menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ahmet Şık’ın Ayna’sı

29 0
31.05.2026

Platon’un mağara metaforunda karanlık mağarada yaşayan insanlar arkalarında yanan ateşin önünden geçen nesnelerin gölgelerini duvarda görürler ve bu gölgeleri gerçek sanırlar. Gerçeği görmek için mağaranın dışına çıkınca güneşi ve gerçek dünyayı görürler. Gerçeğe ulaşmak kolay değildir. İnsanın alıştığı düşüncelerden uzaklaşması rahatsızlık yaratır. Bakışın hakikate çevrilmesi zorlu bir süreçtir.  

Akira Kurosawa’nın Rashomon filminde ise hakikat dört tanığın/mağdurun gözünden farklı biçimlerde anlatılır. Hakikate bakışın kişisel konum, çıkarlar, statü tarafından belirlendiği tek bir hakikatten bahsedilemeyeceği simgesel anlatımla sergilenir. 

Ahmet Şık, Ayna/Helî adlı kitabında hakikatin bir ayna aracılığıyla anlaşılmasına yönelik bir çabaya girişiyor. Kürt sorununun Osmanlı’nın son zamanlarından bu yana gelişimini detaylı bir şekilde analiz ediyor. Bir gazeteci titizliğiyle olayları günbegün aktararak hafızamızı tazelememizi sağlıyor. Şık hepimizi aynaya bakmaya davet ediyor. Aynaya öncelikle devlet bakmalı, sonra savaşın tarafı Kürt siyasal hareketi, özellikle de PKK, son olarak da toplum bakmalı. Kronolojik bir sıralamadan bahsetmiyorum tabii ki. Aslında tüm ilgili taraflar aynaya aynı anda bakmalı. Yalnız aynanın aksettirdiği görüntü rahatsızlık verebilir doğallıkla… Bundan çekinmeden, korkmadan bakmaya devam etmek kalıcı barış ve çözüm süreci için ufuk açıcı olabilir. 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Şık’ın anlatımıyla; 1918-1922 döneminde yeni Türkiye devletinin temelleri üniter bir ulus devleti şeklinde atıldı. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile Gümrü Anlaşması imzalandı, düzenli orduya geçildi, Yunan saldırıları durduruldu, Çerkez Ethem tasfiye edildi ve Kürtlerin büyük bölümü İslam birliği temelinde ortak hareket etmeye ikna edildi.  

1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı topraklarını paylaşmak için yapılan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Kürdistan coğrafyası dört parçaya bölünmekle kalmıyor, ileride kurulması planlanan bir Kürt devletinin uluslararası desteğinin önü de kapanıyordu. 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile de İtilaf Devletlerine Osmanlı topraklarında kendi güvenliklerini tehdit eden bölgeleri işgal hakkı tanınıyordu. Petrol açısından zengin olan Musul’un İngilizler tarafından işgaliyle Osmanlı, Kürtler nezdinde etkisiz güç olarak görülmeye başlandı ve Kürtler arasında bağımsızlık ve özerklik arayışları gelişti. 

Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı günlerde 17 Aralık 1918’de Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu. “Jin” adlı yayın organıyla da Kürt milliyetçiliğinin modern anlamda dile getirilmeye başlandığı ilk platform oluştu. 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması ise Kürtlere özerklik ve referandumla bağımsızlık ihtimali tanısa da anlaşma uygulanmadı. 

Sevr’in yerini alan 1923 Lozan Anlaşması ise Kürtleri azınlık statüsüne bile dahil etmeyerek yok saydı. Şık’a göre; yeni Cumhuriyet Sevr’in siyasi risklerini azaltacak biçimde çok kimlikli bir vatandaşlıkla kapsayıcı bir ulus modeli geliştirebilseydi toplumsal birlik duygusu gelişebilecekti. Ve bu da Türkiye’nin iç barışını ve uzun vadeli bütünlüğünü sağlam temellere oturtabilirdi. Bu yapılmayıp Kürtler potansiyel tehdit olarak kodlandı ve Türkiye’nin kimlik siyasetinden dışlandı.  

CHP’nin başta olduğu 1923-1946 tek parti döneminde Kürt meselesi büyük ölçüde asayiş meselesi olarak görüldü. Ve Kürt kimliğini inkâr eden asimilasyon politikaları izlendi. Kürt meselesi resmi söylemde “Şark meselesi” veya “Doğu sorunu” olarak adlandırılıp etnik boyut dışlandı ve bu durum çeşitli raporlarda somutlandı. İsmet İnönü’nün 1935 Raporu Kürtlerin Türk olduğunu savundu. Celal Bayar’ın 1936 tarihli Şark Raporu ise Doğu Anadolu’da ekonomik ve idari reformları güvenlik odaklı çerçevede ele aldı ve sorunu asimilasyonla çözmeyi önerdi.  

1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Kürtlerin kurucu rolüne vurgu yaparak yerel özerkliği öne çıkarıp etnik-inanç çeşitliliğine yönelik yaklaşım belirlerken Türkiye’nin ilk kurucu belgesi 1924 Anayasası Türk ulusçuluğuna dayanan baskıcı, otoriter ve tekçi bir devlet yapısını tanımlayarak Kürtler ve diğer etnik gruplar, İslam dışındaki dinler ve Sünni mezhep dışındaki kesimler bu Anayasal düzenin dışında bırakıldılar ve meşru görülmediler.  

Şeyh Said İsyanı (1925), Ağrı Ayaklanması (1926-1930), Zilan Kıyımı,(1930) ve Dersim Tertelesi’nde (1937-1938) çok sayıda insan öldü. Hilafet Türkiye’deki Müslüman etnik gruplar arasında en önemli bağı oluşturmaktaydı. Ulus devlet temelli kuruluşun yanı sıra hilafetin de kaldırılması (1934), Türk-Kürt arasındaki ayrılığı keskinleştirdi. Birbirini tetikleyen bu ayaklanmalar yerel bir isyanı değil, ulusal bir devlet kurma süreci, dış destekler ve sivil trajedilerin iç içe geçtiği bir dönemin ürünüydü.  

1946’da çok partili döneme geçişle birlikte Kürt meselesi demokratikleşme sorunu olarak değerlendirilmeye başlandı. Tek partili dönemde güçleri azalan ağaların ve şeyhlerin gücü bu dönemde artmaya başladı ve bu durum aşiretlerle devletin işbirliğinin önünü açtı.

Darbeler arasında Kürt hareketi

27 Mayıs 1960 askeri harekatından sonra yürürlüğe giren 1961 Anayasası solcu Kürt hareketinin hızla yükseleceği legal zemin sağladı. Kürt solunun ilk özgün yapılanması olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) 1961 Anayasası’nın Cemiyetler Kanunu’na dayalı olarak kuruldu. 1961 yılında kurulan TİP (Türkiye İşçi Partisi) sayesinde Kürt hareketinin içinde sosyalist ideoloji etkin hale geldi. İlk doğu mitinglerinden DDKO’nun kurulmasına kadar Kürt sol hareketi ve Türk solunun gelişmesinde TİP önemli........

© sendika.org