menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yağmur duasıyla dalga geçmek: Aslında neye gülüyoruz?

7 0
latest

24 Nisan günü TÜBİTAK destekli olduğu iddia edilen bir proje görseli sosyal medyada viral oldu. Milyonlarca görüntüleme alan görseldeki söz konusu projenin adı şöyleydi: “İslam Tarihinde Katılımlı Dua Örneği Olarak Yağmur Dualarının Eko-Teolojik Analizi (VII.-XI. yy)”. Birkaç arkadaşım alayla WhatsApp’tan bana proje ile dalga geçen paylaşımları paylaşıp alay etmelier ile projeden haberim oldu. Açıp projeye baktığımda ise, başlık bana tuhaf görünmediği gibi, bunu paylaşanların akademisyen olması bana trajikomik geldi. Peki bu gerçekten meşru bir araştırma konusu mu? Neden böyle bir araştırma fonlanıyor?  Ve bu hızlı alay aslında toplumumuzun bilim ve bilgiye bakışı ile ilgili ne söylüyor? Gelin beraber bu sorulara kafa yoralım. 

Proje gerçekten TÜBİTAK 2515-COST kapsamında desteklenmiş görünüyor. Bursa Uludağ Üniversitesi duyurusunda yürütücünün Doç. Dr. Öznur Özdemir olduğu ve ekibin tarih/ilahiyat ağırlıklı araştırmacılardan oluştuğu yazıyor. Proje, Avrupa’daki CA23143 PRAYTICIPATE – “Participation through Prayer in the Late Medieval and Early Modern World” COST aksiyonuyla ilişkili. COST sayfasında bu aksiyonun dua pratiklerini tarihsel, toplumsal ve dini çalışmalar bağlamında inceleyen uluslararası bir araştırma ağı olduğu belirtiliyor. Ağ ile ilgili şu linkten bilgi alabilirsiniz: https://prayticipate.eu. Söz konusu Avrupa merkezli çalışmaya bu proje yanında 38 ülkeden 291 araştırma grubu katılmaktadır. 

Peki, bazı kullanıcıların iddia ettiği gibi, proje araştırmacıları Müslüman olduğu için ya da tanıdıkları yüzünden mi kabul gördü? Ne yazık ki bu ithamı yapanlar uluslararası projelerle ilgili bilgisi olmayan arkadaşlar. Bahsedilen proje çağrıları uluslararası işbirliklerine dayanıyor. Bu tarz çağrıları “yerel tanıdıklar” ile kazanamazsınız. Yani proje uluslararası bilimsel bir çalışma. 

Peki böyle bir projeye 3 milyon TL vermek çok değil mi? Aslında projeye ne kadar para verildiğini bilmiyoruz. Zira 3 milyon fondan alabileceğiniz maksimum desteği ifade ediyor, bu proje muhtemelen bunun altında bir rakam aldı. Ancak bir an için 3 milyon TL alındığını varsayalım. Bu büyük bir rakam mı? Değil (benim ve sizin için büyük tabii, proje için büyük değil!). Genelde bu tarz projelerde bütçeler onda çalışan doktora öğrencilerini fonlamak için kullanılır. Bu projeler genelde 3 yıl sürer. Doktora öğrencilerine verilen TÜBİTAK bursu çerçevesinde destek ödemesi yapılıyor. Bu rakam bir doktora öğrencisi için şu anda aylık 32.500 TL. 36 ayda bu 1.170.000 TL yapar. İki tane doktora öğrencisi istihdam etseniz, ki çok lüks bir şey değil bu, bütçe 2.340.000 TL oluyor. Yani çok anormal bir bütçe yok karşımızda.

Peki, proje makul akademik bir çalışma mı? Önce projenin ne yapmadığından söz edelim, zira çoğu insan projeyi doğru dürüst anlamadı bile. Proje “yağmur duası yağmur yağdırır mı?” diye deneysel meteoroloji yapmıyor. Benim okuduğumdan anladığım kadarıyla erken/klasik İslam tarihinde yağmur duasını; kuraklık, toplum, dini pratik, doğa algısı ve çevre bilinci bağlamında analiz ediyor. Bu, dinler tarihi, İslam tarihi, çevre tarihi, ritüel çalışmaları ve eko-teoloji açısından gayet meşru bir akademik konu. İstiska/yağmur duası zaten İslam geleneğinde tarihsel ve fıkhi karşılığı olan bir pratik. Dahası, bugün din-çevre ilişkisi, ritüellerin toplumsal işlevi, kuraklıkla baş etme biçimleri, su krizleri, iklim hafızası, kolektif dua ve afet karşısında toplumun örgütlenmesi gibi başlıklar akademide gayet çalışılıyor. Hatta “religion, nature and culture” (“din, doğa ve kültür”) ilişkisine ayrılmış hakemli dergiler ve akademik topluluklar var. Mesela Journal for the Study of Religion, Nature and Culture din, çevre ve kültür ilişkilerini sosyal bilimler ve beşerî bilimler içinde ele alan bir akademik alan dergisi olarak faaliyet gösteriyor.

İşte bu yüzdendir ki ben başlığı gördüğümde hiç gülmedim. Tam tersi ilginç bir sonuç çıkarsa, okuma isteği bile oluştu. Ben büyüye inanmam. Ama evimde farklı kültürlerin büyü pratikleri, büyünün tarihi, büyünün psikolojik ve antropolojik boyutu ile ilgili çok sayıda kitap var. Büyük üniversite yayınevlerinden çıkan akademik kitaplar bunlar. Severek okuduğum ve ilginç bulduğum bir konu. Osmanlıdaki boyutu mesela bence iyi çalışılmış değil, böyle projeler olsa da okusam. Bu gayet meşru bir akademik çalışma alanı. 

Şimdi dönelim diğer konumuza. Neden yüz binlerce insan bu genç tarihçi akademisyeni linç etti? 

Aslında neye gülüyoruz? 

Bu alay, projeden çok modern toplumun hangi bilgiyi ciddi bilgi saydığına dair bir semptomdur. Başlıkta “dua” ve “yağmur” yan yana gelince insanlar hemen “bilim yağmur duasını mı araştırıyor?” diye düşünüyor. Oysa beşeri bilimler çoğu zaman bir inancın doğru olup olmadığını değil, o inancın tarih içinde ne yaptığını inceler. O inanç toplumu nasıl örgütledi, kriz anlarında insanlara nasıl anlam verdi, doğa ile ilişkiyi nasıl şekillendirdi? Beşeri bilimler tanımı gereği bununla ilgilenir. 

Bir beşeri bilimci olarak bu alay dalgasına gülerek değil, hüzünlenerek yaklaşmamın en temel sebebi bu. Modern zihin, bilgiyi çoğu zaman yalnızca ölçülebilir, teknik, faydacı bilgiye indirgeme eğilimindedir. Yağmur duası gibi ritüeller ise anlam, aidiyet, toplumsal dayanışma, insan-doğa ilişkisi ve kutsal algısı gibi daha nitel alanlara aittir. Bu yüzden alay, aslında ritüel, dini pratik ve sembolik hayat karşısındaki modern körlüğü gösterir. Oysa insanın ayırıcı unsuru sembolik düşünen bir varlık olmasıdır. Bu sembolik düşünce ile olan bağımızın zayıflaması modern anlam krizinin önemli bir gerekçesidir. 

Çok sayıda x kullanıcısı ve akademisyen dostum bu proje ne işe yarayacak diye sordu bana? Faydalı çıktısı olabilir mi böyle bir projenin. Bu fenomen başlı başına ilginç. Habermas’ın kavramlarıyla söylersek burada “yaşam dünyası”na ait bir pratik, “sistem”in diliyle yargılanmaktadır. Dua, ritüel, dayanışma, toplumsal hafıza ve anlam dünyası, verimlilik, ölçülebilirlik ve teknik fayda kriterleriyle tartıya çıkarılmaktadır. Oysa Habermas’ın dikkat çektiği gibi bu çok tehlikeli bir hamledir. Modern sistem aklı, insanın anlam ürettiği yaşam dünyasını kolonize ettiğinde, bazı pratikleri anlamaya çalışmak yerine onları işlevsizlikle suçlar. “Yağmur duasının tarihini çalışmak ne işe yarar?” sorusu, bu yüzden masum bir soru değildir. Çoğu zaman “ölçülemeyen şey değersizdir” ön kabulünü taşır. Bu ise tüm beşeri bilimlere ve insanın anlam dünyasına bir saldırıdır. İnsanı sığlaştırır. 

Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı da bu alayı anlamak için oldukça açıklayıcıdır. Çünkü alay, yalnızca bir gülme biçimi değildir. Onun tabiriyle aynı zamanda bir hiyerarşi kurma biçimidir. Bir konuyla dalga geçtiğimizde, aslında bu konu ve disiplinlerin ciddiye alınmaya değer olmadığını söylersiniz. Böylece dini pratikler, geleneksel hafıza, halkın kriz zamanlarında geliştirdiği anlam biçimleri ve beşeri bilimlerin araştırma alanları, daha en baştan aşağı bir konuma itilmiş olur. Burada işleyen şey yalnızca eleştiri değil, kültürel olarak neyin saygın bilgi, neyin “komik” bilgi sayılacağına karar veren görünmez bir iktidardır. Bir şiddet biçimidir. 

Bu arada, yağmur duasının alay konusu olması da başlı başına ilginçtir aslında. Heidegger’in modern teknik düşünceye yönelik eleştirisi burada ilginç bir perspektif sunar. Ona göre modern insan, varlığı çoğu zaman yalnızca hesaplanabilir, denetlenebilir ve kullanıma hazır bir kaynak olarak görmeye başlar. Bu bakışta doğa artık ilişki kurulacak, hayret edilecek, anlam yüklenecek bir varlık alanı değildir. Doğa yönetilecek bir mekanizma hâline gelir. Yağmur duası gibi ritüellerin modern zihne tuhaf gelmesi biraz da bundandır. Çünkü bu ritüeller yağmuru yalnızca meteorolojik bir olay olarak değil, insanın acziyetini, ümidi, toplumsal dayanışmayı ve doğayla kurduğu manevi ilişkiyi görünür kılan bir olay olarak ele alır. Modern teknik akıl ise bu anlam katmanlarını çoğu zaman “işlevsiz” ya da “bilim dışı” diye hızla dışarıda bırakır. (Tekrar girmeyeceğim ama siz bir önceki yazımda ele aldığım Alasdair MacIntyre’ın yönetimcilik ve bürokrasi kültürü eleştirisinin bu olaya nasıl uygulanabileceği üstünde düşünebilirsiniz).

Aslında Kurandaki doğa fenomenlerine atıf yapan ayetlere baktığında arkasında hayret, mistik çağrı ve anlam arayışını göremeyen modern zihin ondan bilimsel bilgi arama yoluna girmiştir (Ben de uzun yollar o yolda yürüdüm ne yazık ki!).

Neden bazı konulara daha çok gülüyoruz? 

Kanaatimce bu olaydaki tek ilginç boyut beşeri bilimleri marjinalleştirmemiz değil. Bir de “yağmur duası” kavramını daha gülünç bulmamız? Kemal Sunal filminde aşağılanması bir boyutu olabilir bunun (bu da sanatın nasıl zihinleri şekillendirdiği üzerine düşünmek için güzel bir fırsat sunuyor ama yerim kısıtlı olduğu için girmeyeceğim). Ama tek boyutu değil. 

Bazı konuların daha baştan gülünç kabul edilmesi, çoğu zaman konunun kendisinden değil, ona hangi kültürel gözle bakıldığından kaynaklanır. Aynı ritüel Avrupa tarihine ait olduğunda kültürel tarih, din antropolojisi veya Orta Çağ çalışmaları başlığı altında meşru görülürken, İslam tarihine ait olduğunda kolayca gericilik, hurafe veya bilim dışılık etiketiyle etiketlenebiliyor. Bir mühendis akademisyen arkadaşıma Batı’da büyü ve cadılık çalışılıyor dediğimde, büyü ile yağmur duası bir mi diye karşı çıktı! 

Bu fark, bilimin nötr işleyişinden çok, modern kamusal alandaki kültürel prestij dağılımı hakkında bilgi veriyor ne yazık ki. Burada aslında bu konu bilimsel mi ya da akademik olarak meşru mu diye tartışmıyoruz. Daha ziyade kısmen tartıştığımız şey aslında hangi kültürlerin sembollerinin bilimsel incelemeye değer görüldüğüdür. 

Edward Said’in oryantalizm eleştirisi burada kısmen bize yardımcı olabilir. Said’e göre Doğu, özellikle de İslam dünyası, modern Batı tahayyülünde çoğu zaman akıl dışı, mistik, geri kalmış ve egzotik bir alan olarak kurulmuştur. Bu bakışın yerleştiği zihinlerde İslam tarihine ait bir dua pratiği daha baştan incelenmeye değer tarihsel bir fenomen olarak değil, yobaz bir ilkel kalıntı olarak görülür. Oysa aynı türden bir ritüel Avrupa bağlamında incelendiğinde, araştırmacı çoğu zaman geçmiş toplumların anlam dünyasını anlamaya çalışan biri olarak kabul edilir. Said’in perspektifinden bakarsak, burada alay edilen şey yalnızca bir proje başlığı değildir. İslami sembollerin modern bilgi hiyerarşisindeki düşük konumudur ne yazık ki.  

Miranda Fricker’ın epistemik adaletsizlik kavramı da bu çifte standardı anlamak için güçlü bir kavramsal araçtır. Fricker, bazı kişi ve toplulukların bilgi üretme kapasitesinin önyargılar sebebiyle daha baştan düşük değerlendirildiğini söyler. Bu örnekte de benzer bir şey oluyor. İslam tarihi, dini ritüeller veya geleneksel pratikler söz konusu olduğunda, araştırma daha başlamadan “ciddi bilgi” alanının dışına itilir. Böylece konuya, kaynağa ve araştırmacıya yöneltilen güven peşinen azaltılır. Bu da bilimsel eleştiri değil, epistemik bir haksızlıktır. Bazı bilgi alanlarının konuşma hakkı daha baştan zayıflatılır. Ben buna epistemik zulum demeyi tercih ediyorum. Din-bilim ilişkisi çalışan bir akademisyen olarak sık sık bu zulme muhatap oldum. Dünyanın en eski akademik yayın evi Cambridge University Press’ten çıkan çalışmam bile geçmişte sosyal medyada linç edildi. 

Sonuç olarak belki de bu olayda asıl mesele yağmur duası değildir. Asıl mesele, modern zihnin neyi bilgi, neyi hurafe, neyi araştırma, neyi alay konusu sayacağına fazla hızlı karar vermesidir. Oysa akademinin görevi, bize ilk bakışta tuhaf gelen insani pratiklere gülmek değil, onları anlamaya çalışmaktır. Çünkü insanı anlamak istiyorsak, yalnızca ölçtüklerine değil, korkularına, umutlarına, dualarına ve anlam arayışına da kulak vermek zorundayız. Önceki yazımda vurguladığım gibi insan teknik bir varlık değil, sadece teknik ve rakamlarla anlaşılamaz. 


© Serbestiyet