Devlet Ne Zaman Unutmaya Karar Verir?
Türkiye’de silâhlı örgütün tasfiyesi sonrasında ortaya çıkacak hukukî statü sorunlarını çözmek üzere hazırlanan Çerçeve Yasa’nın kabul edilmesiyle birlikte tartışma doğal olarak düzenlemenin ayrıntılarına yoğunlaşıyor. Kimler yararlanacak, kimler kapsam dışında kalacak, örgüt mensupları hangi şartlarla normal hayata dönecek? Fakat bütün bu soruların arkasında çok daha eski ve belki daha ilginç bir devlet meselesi var: Bir devlet, kendisine karşı yıllarca mücadele etmiş veya bir dönem kendisi için tehdit saydığı insanlarla, çatışma sona erdiğinde ne yapar?
İlk akla gelen cevap basit: Suç işleyenleri cezalandırır, tehdit oluşturanları etkisiz hâle getirir. Tarihe baktığımızda ise devletlerin siyasî sorunları hiçbir zaman yalnız cezalandırarak çözmediğini görüyoruz. İsyanları bastırdılar, liderlerini idam ettiler, insanları hapsettiler veya sürgüne gönderdiler; ama başka zamanlarda silâh bırakanlara eman verdiler, siyasî suçları affettiler, sürgündekileri geri çağırdılar, eski isyancıları devlet hizmetine aldılar, dün tehlikeli gördükleri siyasî rakiplerini yıllar sonra sistemin merkezine taşıdılar, hatta kendilerine karşı savaşmış insanları eski arkadaşlarına karşı kullandılar. Çünkü bir siyasî çatışmada cezalandırmanın amacı ile siyasî sorunu sona erdirmenin amacı her zaman aynı değil. Ceza esas olarak geçmişe bakıyor: Kim ne yaptı ve bunun karşılığında neyi hak ediyor? Siyaset ise geleceğe de bakmak zorunda: Dün devletin karşısında bulunan insanlar yarın kurulacak düzenin neresinde duracak ve aynı çatışmanın yeniden başlamaması nasıl sağlanacak?
Çatışma çözümleri literatüründe geçiş dönemi adaleti adıyla yaygınlık kazanmış bir kavram var. İngilizce karşılığı transitional justice olan bu başlık altında çatışma çözümleri kapsamında veya rejim değişiklikleri sonrasında yaşanan “geçmişle hesaplaşma”nın hukukî ve siyasî yöntemleri ele alınıyor. Ruti Teitel’den Priscilla Hayner’a uzanan çalışmalar, iç savaşlardan veya büyük siyasî çatışmalardan çıkan toplumların önündeki seçeneklerin “ceza veya af” kadar basit olmadığını gösteriyor. Ceza, af, hakikatin açıklanması, tazminat, siyasî hakların iadesi ve toplumsal uzlaşma farklı biçimlerde bir araya gelebiliyor. Çünkü çözülmesi gereken mesele yalnız geçmişte işlenen suçların karşılığını vermek değil; eski çatışmanın insanlarını yeni düzenin içine nasıl yerleştireceğine de karar vermek.
Osmanlı tecrübesine baktığımızda bu açıdan epey ilginç örneklerle karşılaşıyoruz. Osmanlı örneği bize devletin bazen eski düşmanını yalnız affetmediğini, “düşman”ı yeniden kendi sisteminin içine alıp kullanabildiğini de gösteriyor.
İsyanı bastırmak başka, isyanı bitirmek başka
Osmanlı yönetim geleneğindeki eman, af ve istîmâlet birbirinin tamamen aynı olmayan ama aynı siyasî repertuvar içinde kullanılabilen araçlardı. İstîmâlet doğrudan af demek değildi; daha geniş anlamıyla gönül alma, güven verme ve insanları devlet düzenine kazanma siyasetini ifade ediyordu. Yeni fethedilen bölgelerde yerel hakların korunmasından vergi kolaylıklarına kadar farklı biçimler alabiliyordu. İsyan ve itaatsizlik durumlarındaki tatbikata gelince; devlet yeniden itaati mümkün kılacaksa cezalandırma hakkını sonuna kadar kullanmamayı tercih edebiliyordu.
Celâlî isyanları bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Özellikle 16. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’yu sarsan Celâlî hareketleri birkaç eşkıya grubunun faaliyetinden ibaret değildi. Binlerce silâhlı insanın dolaştığı, şehirlerin kuşatıldığı, devlet kuvvetlerinin mağlûp edildiği ve Anadolu’da büyük nüfus hareketlerine yol açan uzun süreli bir güvenlik ve yönetim krizinden söz ediyoruz. Celâlî liderlerinden birisi olan Karayazıcı Abdülhalim’in 1602 başlarında ölümünden sonra yerine geçen kardeşi Deli Hasan, aynı yıl Ankara’yı kuşatacak kadar güçlenmişti. Osmanlı yönetimi Deli Hasan’ı sonuna kadar takip edip ortadan kaldırmak yerine onunla anlaşmayı tercih etti. Kendisine Bosna Beylerbeyliği verildi ve Deli Hasan artık bir paşa olarak Nisan 1603’te yaklaşık 10 bin adamıyla Anadolu’dan Rumeli’ye geçti. Birkaç ay önce Osmanlı kuvvetleriyle savaşan Celâlî lideri artık Osmanlı beylerbeyiydi ve yanındaki binlerce sekbanla devletin Avusturya cephesindeki savaş gücünün bir parçasına dönüşmüştü.
Bugünün hukuk anlayışıyla bakıldığında bunun epey tuhaf bir dönüşüm olduğunu ifade etmemiz gerekir. Bir insan binlerce silâhlı adamıyla devlete isyan ediyor; devlet onu yakalayıp cezalandırmak yerine yüksek bir resmî makama getiriyor ve askerleriyle birlikte başka bir cephede kullanıyor. Fakat Osmanlı merkezinin perspektifinde bakıldığında soru yalnız “Deli Hasan geçmişte ne yaptı?” değildi; “Deli Hasan’ın elindeki 10 bin silâhlı adam bundan sonra kimin adına savaşacak?” sorusu da en az onun kadar önemliydi. Burada olan şey yalnız af değildi; Osmanlı Devleti karşısındaki askerî gücün bir bölümünü yok etmek yerine kendi hizmetine alıyordu. Devletin gözünde “âsi” değişmez bir kimlik olmaktan çok devletle kurulan ilişkinin belirli bir andaki adı olabiliyordu.
Deli Hasan istisna değildi. Karayazıcı’nın eski kumandanlarından Tavil Halil, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerini mağlûp ederek ciddi bir askerî güç hâline geldikten sonra 1605’te kendisine teklif edilen Bağdat Beylerbeyliğini kabul etti. Daha önce Karayazıcı ile birlikte hareket etmiş, ardından affedilip devlet hizmetine alınmış Kalenderoğlu Mehmed ise yeniden isyan ettiğinde Kuyucu Murad Paşa tarafından önce Ankara sancak beyliği verilerek sisteme çekilmeye çalışıldı; bu girişim sonuç vermeyince 1608’de askerî olarak tasfiye edildi. Yalnız birkaç yıllık bu dönem bile Osmanlı’nın Celâlî sorununa tek bir yöntemle yaklaşmadığını göstermeye yetiyor. Af, eman, makam, devlet hizmetine alma ve askerî tenkil birbirini dışlayan politikalar değildi. Aynı devlet şartlara göre bunların birkaçını peş peşe kullanabiliyordu. Kuyucu Murad Paşa’nın sert Celâlî tenkiliyle Deli Hasan’ın beylerbeyi yapılması bu açıdan birbirinin zıddı değil, aynı soruya verilmiş iki farklı cevaptı: “Hangi yöntem düzeni yeniden kurmakta daha çok fayda sağlar?”
Dağdan in, bu defa benim için çalış
Aynı mantığın daha kurumsallaşmış bir biçimini Osmanlı’nın son döneminde Batı Anadolu’daki kır serdarlığı uygulamasında görüyoruz. Dağdaki zeybek çeteleri takip müfrezeleriyle ortadan kaldırılamadığında devlet zaman zaman onları affederek dağdan indiriyordu. Zeybek kültüründe buna “yüze çıkma” veya “düze inme” deniyordu. Fakat hikâye her zaman afla bitmiyordu. Yüze çıkan bazı zeybeklere maaş ve resmî statü veriliyor; bunlar kır serdarı sıfatıyla eşkıya ve asker kaçaklarını takip etmek, hırsızları yakalamak ve belirli bölgelerde asayişi sağlamak gibi görevlerde kullanılıyordu. Ercan Uyanık ve Ali Özçelik, kır serdarlığı üzerine yaptıkları çalışmada bu uygulamayı Osmanlı yönetiminin isyancıları kendi hizmetine çekme yöntemlerinden biri olarak değerlendiriyor (Ercan Uyanık – Ali Özçelik, “Zeybek Kültüründe Yüze Çıkma ve Kır Serdarlığı”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Sayı 2, Temmuz 2014, s. 1-25).
İşin ilginç tarafı, kır serdarı olarak işe en çok yarayan insanların ekseriyâ devletin bir süre önce yakalamaya çalıştığı kişiler olmasıydı. Dağları, geçitleri, köyleri, eşkıyanın saklanabileceği yerleri, kimden yardım alacağını ve nasıl hareket edeceğini onlar biliyordu. Devlet eski eşkıyanın geçmişini ortadan kaldıramıyordu ama o geçmişin ürettiği bilgiyi kendi hesabına çevirebiliyordu. Çakırcalı Ahmet Efe, üçüncü affının ardından 1881’de kır serdarı yapılarak Bozdağ-Gölcük yaylalarının güvenliğini sağlamakla görevlendirildi. Birkaç yıl önce devletin peşinde olduğu eşkıya artık devlet adına asayiş sağlıyordu.
Daha çarpıcı örnek Çakırcalı Mehmet Efe. Devlet Çakırcalı’yı etkisiz hâle getirmekte zorlanırken 1902’de onun düşmanı olan bazı çeteleri affedip kır serdarı yaparak Çakırcalı’nın üzerine göndermeye çalıştı. Yalnız iki yıl sonra tablo tersine döndü; bu defa Çakırcalı’nın kendisi affedildi ve kır serdarı yapıldı. Aynı yıl başka çetelerin takibine çıktı; fakat resmî görevli ve maaşlı olmasına rağmen başına buyruk davranmaya ve kişisel düşmanlıklarını görevine........
