“Kürtler Birleşemez” sözü gerçekte ne anlatıyordu: Safevilere karşı Kürt-Osmanlı ittifakı
Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bidlisî arasındaki ilişki, aradan beş yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra yeniden güncel siyasetin konusu oldu. Kamuoyuna “İmralı görüşme notları” adıyla yansıyan, ama taraftarlarınca gerçek olmadığı iddia edilen bir metinde Abdullah Öcalan’a şu sözler atfedildi: “Yavuz, İdris-i Bidlisi’ye beyaz bir kâğıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar.” Bu sözlerin çevresinde daha eski bir anlatı da yeniden dolaşıma girdi: Güya Yavuz, Kürt beylerinden kendi aralarında birleşip bir beylerbeyi veya mîr-i mîrân seçmelerini istemiş; İdris-i Bidlisî ise “Kürtler tarihte hiçbir zaman birleşemedi, bugün de birleşemez; başlarına dışarıdan bir beylerbeyi tayin edin” cevabını vermişti.
Güncel tartışma geçip gidecektir; fakat onun yeniden gündeme getirdiği tarih sorusu kalıcıdır: İdris-i Bidlisî ve Kürdistan hükümdar ve beyleri gerçekten hangi şartlar altında, kimden, ne tür bir yönetici istediler? “Beyaz kâğıt” denilen belgeler neydi ve ne işe yarıyordu? Bu sorular cevaplandırılmadan kurulacak her siyasal benzetme, farklı tarihlerde meydana gelen olayları tek bir hikâyeye dönüştürmeye mahkûmdur.
Birincil kaynaklar, ortada Kürtlerin tarih boyunca birlik kuramayacağına ilişkin soyut ve zamansız bir hüküm bulunmadığını gösterir. Çaldıran’dan sonra ortaya çıkan acil bir askerî ve siyasal sorun, Diyarbekir halkının kuşatılması, Kürt hükümdar ve beylerinin irsî hâkimiyet alanları dışında kalan şehirlerin geleceği ve ortak kuvvetlerin savaş sırasında nasıl sevk edileceği meselesi vardır. Üstelik Kürdistan hükümdar ve beyleri bu talebi dile getirdiklerinde zaten bir araya gelmiş, ortak karar almış, ahitlerini yenilemiş ve Safevi kuvvetlerine karşı birlikte mücadeleye başlamışlardı.
İdris-i Bidlisî’yi kendi çağında ve kaynağı kendi türünde okumak
İdris-i Bidlisî’yi değerlendirirken iki ayrı anakronizmden kaçınmak gerekir. Birincisi, din ve mezhebin yalnız kişisel inanç değil, siyasî aidiyetin, hukukun ve hükümdarlık meşruiyetinin başlıca dili olduğu bir orta çağ insanını bugünün laik siyasal kavramlarıyla yargılamaktır. On altıncı yüzyılın başında Müslüman iktidarların başka mezheplere, Müslüman toplumların gayrimüslimlere ve Hıristiyan güçlerin Müslümanlara karşı uyguladığı siyaset, çağın dinî-siyasî düzeninden bağımsız değildi. Bidlisî’nin kullandığı sert mezhep dilini bugünkü değerlerimizle doğru bulmak zorunda değiliz; fakat bu dili çağından koparıp onun kişiliğine özgü bir mezhep bağnazlığının kanıtı saymak da tarihsel değildir.
Bidlisî’nin hayatı zaten katı ve değişmez bir mezhep kimliğiyle açıklanamayacak kadar çok yönlü ve karmaşıktır. Babası Hüsameddin Ali’nin ilmî ve tasavvufî çevresinde yetişmiş, Diyarbekir ve Tebriz’de eğitim görmüş, uzun yıllar Akkoyunlu sarayında münşîlik yapmıştı. Akkoyunluların dağılmasından sonra Osmanlı hizmetine girdi; fakat II. Bayezid’in sarayında yaşadığı güçlüklerin ardından yeni bir görev alanı ararken Şah İsmail’in divanına girme teşebbüsünde de bulundu. Vural Genç’in ortaya çıkardığı 1512-1513 tarihli yazışmalarda Şah İsmail’i Şiî ve Ehl-i Beyt referanslarıyla övdü, iktidarına İslami meşruiyet atfetti ve Tebriz’e dönmeye hazırlandı. Eğer Bidlisî’nin Şah’a ve onun mezhebine karşı başından beri değişmez bir dinî düşmanlığı bulunsaydı, böyle bir teşebbüsü açıklamak mümkün olmazdı.
Onun daha sonra Safevilere karşı aldığı sert konum bu nedenle birinci derecede mezhep taassubuyla değil, değişen siyasî bağlılıkları ve Kürdistan’daki Safevi egemenliğine karşı yürüttüğü mücadeleyle birlikte okunmalıdır. Bidlisî, 1514 sonrasında Şah İsmail’i rakip hükümdar, Safevi görevlilerini ise Kürt emirlerinin irsî alanlarını ele geçirmiş onları kendilerine benzemeye zorlayan siyasî ve askerî düşman olarak görüyordu. Dinî kavramlar bu mücadelenin çağdaş ifade diliydi; fakat yürütülen işin konusu iktidar, toprak, hanedan hakları, güvenlik ve siyasal ittifaktı.
İkinci anakronizm, Selim Şah-nâme’yi bugünkü anlamda tarafsız bir tarih araştırması gibi okumaktır. Eser, Sultan Selim’in hayatını ve zaferlerini anlatan, ona veya saray çevresine sunulmak üzere kaleme alınmış bir hükümdar biyografisidir. Bu türün gereği olarak protokol ve hiyerarşi icabı padişahı yücelten tumturaklı sıfatlar, kulluk ve biat ifadeleri, dinî meşrulaştırmalar ve düşmanı aşağılayan sözler metnin her yanına yayılmıştır. Bunlar dönemin patronaj ve sunuş protokolünün doğal sonucudur ve o dönemin doğal siyasi ve diplomatik dili sayılır. Kaynağı kullanırken bu sözleri yok saymak değil, edebî ve siyasî işlevlerini ayırt etmek gerekir. Tarihçi için asıl belirleyici olan, övgü ve yergi kabuğunun altındaki somut olay dizisi; kimlerin toplandığı, hangi taleplerin dile getirildiği, hangi askerî yardımların istendiği, kimin hangi göreve atandığı ve tarafların sonunda hangi statüyü elde ettiğidir.
Önce kronolojiyi düzeltmek gerekir
Söz konusu gelişmeler Çaldıran Savaşı’ndan önce değil, esas olarak savaş sonrasındaki 1515 Diyarbekir harekâtı sırasında yaşandı. Sultan Selim’in ordusu 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’in ordusunu yenmiş ve Tebriz’e girmişti. Fakat yeniçerilerin, paşaların ve ordunun önemli bölümünün isteksizliği nedeniyle Safevi ülkesindeki harekât tamamlanmadan geri dönüldü. Amasya’da kışlanıp ertesi bahar Safevi toprakları üzerine yeniden gelinmesi kararlaştırılmış olmasına rağmen Sultan’ın esas ordusu Kürdistan’a dönmedi; önce Dulkadir Beyliği üzerine yürüdü, ardından İstanbul’a geçti.
Bu sırada Kürt beyleri, Safevi idarecilerini kendi irsî topraklarından çıkarmak için başkaldırmışlardı. Bidlis, Hizan, Cezire, Hısn Keyf, Sason, Palu, Çemişkezek ve başka merkezlerin beyleri yalnız kendi bölgelerinde savaşmakla kalmadılar; birbirlerine askerî yardımda bulundular. İdris-i Bidlisî de Hısn Keyf, Siirt, Bidlis ve Hizan çevresini dolaşarak beyleri topladı ve ortak hareketi örgütledi.
Diyarbekir’de ise farklı bir durum vardı. Amid halkı şehir içinde Safevi yönetimine karşı ayaklanmış, fakat Kara Han’ın kuvvetleri şehri kuşatma altına almıştı. Kaynakların ifadesiyle beş binden fazla insan ölüm tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Kürt beylerinin irsî hükümet alanları, mirlikleri hanedan hukukuna dayanıyordu; Amid gibi Moğollardan ve Eyyubi devletinin dağılmasından sonra tarumar olan Kürdistan toprakları Karakoyunlular’ın, Akkoyunluların ve Safevilerin egemenliği altına girmiş, Kürt hükümdar ve beyleri pekçok irsi topraklarını kaybetmişler, Kürdistan istilacı kavimlerden egemenlerin eline geçmişti. Amid gibi Akkoyunlu başkentliği yapmış büyük bir şehir de o sırada artık hiçbir Kürt hükümdar ve beyinin tartışmasız irsi mülkü değildi. Mardin, Ruha, Ergani ve daha sonra eyalet teşkilatı içine alınan bazı başka merkezlerde de benzer bir temsil ve yönetim sorunu bulunuyordu.
Böyle bir şehrin yönetimini hükümdar ya da beylerden birine vermek, ona diğerlerinin üzerinde yeni bir güç ve genişleme imkânı tanımak demekti. Orta Çağ’ın hanedan ve mülk düzeninde bu, basit bir idarî atama değil, beyler arasındaki dengeyi bozabilecek bir egemenlik meselesiydi. Bu nedenle bütün Kürdistan hükümdar ve beyleri bu düzene saygı duyuyor birliklerini ve barışlarını doğal olarak birbirlerinin egemenlik alanlarına saygı göstererek koruyorlardı. O günkü acil hayati durumda dışarıdan gelecek bir beylerbeyi, Kürt beyliklerinin yerine geçecek bir........
