menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir insan hakları savunucusunun başına neler gelebilir? Kavala örneği

26 0
25.08.2026

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala hakkında üçüncü kez karar vermek zorunda kaldı. 2019’da makul şüphe bulunmadığını, tutuklamanın onu bir insan hakları savunucusu olarak susturma amacı taşıdığını söyledi ve derhal serbest bırakılmasını istedi. 2022’de Türkiye’nin bu kararı uygulamadığına hükmetti. 25 Ağustos 2026’da ise ihlallerin sürdüğünü tespit ederek Kavala’nın mümkün olan en erken tarihte serbest bırakılmasına ve mahkûmiyetinin sonuçlarının ortadan kaldırılmasına karar verdi. Hukuk işleseydi bu kararların hiçbirine ihtiyaç olmayacaktı.

Osman Kavala (2) kararı çok yazılacak. Dosyanın kronolojisi yeniden anlatılacak, ihlal edilen maddeler sıralanacak, iç ve dış siyasete etkileri tartışılacak. Gerekli de. Zaten bu sürecin temel dönemeçleri, konuyla ilgilenen herkesin zihnine kazınmış durumda.

Ben ise bu yazıda başka bir soruya bakmak istiyorum: Türkiye’de bir insan hakları savunucusunun başına neler gelebilir ve onun başına gelenler hepimize ne söyler? Kavala dosyası, hak savunuculuğunun hangi yollarla bir güvenlik sorununa dönüştürülebildiğinin istisnai bir örneği değil; en görünür ve en ağır örneğidir.

Mahkeme onu adıyla tanımlıyor: İnsan hakları savunucusu.

Büyük Daire kararı Osman Kavala’yı yalnız “iş insanı” olarak değil, açıkça “Türkiye’de bir insan hakları savunucusu” olarak tanımlıyor. İnsan hakları, kültür, toplumsal çalışmalar, tarihsel uzlaşma ve çevre alanlarında çalışan sivil toplum girişimlerinin kuruluşuna ve faaliyetlerine katkısını kaydediyor. Bu nitelendirme tali bir biyografi notu değil; dosyadaki hukuki sorunun merkezinde duruyor.

Mahkemeye göre iç hukuk mercileri, kamusal tartışmaya katılmayı, sivil toplum girişimlerini, savunuculuk faaliyetlerini ve barışçıl Gezi protestolarına desteği, doğrudan bir şiddet eylemiyle bağ kurmadan ağır bir suçun parçaları saydı. Bağlamdan hareket eden, yeterince bireyselleştirilmemiş çıkarımlarla Sözleşme’nin koruduğu faaliyetler suç alanına çekildi. Böylece doğru hukuk yürüyüşü tersine çevrildi: Somut suçtan kişisel sorumluluğa gidilmedi; kişiden, çevresinden ve faaliyetlerinden suça gidildi.

Oysa hukuk, kim olduğumuzdan veya kimlerle temas ettiğimizden suç üretmez. Şiddet içermeyen bir toplantı, bir kültür projesi, bir rapor, bir dayanışma ilişkisi ya da bir protestoya barışçıl destek ancak somut, öngörülebilir ve kişiselleştirilmiş delille suçla ilişkilendirilebilir. Bu bağ kurulmadığında ceza yargılaması eylemi değil kimliği; fiili değil sivil alandaki rolü cezalandırmaya başlar.

Kavala dosyası bu yönüyle, 2018’de hukuken sona eren OHAL’in reflekslerinin olağan yargı düzenine nasıl taşınabildiğini de gösteriyor. Olağanüstü dönemin geniş ve muğlak şüphe kategorileri, normal zamanda yeni suçlamalar ve yeni yargısal gerekçeler içinde yaşayabiliyor. OHAL’in adı kalkıyor; fakat meşru faaliyeti şüpheye, şüpheyi delile, delili de kimliğe bağlayan zihniyet kalıyor.

Bir kişiye verilen ceza, milyonlara gönderilen mesaj.

“Caydırıcı etki” bu dosyada yeni bir kavram değil. AİHM 2019’daki ilk kararında, Kavala’ya yönelik tedbirlerin onu bir insan hakları savunucusu olarak susturma amacı taşıdığını ve yöneltilen suçlamaların hak savunucularının çalışmaları üzerinde caydırıcı etki doğurabileceğini tespit etmişti. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri de 2026’daki Büyük Daire duruşmasında bu tespiti özellikle hatırlattı.

Yeni Büyük Daire kararı aynı sorunu daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. Mahkeme dosyanın, siyasi muhalifler, insan hakları savunucuları ve gazeteciler aleyhine geniş yorumlanan ceza hükümlerinin kullanılmasını içeren daha geniş bir bağlamın parçası olduğunu; yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin yapısal eksikliklerin siyasi bakımdan hassas davalarda yürütmenin doğrudan veya dolaylı etkisini kolaylaştırdığını belirtiyor. Başka bir ifadeyle mesele bir kişinin başına gelenlerden ibaret değil, sistemik bir sorun.

Kararın 168 ve 170. paragrafları özellikle önemli. AİHM; sivil toplum aktörleriyle ve uluslararası kuruluşlarla temas kurmanın, toplantı düzenlemenin, göz yaşartıcı gaz kullanımını eleştirmenin ve Gezi sırasındaki hak ihlallerini belgelemenin hak savunucularının meşru rolünün parçası olduğunu söylüyor. Bu faaliyetleri ağırlaştırılmış müebbet gerektiren bir suçla eşitleyen yorumun yalnız hak savunucularını ve sivil toplum aktörlerini değil, sıradan yurttaşları da barışçıl gösterilere katılmaktan, gösteri düzenlemekten veya lojistik, mali ve fikrî destek vermekten caydıracağını açıkça kaydediyor.

Caydırıcılık için herkese soruşturma açılması gerekmez. Bir hak savunucusunun sekiz yılı aşan özgürlükten yoksun bırakılması, hakkında ağırlaştırılmış........

© Serbestiyet