yi bir laboratuvar olarak kullanmasına izin veren İsrail ile. İsrail, Filistinlilerin tüm verilerini sanal veri bulutlarında topluyor ve çeşitli kriterlerle yapay zeka eşliğinde bu veri bulutundan hedef seçiyor. Palantir’in bu teknolojinin arkasındaki mimar olması neredeyse kesin bir ihtimal. Yani Gazzelilerden İngiliz bakımevlerindeki teyzelere, Amerikalı göçmenlerden Ukraynalı askerlere birçok kişi aslında haberleri olmadan, rızaları hilafına Palantir’in dijital ülkesinin zoraki vatandaşları, esirleri. Tüm verileri, bilgileri ile bu şirketin veri bulutunda küçük birer detaylar.
Palantir’in toprak unsuru ise tüm dünyaya yayılan sanal bir ağ. Tıpkı Gazzelilerin sanal toplama kamplarında hedef listelerinde sıralanması gibi. Bu devletin sınırları gözle görülür değil, fakat toprağı, denizi, havası olan devletlerden daha çok vatandaşlarına hakim bir devlet. İnsanların en mahrem bilgilerine erişebiliyor, zihinlerini okuyabilecek, bir sonraki adımlarını tahmin edebilecek kadar özel hayata müdahil olabiliyor.
Egemenlik unsuru açısından da bildiğimiz devletlere göre çok daha muktedir. İstediği zaman nerede olduğumuzu görebilecek, saat kaçta yatağa girdiğimizi, evin neresinde olacağımızı analiz edip bizi en savunmasız anda akıllı bir füzenin hedefi haline getirebilecek kadar güçlü.
Palantir’in bu dünya imparatorluğunda biz sıradan insanlar oldukça çaresiziz. Bu nedenle Palantir gibi şirketleri açıklamak için “tekno-feodalizm” kavramı yetersiz. Teknopatlar feodal lordlardan daha egemen, daha güçlü ve daha küresel bir güç. Lordlar serflerin insan gücüne, tarım ürünlerine muhtaçken teknopatların bize olan ihtiyacı düşük, yerimize koyabilecekleri robotlar ve yapay zeka ürünleri hemen yanı başımızda sonumuzu bekliyor.
Teknopatlara karşı tek çözüm ise, dünyadaki birçok makul solcunun, liberalin ve demokratın savunduğu gibi kamunun teknoloji şirketleri üzerindeki denetimin artması. Bunu engellemek adına OpenAI gibi şirketler “yeni toplumsal sözleşme” altında, ipin şirketlerin elinde olduğu sosyal öneriler gündeme getiriyor, şirketlerin “gönüllü” bir şekilde halk ile gelirlerini paylaştıkları, devlet denetimi ve kontrolü değil, şirketlerin sosyal sorumluluk projeleriyle süreci yürüttükleri yumuşatılmış planlar açıklıyor. Gelen denetim dalgasını ve talebini görüp tepkileri yumuşatmak için orta yolcu çözümler üretiyor, “sabah 5’te kalk, duş al ve bir şirket batır” klişeleriyle aynı tatsızlıkta motivasyon konuşmaları yapıyorlar.
Palantir ise bu dip dalgayı kırmak için sert yolu seçiyor. Cepheye çıkıyor. Müttefiği İsrail’in geride bıraktığı lobiciliği devralıyor ve ABD’nin geniş ifade özgürlüğü yasalarından faydalanarak siyasete milyonlar akıtarak yapay zekayı eleştiren siyasetçileri engellemeye çalışıyor.
Klasik anlamda bildiğimiz liberalizm ise tüm ezberleriyle bu savaşta ilk ayaklar altına alınan ideoloji oluyor. Halbuki liberalizm halka hesap vermeyen krallara, tiranlara karşı ortaya çıkmış; devletin insan haklarına, mülkiyete ve pazara müdahalesine doğal bir tepki olarak doğmuştu. Şimdi tiranların, kralların, diktatörlerin yerini onlardan daha güçlü, zeki ve sanırım daha psikopat teknopatlar, büyük şirketler aldı.
“Bırakınız yapsınlar”, “şirketlerin tek amacı para kazanmak” gibi klişeleri inadına gözlerimizin önünde parçalayan teknopatlara karşı liberalizmin de, serbest piyasa ezberlerinin de güncellenmesi şart.
Yaşadığımız dünya başımıza yıkılırken bizi bize rağmen zorla vatandaşı yapan bu teknopatistanı yıkmak içinse solumuzdaki “yoldaşlarımıza” göz kırpmak yeterli, en azından sol açığa biraz daha bakmak şart.
Gazze soykırımından beri dünya çapında İsrail karşısında kurulan büyük ittifakın bir sonraki hedefi Teknopatistan olmalı.
Yoksa meydanları dolduran solcular, sosyalistler, liberaller, demokratlar, insan hakları aktivistleri, azınlıklar, Müslümanlar ve gençler kendilerini deccal olarak gören ve ilk fırsatta boğmak isteyen teknopatların Gazzelilerden sonraki ilk hedefi olacak.
Bu düşman öncekilere hiç benzemiyor.
Ve hakkımızda çok şey biliyor.
Çok zekiler. Çok zenginler. Çok güçlüler. Çok acımasızlar. Fakat çalışırken, yazılım yazarken, ekran başında sabahlarken hayatı, sokağı, sohbeti, kaçırdıkları için bizim bilmediğimiz bir sırdan yoksunlar.
Yönetmeye çalıştıkları, yok etmeye çalıştıkları “insanı” tanımıyorlar.
Alex Borges’in, babasının ellerinde pankart bir Disney mağazasının önünde her sabah eylem yapmalarını, Gazzelilerin her şeye inat vatanlarını terk etmemelerini, İsveçli bir ergenin canını tehlikeye atıp Gazze’ye yelken açmasını, eşcinsel bir Amerikalı’nın hiç tanımadığı Müslümanlar için İsrail’i protesto etmesini anlama şansları yok. Bu yüzden bu insanlara bakıp öfkeleniyor, şeytanlaştırıyor, nefret ediyorlar.
Paraları, robotları, yapay zeka kankaları yetmediği için hayatlarını anlamdırmakta zorlanıp Haçlı Seferi vaizlerini aratmayan radikal köktendinci yorumlara veya tuhaf ideologlara muhtaç hale geliyor, iki kelimeyi bir araya getiremiyor, atanamamış “mesih” gibi dolanıyor, en ufak bir protestoda (hele ki gösterici Müslüman veya kadınsa) öfkelenip sinirine hakim olamayıp saçmalıyorlar.
Ne kendilerinin ne de hayatın farkındalar.
İnsanı anlayamıyorlar.
Anlayamadıkları için de er da geç insana karşı verdikleri bu savaşı kaybedecekler. Krallar, tiranlar, lordlar gibi. Tarihe gömülecekler.
Teknopatları sabahladıkları ışıksız rutubetli odalara uğurlamak dileğiyle.
Gazamız mübarek olsun.
Kişisel bir not: Kişisel ve akademik yoğunluktan dolayı, Müslüman solcu veya İsrail karşıtı bir Yahudi gibi Yunusflix karakteri biri Batı’da önemli bir seçim kazanmadıkça Mayıs ayı için yazılarıma ara veriyorum. Haziran’da görüşürüz.
