menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

*(6) Birbirinden Habersiz İki “Düşman Kardeş”: Yunanistan ve Türkiye

23 0
17.08.2026

What’s in a name? That which we call a roseBy any other name would smell as sweet…(Adın ne değeri var ki? Gül, ne dersek diyelimHep aynı derecede güzel kokardı…)— Shakespeare, Romeo ve Juliet, Perde II Sahne II

Romalı tarihçilerin, ilk Hıristiyan tarihçilerin, Ortaçağ ve nihayet 19. yüzyıl tarihçilerinin işi kolaydı bir bakıma. Çok-perspektiflilik (multi-perspectivity) diye bir meseleleri yoktu. Tek özneli bir anlatım hâkimdi. Merkezinde, açık veya örtük, çok güçlü bir “biz” yer alıyordu. Genel olarak mağluplar, çağına göre kâh köleler kâh köylüler, pagan veya putperest denilenler[1], imparatorlukların tâbi halkları, vahşiler, barbarlar, heterodoks veya heretik (sayılan) mezhepler[2], bu “biz”in tarihine ancak hedef, düşman, nesne veya “öteki” olarak giriyor; kimse onların sesini duymuyor, ne yaşadıklarını sormuyordu. 

1848 sonrasında milliyetçilik bu egosantrizmi (benmerkezciliği) doruğuna çıkardı. Bismarckçı, Prusya odaklı Alman milliyetçiliği, devleti kendi başına bir bilince ve niyete sahip metafizik bir varlık olarak mistisizme boğdu.[3] Hegel’in, kendini açımlayarak tarihi yaratan “Mutlak Ruh”u devlet oldu. Bu raison d’état (hikmet-i devlet) yaklaşımı içinde, tarihi yapan biricik özne olarak ulus-devletin her yaptığı, doğru ve olması gereken sayıldı. Yukarıdan aşağı modernleşmenin hemen her alanında “Prusya yolu”nu izleyen Türkiye[4], tarihçiliğinde de, devletin ve ordunun milleti yaratan Tanrı rolü oynadığı fikrini çok kolay benimsedi.[5] Atatürk’ün 1931’de Türk Tarih Kurumu (TTK) kurulurken söylediği “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözü, giriş salonuna yazıldığı TTK’nın yönetici ilkesi kabul edildi. 

“İstanbul’un fethi” mi,“Konstantinopolis’in düşüşü” mü

Yanlıştı tabii; çünkü bir, sayısız vektörün kesişmesiyle oluşan tarihin (bu kadar “Büyük Adamlar teorisi”nden kalma bir anlayışla) tek “yapan”ından söz edilemez; ve iki, tarihin “yazanı” olarak da tarihçinin “yapan”a (veya “yapanlar”a), yani ister tekil ister çoğul, kuruculara, yönetenlere, rejime ve elitine sadık kalması istenemez, beklenemez. 19. yüzyıldan bu yana köprülerin altından çok sular aktı; dünya tarihçiliğinde muazzam değişimler yaşandı. Çağdaş tarihçi, her şeyden önce, “yapana sadakat” ve benzeri bütün dış belirlenimlere karşı bilimsel özgürlüğü ve özerkliğini koruyabildiği ölçüde tarihçi olur. Gene çağdaş tarihçi, tek özneci “biz”den vazgeçip, tarihi irili ufaklı sayısız aktörün kâh çelişen, kâh buluşan ve örtüşen çabalarıyla vücut bulan bir süreç olarak kavrayabildiği ve anlatabildiği ölçüde tarihçi olur. Bu da, Charles Maier’in ifadesiyle, “Tarihçinin, bütün rakip bakış açılarının ön varsayımlarını titiz bir analizden geçirebilmesini, hattâ pek sesi çıkmayan veya hiç temsil edilmeyen tarafların dahi nelerin peşinde koştuğunu [kaybedecek veya kazanacak neleri olduğunu] görebilmesini gerektirir.”[6]

Suskun tarafları konuşturabilmek, tarihin (ezik) failleri için de, historiyografinin (pek hoşlanılmayan, ya da biraz günahı alınmışa benzeyen) failleri için de geçerli.[7] Peki, bu çok-özneli anlayış, eski kesinliklerden uzaklaştığı ölçüde, gerçeğin post-modernist rastgeleleştirilmesine açılabilir; yorumların çoğulluğu hakikatın çoğulluğuna dönüşebilir; “herkesin hakikati kendine” gibi bir sübjektivizme veya bilinemezciliğe açılabilir mi? Olmayabilir. Bir örnek vereyim. 1453’te bir şey oldu, bir olay yaşandı; kesin biliyoruz bunu. Her ne kadar, tarihte varlığı kimilerince toptan inkâr edilen bazı olaylar varsa da (Yahudi soykırımı ve toplama kampları gibi), 1453 onlardan değil. Fakat tam ne oldu, nasıl tarif edeceğiz, ne diyeceğiz adına? Türkiye’de, Türkçede ve Osmanlı tarihçiliğinde İstanbul’un fethi diye anılıyor; 1953’teki 500. yıldönümünden beri de her 29 Mayıs’ta törenlerle kutlanıyor. Ne “İstanbul” sözcüğünün, ne “fetih” kavramının alternatifi olabileceği aklımıza dahi gelmiyor. Peki, Ege’nin öte kıyısında ne diyorlar, düşünüyor muyuz hiç? Biliyor muyuz, en azından? Sadece Yunanistan değil, dünya çapında Bizans tarihçiliği için de bunun cevabı, Konstantinopolis’in düşüşü. İkisini yanyana koyalım; ne görüyoruz? Biri galip, muzaffer ve gururlu, diğeri mağlup, kahırlı ve kederli iki kavram. Tam bir “bizimkiler” veya “bizim takım” sorunu. İki milliyetçilik, iki ulus-devlet ve iki millî tarih anlatısı, uzak geçmişin iki imparatorluğu üzerinden, hayalî vekâlet savaşlarını sürdürüyor. Türk milliyetçiliği kendini Osmanlıların “köhne Bizans”a karşı zaferiyle özdeşleştiriyor; Yunan milliyetçiliği “barbarların” gelip büyük bir uygarlığı yıkmasının yasını tutuyor. Yunanlı olmayan Bizans tarihçileri de aynı hüznü yaşıyor ve yazıyor.[8] Dünya çapında bakarsak, Bizans ve Bizans tarihçiliği ile Osmanlılar ve Osmanlı tarihçiliği arasındaki bu ayırım, Batı-Doğu karşıtlığının çağrışımlarını da yükleniyor. 20. yüzyıl başlarında dünya tarihçiliğinde Bizans “taraftarlığı”nın Osmanlı “taraftarlığı”na ağır basmasını, dengesizliğin bugün de yer yer sürüyor olmasını beraberinde getiriyor.[9]

Henüz yazılmamış bir dünya tarihinden,1919-1922 hakkında hayalî bir sayfa

Bu, bir eleştirel historiyografi egzersizi. Bir yönüyle, gerçek tarihî olayın tekilliğini ortadan kaldırmıyor. Sonuçta, makro planda birkaç değil bir 1453 var. Dünya tarihinde büyük bir sarsıntı. Bir kent kuşatılıyor, savunuluyor, zaptediliyor. Bir imparatorluk sona eriyor; bir diğer imparatorluk Rumeli ve Anadolu kanatlarını birleştirip, kendine jeostratejik açıdan çok önemli bir başkent ediniyor. Akdeniz’de yeni bir iktidar konfigürasyonu, yeni iktisadî ve kültürel etkileşim örüntüleri meydana geliyor. Kimine göre, Ortaçağdan Yeniçağa geçişi işaretliyor (en azından, 1492 ve 1517 ile birlikte anılıyor). Diğer yönüyle, bu cihanşümul 1453’ün içinde, her iki taraftan sayısız failin kendi irili ufaklı 1453’leri var. “Fetih” ve “düşüş” iki uç. Aradaki yelpazede, sonsuz çeşitlilikte insanlık halleri uaznıyor. Günümüzde tarihçilik böyle farkındalıklarla zenginleşiyor.

Benzer durumlar, 1919-1922 için de geçerli. Olay tek aslında. Makro-planda, Anadolu toprağında cereyan eden üç küsur yıllık bir savaş. Bir bakıma, Birinci Dünya Savaşı’nın uzantısı, artçı depremi. Olabildiğince nötr biçimde betimlemeye çalışayım. Tutun ki bir Yunan “millî tarih” ders kitabı veya bir Türk “millî tarih” ders kitabı değil, daha meta yaklaşımlı bir dünya tarihi yazıyoruz. Onun içinde, olsa olsa bir sayfa. Ne diyeceğiz? Hamaseti, belâgati çıkartın. Yunan ve Türk milliyetçilikleri, simgeler ve zihinsel dolayımlarla değil, bu sefer doğrudan karşı karşıya geliyor. Biri, doksan yıl önce Osmanlıdan bağımsızlığını kazanıp kendi ulus-devletini kurmuş. Küçük bir Yunanistan doğmuş. Millî özlemleri orada durmuyor; bir Büyük Yunanistan arıyor. Kâh etno-lingüistik, kâh tarihî (daha doğrusu sözde-tarihî, pseudo-historical) gerekçelerle, Anadolu’nun batı ve kuzeydoğu kesimleri üzerinde de hak iddia ediyor. Bunun için, Osmanlının 1918 yenilgisi ve çöküşünü fırsat bilip genişlemek istiyor. İzmir’e bir ordu çıkarıp Ege bölgesini işgal ediyor. Ankara’ya yürüyüp direnişi kırmaya çalışıyor.

Diğeri, tam da 1918’deki çöküşün altında kalmama derdinde. Anadolu üzerinde iki ayrı hak iddiası çarpışıyor. Savunmadaki Türk tarafı, artık gerek Yunan ordusuna, gerek diğer nüfus grupları ve taleplerine karşı (içerde ve dışarda) daha fazla toprak kaybetmeyip, imparatorluğun enkazından yeni bir ulus-devletin teritoryalitesini çıkarmak amacında. Sosyolojik açıdan bakarsak; önderlik, Tanzimat reformlarıyla, devlet eliyle, eğitim yoluyla vücut bulan yeni bir askerî-bürokratik sınıftan; kitle tabanı, Anadolu’nun Müslüman Türk halkından geliyor. Siyasî açıdan bakarsak; radikal-modernist Türk milliyetçilerini, ılımlıları ve muhafazakârları birleştiren bir koalisyon, geniş bir birleşik cephe kuruluyor. Uluslararası konjonktür de giderek lehlerine gelişiyor. Kazanıyorlar. Yabancı işgalini püskürtme başarısının sağladığı büyük güç ve prestij temelinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyorlar.

Yunanistan’da ve Yunan tarihçiliğinde 1919-1922

Uzatılabilir, çok daha ayrıntılandırılabilir kuşkusuz. Ama Türkiye ve Yunanistan dışındaki okurlar, öğrenciler, tarih öğretmenleri ve genel kamuoyu için, aşağı yukarı bu sâkin ve minimalist ölçülerde anlatılabilir bir olay söz konusu. Tabii, 1453 örneğinde de gördüğümüz gibi, kendi içinde sayısız 1919-1922’yi barındırıyor. Politikacının işi, eylemde ve söylemde bloklar kurmak. Tarihçinin işi, bu blokları delip, parçalayıp içlerine bakmak. Nâzım’ın Kuvâyı Milliye’sini alalım, Yunan tarafından benzerlerini, karşılıklarını katalım, her iki toplumun bütün diğer roman ve hikâyeleriyle birleştirelim, hepsini ona, yirmiye, elliye katlayalım; belki ancak böyle bir fikir edinebiliriz, o yılların girift ve karanlık zenginliği hakkında. Ama bu didikleme, bireyselleştirme, kabukları kırıp içlerindeki insanî çekirdeğe ulaşma çabası hiç kolay değil, çünkü hepsinin üzerine gene dönüp dolaşıp iki zıt milliyetçi söylem biniyor. Her iki resmî ideoloji örtüyor, dibe itiyor kişisel hayat ve anıları. Fakat ilginçtir; Türkler de, Yunanlılar da sırf kendi büyük anlatıları içinde yaşarken, yekdiğerinden habersiz kalıyor. Millî tarihin işlevi bu zaten. Herkül Millas, çeşitli kitaplarında çok basit bir gerçeği ısrarla gözümüze soktu: Yunanistan ve  Türkiye, ikisi de tâyin edici millî devrimini, ulus-devlet olma savaşını birbirine karşı vermiş tek komşu ülkeler çifti, yeryüzünde.[10] Önce 1821’de Yunan bağımsızlık mücadelesi patlak veriyor, Osmanlı egemenliğine karşı. Neredeyse yüz yıl sonra, 1919’da bu sefer Türk direnişi patlak veriyor, Yunan işgaline karşı. İki ülke bu yüzden “düşman kardeş”; tarihleri, kültürleri bu kadar içiçe. Ama aynı zamanda bu kadar habersiz birbirinden.

Yıllar önce, dâvet üzerine İstanbul’da küçük bir özel okulda ders veriyordum. Lise III gruplarını tatillerde götürdüğüm Yunanistan gezilerinde, Atina liselerinden akranlarıyla bir araya getirme fırsatım da oldu. Ortaya çıktı ki hiçbiri bilmiyor, “öteki”nin 1919-1922’yi nasıl hatırladığını (ulusal bellekte, nasıl hatırlaması gerektiğinin öğretilmiş olduğunu). 

İşin Yunanistan tarafı, özellikle karmaşık. 1453 konusunda olduğu gibi burada da, derin bir asimetri söz konusu. Yunan milliyetçiliği yenilmiş ve yenilgi yüzünden büyük bir siyasî deprem de yaşamış. Yunan ordusu ve donanması hükümete karşı ayaklanmış. İzmir’in 9 Eylül 1922’de işgalden kurtulmasından iki hafta sonra, 24 Ağustos’ta Albay Plastiras ve Albay Gonatas’ın başını çektiği bir Devrimci Komite kurulmuş. Kral I. Konstantin tahttan indirilmiş ve bütün ailesiyle birlikte sürgüne gönderilmiş. Bozgundan........

© Serbestiyet