Türkiye’de devlet ve toplum (2): Muktedir bürokrasi modeli
Liberal, Kemalist, muhafazakâr, aşırı milliyetçi, sosyalist yazarlar ile resmî akademisyenlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir Türk burjuvazisinin bulunmadığı ve 1908–1923 arasındaki burjuva devrimlerinin “burjuvasız” gerçekleştiği konusunda ortaklaştıklarını ilk bölümde belirtmiştik. Bu bölümde, yazımızın sınırları dışına taşmadan somut örnekler üzerinden açımlayıp berraklaştırmaya çalışacağız.
Burjuvasız devrim masalı
Bu geniş mutabakatın içinde birliktelik esas, ayrılıklar ikincildir. Aralarındaki tartışma İttihatçıların ve Kemalistlerin iktidara devrimle mi yoksa darbeyle mi geldikleri; önderliklerinin geleneksel bürokrasiye mi, devrimci “asker-sivil aydın zümre”ye mi dayandığı gibi alt kavram tartışmalarına indirgenebilir. Hepsinin şaşmaz ortak paydası, birbirinin devamı olan bu iki evrede henüz “burjuva” denebilecek bir sınıfın mevcut olmadığıdır. Bu söylediklerimizin soyut ve adressiz iddialar düzeyinde kalmaması için, tarihsel ve sosyolojik sözcülüğünü yapan solun yakından aşina olduğu bazı isimler üzerinden somutlamaya çalışacağız.
Sol liberalizmin duayenlerinden Murat Belge, 1908’i bürokrasinin gerçekleştirdiği bir hükümet darbesi[1] olarak yorumlarken; Marksizan sol Kemalist Taner Timur Hoca aynı olayı Alman komplosuyla gerçekleşmiş bir darbe olarak ikiye katlar.[2] Hiçbirinde Türk ticaret sermayesinin ve kapitalistleşme yolundaki öteki taşra zenginlerinin adı özne olarak geçmez. Her iki kanatta da kayıp burjuvazinin yerini Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye kökenli mektepliler alır. İki sandalyede birden oturan Baskın Oran, yüz elli yıllık Türkiye modernleşmesinin değişmez öznesinin “küçük burjuva aydınları”[3] olduğunu ileri sürerken; Mete Tunçay, Cumhuriyetin devşirme kökenli aydınlara dayanarak kendi eliyle bir burjuva sınıfı yaratmaya giriştiğini iddia eder.
Monarşiyi bütünüyle tasfiye etmese ve kapsamlı bir toplumsal dönüşüm programı üretmese de, 1908’i “darbe” kategorisine sıkıştırmak tarihsel gerçekliği ıskalamaktır. Çünkü bu müdahale, mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişi sağlayarak tarihsel bakımdan burjuva devletin ilk biçimini gerçekleştirmiş, dolayısıyla sınırlı da olsa küçümsenemeyecek ilerici bir rol oynamıştır. Bu çerçevede eksik, parçalı ve zayıf burjuva devriminin yaşandığını görmezden gelmek; 1908’in yarattığı devrimci momentte belirginleşen karmaşık sınıf mücadelelerini “komplo” ya da “darbe” söylemiyle silip atmak anlamına gelir. Nitekim bu yaklaşımı benimseyen yazarlar, Batı’daki örneklerden hareketle güçlü sınıf hareketlerinin Osmanlı bağlamında bulunmadığı gibi temelsiz bir gerekçeye sığınırlar.
Bu tespitlerin kaynağının, yalnızca sonraki tarihçilerin yorumları değil, bizzat İttihat ve Terakki ile Kemalist kadroların kendi dönemlerinde dile getirdikleri görüşler olması ayrıca dikkat çekicidir. Türk milliyetçiliğinin erken ideologları Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, art arda gömlek değiştiren ve nihayet Turanist Türk milliyetçiliğinde karar kılan İttihatçılara ve ardından Kemalistlere, mevcut olmayan Türk burjuvazisinin yerini asker-sivil aydınların, yani bürokrasinin alması gerektiğini öğütleyip duruyorlardı. Mustafa Kemal’in 8 Şubat 1923 Balıkesir konuşmasında söylediği “Kaç milyonerimiz var? (kapitalist dememek için “milyonerimiz” diyor – YA) Hiç. Bilakis memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız” sözleri, bu yaklaşımın en açık ifadelerinden biridir. Resmi Kemalizmin muteber kalemlerinden Falih Rıfkı Atay da, “Millicilerin özlemi, Namık Kemal günlerinden beri mevcut olmayan Türk burjuvazisini yaratmaktır” diyerek bu söylemi teyit etmekteydi.[4]
Bu yaklaşım en uç ifadesini Murat Belge’de bulur: “Türkiye’de burjuvazi aşağı yukarı her zaman kural olarak kararnamelerle doğmuş, serpilmiş, büyümüştür.” Türk burjuvazisinin tarihsel dinamiği, Weberci bürokrasi analizinden devşirilmiş tek bir sözcüğe indirgenir: Kararname. Devleti bürokrasiye, bürokrasiyi de kararnamelere indirgeyen bu şema, toplumsal sınıfların maddi oluşum süreçlerini adeta sıfırlar.
Ahmet İnsel’in muhaliflerine yönelik şu tanımı, hem kendilerini hem de o yıllarda ittifak içinde oldukları muhafazakâr‑İslamcı çevreleri isabetle tarif eder: “Devlet, toplumdan bağımsız, kendisine ait hedef ve çıkarları olan bir yüksek öznedir.”[5] Bu, devleti sınıflarüstü, kendi iç mantığıyla hareket eden bir varlık olarak kavramsallaştıran liberal ve Kemalist devlet anlayışlarını iyi tanımlamaktadır. Her iki taraf da sınıf ilişkileri, üretim tarzı ve sermaye birikimi süreçleri yerine, tarihin belirleyici gücü olarak Osmanlı bürokrasisinin iradesini ve “devlet aklı”nı öne çıkarır.
Zamanla millî ideolojinin bir parçası hâline gelen “burjuvasız devrim” anlatısı, tarihsel gerçeklik açısından bakıldığında, İsa’nın babası olmadığı efsanesi kadar uydurmadır. Oysa burjuvazinin olmadığı iddia edilen Osmanlı’da doğrudan Batı sermayesinin yanı sıra, küçük üretim haricinde iki farklı sermaye tipi mevcuttu: Komprador sermaye ile Müslüman Türk unsurlardan oluşan ticaret sermayesi ve feodal kabuklarını tam olarak kıramamış eşraf. Bu yapı, imparatorluğun geç kapitalistleşme sürecinin bileşenlerini oluşturur.
Osmanlı toplumunun özgünlüğü
Bu karmaşıklığın kaynaklarından biri çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalist emperyalist dünya sistemine entegre olurken şekillenen sınıfsal, etnik dinsel bölünmelerdir. Engels, Doğu Sorunu üzerine derlemesinde, daha 1853’te Osmanlı’da askeriyenin ve idarenin Türklerin, ticaret ve mali alanların ise Rum, Ermeni ve Yahudilerin elinde bulunduğunu belirtmişti. Siyasi egemenlik ile ekonomik egemenliğin farklı etnik ve dinsel gruplar arasında bölünmüş olması tarihsel olarak istisnai bir durumdu. Yusuf Akçura’nın işaret ettiği gibi, benzer bir durum da burjuvazisi büyük ölçüde Alman ve Musevi azınlıklardan oluşan Polonya Krallığı’nda görülmüştü. 18. yüzyıl öncesinde Müslüman olmayanlarla rekabet edebilen bir Müslüman kent eşrafı mevcutken, yarı sömürgeleşme sürecinde Batı’yla kurulan ekonomik ilişkiler gayrimüslim burjuvaziyi öne çıkarmış, Müslüman Türk ticaret sermayesinin geri planda kalmasına neden olmuştu.
Dış ve iç ticaretin genişlemesi, Avrupa sermayesinin Osmanlı topraklarında bir “ara halka” yaratmasını zorunlu kıldı. Hammaddeleri en ücra köylerden toplamak ve mamul malları iç pazara sürmek için yerli komprador unsurlara ihtiyaç vardı. Komisyonculuk, bankerlik, ithalat ihracat aracılığı ve kısmen sınai üretim gibi işlevleri üstlenen bu komprador kesimler esas olarak gayrimüslim burjuvaziden oluşuyordu. Kompradorlar, pazara yönelik tarımsal üretimi çoğu zaman geri planda kalmış Müslüman-Türk aracılardan temin ediyordu. Bu çapraz oluşum, Osmanlı burjuvazisinin zayıf kanadını oluşturan Müslüman-Türk ticaret sermayesi ile Hıristiyan ve Musevi burjuvazi arasında uzlaştırılması, Türk milliyetçiliğinin gelişmesi tarafından dinamitlenen bir karşıtlık yaratıyordu. Kaldı ki Müslüman-Türk ticaret burjuvazisi homojen bir bütün değildi; feodal kapitalist kırması toprak ağalığı, tefeci tüccar sermayesi veya eşraf, hatta çok az sanayici gibi farklı bileşenlerden oluşuyordu.
Osmanlı dünya kapitalizmine eklemlendikçe burjuva oluşumun iki kanadı arasındaki çelişki keskinleşti ve “gavur” ötekileştirmesinin yerini Türk milliyetçiliğinin “milli iktisat”, “milli burjuvazi” söylemi aldı. Sadece Batı sermayesi tarafından değil, çıkar ilişkileriyle bağlı bazı Osmanlı bürokratik burjuva çevrelerince de desteklenen komprador burjuvazi, Müslüman Türk sermayesinin ekonomik hiyerarşide üst basamaklara sıçramasının önünde engel olarak görülüyordu. Siyaseten egemen tarafta yer almalarına rağmen Sultanlık rejiminden bekledikleri desteği bulamayan Türk ticaret burjuvazisi ve eşraf, bu nedenle ideolojik temsilcileri aracılığıyla “milli devlet” talebiyle sahneye çıkacaktı. Bu kanadın ekonomik olarak güçlü gayrimüslim burjuvaziye verdiği yanıt, Türk burjuva devrimleri paketinin saklı ekini oluşturan tehcir, soykırım ve “mübadele” dahil her türlü yöntemle rakiplerini tasfiye etmek ve onların mülklerine el koymak oldu. 1908–1923 dönemini yalnızca emperyalizm ve feodalizmin esas dayanağı olan monarşik rejimi kökten tasfiye etmeyen bir yeniden düzenleme olarak değil, aynı zamanda Ermeni ve Rum burjuvazisinin iki büyük dalgada tasfiye edilerek ekonomik ve siyasi egemenlik arasındaki asimetrinin Türk kapitalizmi lehine çevrilmesi olarak okumak gerekir.
Her şeye kadir bürokrasi
Bütün bunları görmezden gelenler Max Weber’in Osmanlı üzerinden geliştirdiği patrimonyal bürokrasi kavramsallaştırmasıyla sınıf analizinin üzerinde kafa........
