menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir memleket ne zaman çürümeye başlar?

136 0
05.10.2026

Son günlerde ortaya saçılan fon ve borsa ilişkileri, hisse senetleri, akıl almaz büyüklükte paralar ve bunların etrafındaki iddialar insanı ister istemez öfkelendiriyor. Her geçen gün yeni bağlantılar, yeni ilişkiler ortaya çıkıyor; gördüklerimizin ise tablonun ne kadarını oluşturduğunu bilmiyoruz. Siyasetin, kamu bürokrasisinin, düzenleyici ve denetleyici kurumların, finans çevrelerinin ve bunların etrafındaki kişisel ve ailevi ilişkilerin aynı tabloda birbirine değdiği, kimin kimi denetlediğinin, kimin kiminle hangi ilişki içinde olduğunun giderek daha fazla sorgulandığı bir manzarayla karşı karşıyayız.

Bu tablo tek tek insanların ne yaptığı sorusundan daha büyük bir meseleyi önümüze koyuyor. Siyasetin, kamu bürokrasisinin, düzenleyici ve denetleyici kurumların ve büyük paranın birbirine bu kadar yaklaştığı bir yerde asıl mesele, yalnız kimin ne yaptığı değildir. Denetleyenle denetlenen arasındaki kurumsal mesafe kaldırılmışsa, denetim dediğimiz şeyin anlamı nedir?

Mesele yalnız bir görev çakışması da değil. Denge ve denetim dediğimiz şey, kötü bir şey ortaya çıktıktan sonra birilerini görevlendirmekten ibaret değildir. Asıl işlevi, kamu gücünü kullananların birbirinden bağımsız biçimde gözetildiği, çıkar çatışmalarının daha doğmadan engellendiği ve hiç kimsenin kendi faaliyet alanının denetleyicisi haline gelemediği bir düzen kurmaktır.

Yaşananlar karşısındaki büyük öfke ve şaşkınlık elbette anlaşılır. Fakat ortaya çıkan sonuç, uzun süredir devam eden gidişata bakıldığında şaşırtıcı değil. Hukuk devletinden, denge ve denetimden ve iyi yönetimin temel ilkelerinden uzaklaşmanın ekonomik bedelini toplum zaten yıllardır ödüyor. Hayat pahalılığı, enflasyon, ağırlaşan vergi ve harçlar gibi gündelik hayata yayılan sonuçlarda bu bedelin kaynağı her zaman doğrudan görülemiyor. Bu defa ise olan biten çok daha çıplak: Borsadaki manipülasyonlar ve fonlar üzerinden insanların yıllarca çalışıp biriktirdiği tasarruflar başkalarının kazancına dönüştürülüyor; bazıları da aynı ilişkiler ağı içinde kısa sürede akıl almaz servetlere ulaşıyor.

Dolayısıyla bugün gördüğümüzü yalnız bir yolsuzluk meselesi olarak okumak eksik kalır. Yolsuzluk, kamu gücünün veya kamu kaynaklarının kişisel ya da zümresel menfaat için kullanılmasıdır. Çürüme ise bunu mümkün kılan ve engellemesi gereken kurumların işlevlerini kaybetmesi, denetleyenle denetlenen arasındaki sınırların silinmesi ve hukuka aykırılığın istisna olmaktan çıkmasıdır.

Bir memleketin çürümesi yalnız ne kadar rüşvet verildiğinde veya ne kadar kamu kaynağının yağmalandığında değil, bunları önlemek için kurulmuş kurumların ne hale geldiğinde de görülür.

Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e uzanan dönemin metinlerinde de rüşvet ve kayırmacılığın ötesinde giderek bu mesele belirginleşir. Kurumlar vardır; fakat varlıkları ile gördükleri iş arasındaki mesafe açılmıştır.

Tanpınar’ın Tanzimat’ı değerlendirirken sözünü ettiği “müesseselerde ve manevî insandaki ikilik” de bununla ilgilidir: Bir kurum adıyla, yetkileriyle ve teşkilatıyla varlığını sürdürürken kendisini var eden maksattan uzaklaşabilir.

Kurumsal çözülmenin en yanıltıcı tarafı da budur. Kurumsal yapı şeklen yerinde durabilir: mevzuat yürürlüktedir, makamlar doludur, kararlar alınır, denetimler yapılır. Fakat kurumun varlığı ile kendisinden beklenen işlev artık aynı şey değildir. Anayasanın ve yargının varlığı hukukun iktidarı bağladığı, denetim mekanizmalarının varlığı kamu gücünün gerçekten denetlendiği anlamına gelmeyebilir.

Daha vahimi, işlevini kaybetmesi de son aşama değildir. Bir kurum, engellemek ve denetlemek üzere kurulduğu ilişkilerin parçası haline geldiğinde artık yalnız etkisizleşmiş olmaz; işlevi tersine dönmüş olur.

“Helal para böyle bereketli olur”

Mizancı Murad’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanında bu bozulmanın neredeyse küçük bir laboratuvarı vardır.

Romanın bir yerinde yüksek bir memurun........

© Serbestiyet