menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cüretkar Bir Yazı: Yeni Dünya Düzeninde Özgürlüğümüzü Korumak

15 0
25.08.2026

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait…

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

The Economist dergisinin, Nobel Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü tezinin açıklama gücünü ve yapay zekaya yönelik “karamsar” yaklaşımını sorgulayarak onun medya ve siyasetteki etkisinin abartıldığını iddia ettiği imzasız ve sert yazısıyla başlayan tartışma dallanıp budaklanarak sürüyor. Acemoğlu bu eleştiriye; derginin yaklaşımını serbest piyasa statükosunu koruma telaşıyla hareket eden “garip bir şekilde saldırgan” bir üslup olarak nitelendirip, liberalizmin krizleri aşmak için işçi sınıfının refahını önceliklendirmesi gerektiğini savunarak yanıt verdi. Böylece polemik, sermaye odaklı geleneksel piyasa kuramcıları ile liberal demokrasinin geleceğini işçi sınıfı lehine yeniden kurgulamak isteyen “kapsayıcı kurumsal iktisat” yaklaşımı arasında bir ideolojik hesaplaşmaya dönüştü. Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizminden hareketle geleceğin krizlerine çözüm formülü üretme çabasıyla renklenen bu tartışma, gündemdeki ağırlığını koruyor. Ancak bir başka açıdan, önerilen bu formülü 19. yüzyılın ikinci yarısında yükselen devrimci işçi sınıfı hareketini sönümlendirerek uysallaştıran reformist uzlaşıya benzetmek de mümkün. Dolayısıyla The Economist-Acemoğlu polemiğinin –çevresinde oluşan geniş eklentiler de dahil– insanlığın karşı karşıya olduğu üç büyük krize (çevre, teknoloji, jeopolitik) kökten bir çözüm üretebilmesi zor. Bu, olsa olsa paradigma içi bir tartışma ve uzlaşı arayışı olarak görülebilir. Oysa baskısını giderek daha fazla hissettiren insani kriz, paradigma içi dolanmaları değil, çok daha cüretkar olmayı gerektiriyor.

İnsanın düşünme biçimi ile ilgili önemli bir özellik, hem bir üstünlük hem bir zaaf: Bugünkü durumu mutlak kabul etmek ve geçmişi bu çerçevede değerlendirmek, geleceği de bu doğrultuda öngörmek. Yukarıda Mevlana Celaleddin’den alıntıladığım dizeler bu zaafa işaret ediyor. Geçmişi bugünün değerleriyle yargılıyor, geleceğin de -bugüne kadar nasıl olduysa öyle- aynı çizgide devam etmesi gerektiğini ön kabul olarak alıyoruz. (Tümevarım ve uyarlamalı beklentiler yöntemi ikinciye örnek)

Oysa dünya hep böyle değildi. ABD’de siyahlar, beyazlarla aynı okullara gidebilme, toplu taşımada birlikte oturabilme, lokantalarda aynı yerde yemek yiyebilme hakkını kazanalı ancak 60-70 yıl oluyor. Kamu alanlarında ırk ayrımı ancak 1964’te tamamen kaldırıldı. İsviçre’de kadınlar ülke genelinde (federal düzeyde) seçme ve seçilme hakkını 7 Şubat 1971 tarihinde düzenlenen halk oylaması ile elde etti. Bu hakkın kazanılması için sadece erkek seçmenlerin oy kullandığı bir referandumdan “Evet” çıkması gerekiyordu. 1959’da yapılan ilk referandumda g’si “Hayır” oyu verdi ve ancak 1971’deki referandumda o da e,7 “Evet” oyuyla bu hak kabul edildi. İngiltere’de eşcinsellik 1967 yılına kadar hapis veya hapis cezasına alternatif olan kimyasal kastrasyon ile cezalandırılıyordu. Cecilia Payne, Cambridge Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamasına rağmen, 1920’lerde İngiltere’deki üniversiteler kadınlara fizik ve matematik gibi alanlarda lisansüstü derece/diploma vermediği ve bilimsel kariyer yollarını kapattığı için ABD’ye gitti. 1925 yılında yazdığı doktora tezinde, kuantum fiziği ilkelerini yıldız tayflarına uygulayarak Güneş ve diğer yıldızların neredeyse tamamen Hidrojen ve Helyumdan oluştuğunu kanıtladıysa da tezi göz ardı edildi. Danışmanı ve Princeton Üniversitesi Fizik bölümü başkanı Henry Norris Russell, 1929 yılında Cecilia’nın haklı olduğunu fark etti. Russell bu bulguyu kendi makalesinde yayımladı. Her ne kadar makalesinde Payne’in 1925’teki çalışmasına kısa bir atıfta bulunarak onun hakkını teslim etse de bilim dünyası bu büyük devrimi yıllarca “Russell’ın keşfi” olarak andı. Payne, Harvard Üniversitesi Gözlemevi’nde aktif olarak dersler veriyor ve araştırmalara öncülük ediyordu. Ancak o dönem bir kadının üniversitede resmi bir öğretim pozisyonuna veya kadroya sahip olması akıl alabilecek bir şey olmadığı için, Payne’in verdiği dersler üniversitenin resmi ders kataloğunda onun adı yazılmadan yer alıyor, Payne’e ödenen oldukça düşük maaş da bölümün “ekipman/malzeme masrafları” bütçesinde gösteriliyordu.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz…

Anlatmaya çalıştığım, bugün bize mutlak görünen birçok şey bundan yüz yıl öncesinde birçok radikal zihin için bile anlamsız, saçma ve imkansızdı. 1980-2015 arası kesin doğru olarak görülen, standart ya da norm kabul edilen hususların bir kısmının bugün geçerliliğini yitirdiği yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda; biz beğenelim, beğenmeyelim. “X Kuşağı” adı verilen bizim kuşak, 1980’lerde yüksek öğrenimini tamamladı, 1990’larda profesyonel kariyerine başladı, Milenyum’un başlarında yöneticiliğe yükseldi ve bugün hem şirketlerdeki hem kamudaki üst düzey yöneticilerin büyük kısmı bu kuşaktan. X kuşağının zihni küreselleşme ile şekillendi. Eğitimimizi ve deneyimimizi küresel dünya düzeninde kazandık: Kurala dayalı, özgürlükçülüğün, piyasalaşmanın ve bireyselleşmenin egemen olduğu, dünya genelinde kabul edilmiş normları esas alan, işleyişini diplomasinin, uluslararası kuruluşların ve küresel entegrasyonun belirlediği bir düzen… Bugün bu dünya yok, başka bir gerçeklik var. Düne kadar temel doğru kabul ettiğimiz, evrensel norm olduğuna inandığımız “katı olan ne varsa buharlaşıyor”.

Konu sosyal bilimler olunca iş daha da çetrefilli hale geliyor. Öncelikle X sosyal medya platformundaki @ibrahimmturhan2 hesabımda daha önce de tartıştığım gibi kişisel olarak bu alanın “bilim” olarak tanımlanmasını sorunlu görüyorum (aşağıda o paylaşımlarımın bağlantılarınıı bulabilirsiniz). Epistemolojik tartışmayı bir tarafa bırakacak olursak bile sosyal bilimler inşası ve kurgusu açısından ciddi önyargı sorunlarıyla muallel. Açıktır ki sosyal bilimlerin disipliner yapısı tarafsız veya evrensel değil, Batı merkezli tarihsel koşulların ve önyargıların bir ürünü. Gulbenkian Komisyonu tarafından 1996’da yayımlanan “Sosyal Bilimleri Açın: Sosyal Bilimlerin Yeniden Yapılanması Üzerine Rapor”da bu mesele ayrıntılı biçimde ele alınır. Sosyal bilimler, 19. yüzyılda esas olarak beş ana ülkede (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve ABD) doğmuştur. Bu ülkelerin kendi tarihsel, toplumsal ve ekonomik tecrübeleri “evrensel insanlık durumu” gibi sunulmuş; Batı dışı toplumlar ise ya “doğallık/ilkel” kategorisine atılarak antropolojiye ya da “tarihsiz/doğu” olarak görülerek Doğu Araştırmalarına (Oryantalizm) havale edilmiştir. Disiplinlerin kurgusunda, Avrupa’nın sanayileşme ve ulus-devletleşme süreci “gelişmenin ve ilerlemenin tek doğal yolu” kabul edilmiştir. Diğer tüm kültürler ve toplumlar yok sayılmış ya da “alt-insan” kategorisinde görülmüştür. Dolayısıyla sosyal bilimlerin kurgusunda Batı dışı tarihsel tecrübeler, Batı şablonuna uymayan........

© Serbestiyet