menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci (4): Bir eğilimi geri çevirmek

14 0
04.04.2026

Not: “Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci” adlı dizinin ilk yazısı Bonapartizm’den otoriter neoliberalizme idi. İkinci ve üçüncü yazılarda, neoliberal evrede faşist dönüşümün dört düzlemini ele aldık. Dizinin bu son yazısında ise, faşistleşme sürecinin yalnızca teşhis edilmesi gerektiği değil, ona karşı devrimci bir çıkışın ön koşulları ortaya konulmaya çalışılmaktadır.

Otoriterleşen kapitalist devletten bahsedip, Poulantzas’a dair bir çift kelâm etmemek olmaz. Poulantzas’ın çıkardığı siyasal sonuçlar ciddi kuramsal ve stratejik sorunlar (“sosyalizme giden demokratik yol”) barındırsa da, kapitalist devletin dönüşümüne dair teşhisi çarpıcı derecede isabetlidir. “Otoriter devletçilik” kavramsallaştırması, neoliberal evrede devletin geçirdiği yeniden yapılanmayı anlamak açısından son derece verimlidir: Yürütme erkinin genişlemesi, parlamenter arabuluculuğun aşınması, hukukun istisna üretiminin bir aracına dönüşmesi ve baskının askıya alınmak yerine hukuki biçimler içinde kurumsallaştırılması, günümüz devlet biçiminin temel özellikleri olarak belirir. Bu çerçeve, faşizmi ani bir kopuş ya da istisnai bir rejim olarak değil, kademeli bir dönüşüm süreci olarak kavramaya da imkân tanır. Poulantzas’ın “süreç” vurgusu, henüz tamamlanmamış ama ilerleyen bir faşistleşmeyi, hibrit rejim biçimlerini ve demokratik-otoriter salınımları kuramsal olarak düşünmeyi olanaklı kılar. Tam da bu nedenle, Erdoğan’dan Trump’a, Modi’den Orbán’a uzanan siyasal biçimleri tarihsel olarak düzleştirmeden, fakat aynı yapısal eğilimler içinde kavrayabilmek için (her ne kadar bu sürecin siyasal sonuçlarına dair vardığı reformist çıkarımlar, bizzat ortaya koyduğu teşhisin mantığıyla çelişse de) Poulantzas’ın çözümsel araçları vazgeçilmezdir.

Ancak tam da burada Poulantzas’ın siyasal ufku, kendi kuramsal teşhisinin gerisine düşer. “Demokratik yol” olarak formüle ettiği strateji, taktik bir hatadan ziyade yapısal bir yanılsamaya dayanır.[1] Her şeyden önce, kapitalist devletin zor aygıtının kurucu ve vazgeçilmez niteliğini yeterince hesaba katmaz; devletin “görece özerkliği”ni, sınıf karakterinin kriz anlarında nasıl yoğunlaştığını gölgeleyen bir esneklik olarak yorumlama eğilimi taşır. Buna paralel olarak burjuva hukukunun esnekliğini de abartır; oysa hukuk, kriz koşullarında genişletilebilir bir özgürlük alanı değil, istisnayı kurumsallaştıran ve baskıyı meşrulaştıran bir araç olarak işlev görür. Nihayetinde olağanüstü yetkilerin rolünü yanlış okur: Bunlar sistemin dışsal sapmaları değil, bizzat kapitalist devletin kriz yönetimi repertuarının içsel unsurlarıdır.

Tarih de bu konuda çoktan hükmünü vermiştir. Şili’de 1973’te, Yunanistan’da 2015 sonrasında, Türkiye’de 2013’ten itibaren görüldüğü üzere, sınıf mücadelesi keskinleştiği anda burjuva demokrasisi genişlemez, tersine daralır; hukuki ve parlamenter biçimler ya askıya alınır ya da otoriter bir içerikle yeniden doldurulur. Kapitalist devlet, kendi sınırlarını zorlayan her toplumsal basınç karşısında, demokratikleşme yönünde evrilmek yerine zor aygıtlarını tahkim ederek yanıt verir. Bu nedenle, sosyalizme burjuva-demokratik kurumların içsel radikalleşmesi yoluyla ulaşılabileceği fikri, yalnızca tarihsel olarak çürütülmüş değil, aynı zamanda kapitalist devletin sınıfsal doğasını kavramada temel bir yanılgıyı ifade eder.

Metin Çulhaoğlu’nun da belirttiği gibi, somut durumun somut tahlili kuramsal bir faaliyettir. Ancak bu tahlil, mücadelenin somut adımına dönüşmezse, bir kez daha soyutluğun kucağına düşmeye mahkûmdur.

Öyleyse, nereden başlamalı?

Bu soruya verilecek yanıt(lar) elbette zaman ve mekâna göre değişiklik gösterir. Ancak 19 Mart sonrası Türkiye’si için tablonun oldukça açık olduğunu sanıyorum: Başta üniversiteli gençlik olmak üzere, halk kitleleri uzun yıllardır ilk kez bu denli açık ve kitlesel biçimde sokaklara çıkarak bir şeyleri değiştirme iradesi göstermiştir. Ne var ki bu irade, ana muhalefet partisinin çizdiği sınırlar içinde tutulmuş; direniş, miting alanlarının dar çerçevesine hapsedilerek adım adım sönümlendirilmiştir. Bugün gelinen noktada ise bu dinamik, yeri ve saati önceden belirlenmiş rutin parti mitinglerine indirgenmiştir.

Ancak burada asıl sorun yalnızca ana muhalefetin sınır çizmesi değil; bu sınırlamaya fiilen teslim olan, daha da önemlisi bu sınırları aşacak siyasal öncülüğü kurmaktan bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri duran eğilimlerdir. Bu nedenle, kapitalizmin kriz momentinde güç kazanan faşistleşme eğilimini geri çevirebilmek için, öncelikle bu eğilimi sınırlamak yerine soğuran; kitlelerin öfkesini düzen içi kanallara hapseden ve sınıf bilincinin oluşumunu erteleyen bir eğilimin aşılması gerekmektedir: Kitleleri ileri taşımak yerine, onları kazanma adına mevcut bilinç düzeylerine ve “hassasiyetlerine” hitabı öncelik edinen bir siyasetin terk edilmesi.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin (TDH) zaman zaman belli kesimlerine yöneltildiğine şahit olduğumuz “ana muhalefetin peşine takılma” eleştirisi, çoğu zaman yüzeysel bir biçimde formüle edilmektedir. Zira sorun, doğrudan CHP’nin peşine takılmak değildir; asıl mesele, CHP’nin peşinden sürüklenen kitleleri kazanma adına, kendilerini Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlayan kitlelerin mevcut bilinç düzeyine uyarlanarak siyasal öncülük iddiasından geri adım atılmasıdır. Bu adımların nasıl cisimleşebildiğini burada örneklerle sıralamak ağaçlardan ormanın görülmesini engelleyebilecek ve konuyu da dağıtma riskini taşıyacaktır. Zaten asıl mesele de, daha derinde, sosyalist partilerin kitlelere bilinç taşıma görevini erteleyen, onu zamana, salt anın ihtiyacı ve taleplerini güden eyleme ve “kendiliğinden” gelişim süreçlerine havale eden bir siyasal yönelimi beraberinde getirmesidir.

Kitlesel bir sosyalist hareket, heterojen kitlelerin arasına karışmadan, onların içine nüfuz etmeden var olamaz. Ancak sorun tam da burada başlıyor gibi görünüyor: Bilhassa mevzubahis kitlelere ulaşmak adına, onların “hassasiyetlerine” uyum sağlamak, onların mevcut ideolojik konumlarını yeniden üretmek ve en önemlisi sınıf bilinci oluşturma görevini ertelemek ya da kendiliğinden kazanılabileceğini sanmak, devrimci siyasetin dönüştürücü kapasitesini sınırlıyor.

Bu noktada özellikle içinde bulunduğumuz evrede daha kalabalık ve nispeten göz önünde bulunan, daha kitlesel olma iddiası taşıyan TDH bileşenlerine büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zira politikleşen, örgütsüz ve bir şeyleri değiştirmek isteyen geniş kesimler için bu tarz “popüler” partiler çoğu zaman örgütlü mücadelede ilk temas noktasını oluşturmaktadır. Tam da bu nedenle, sınıf bilincinin yükseltilmesi (hem partiler içinde hem de dışında, kazanılmış ya da henüz kazanılmamış kesimler içinde) her zaman acil bir görev olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz tarihsel momentte ertelenemez bir zorunluluk halini almıştır.

Dimitrov, faşist diktatörlüklerin kurulmadan önce çeşitli aşamalardan geçtiğini söyler[2] ve biz de, dünyanın önemli bir kısmıyla birlikte, önceki bölümlerde somutlaştırmaya çalıştığımız gibi, böyle bir aşamadan, hazırlık aşamalarından geçmekteyiz. Gezegen çapında devasa bir yıkıcılıkta yaşanabilecek savaşların planlanıp, hazırlıkların ona göre yapıldığı bir evredeyiz. Dolayısıyla önümüzde duran en yakıcı görev, “bu asla olmaz” gözüyle bakamayacağımız yeni bir dünya savaşı; bir nükleer fırtına öncesi “sessizlik” koşullarından olabildiğince yararlanarak toplumun her........

© sendika.org