menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kongrenin ardından CHP

6 15
28.01.2026

CHP kongresinde Ö.Özel oy birliğiyle genel başkan seçildi. Hak edilmiş bir başkanlık. Yorulmak bilmez bir enerjiyle neredeyse bütün ülkeyi dolaştı, dolaşmaya devam da ediyor. Saray’ın hukuk dışı yollarla yaptığı baskılar ve tehditlere boyun eğmiyor hatta sözünün sertliğini arttırarak cevap veriyor. En azından şimdilik durum budur.

Kılıçdaroğlu tarafından pasifize edilip iktidarın koltuk değneği yapılınca inisiyatif kaybeden CHP, Özel’in 19 Mart sonrası çıkışıyla iktidara yönelik halk muhalefetinin sözcüsü konumuna geldi. Sosyalist solun güçsüzlüğü ve Kürt halk hareketinin de bölgedeki olağanüstü koşulların dayattığı sorunlara odaklanması, iktidarın yoksullaştırma politikasının halkta biriktirdiği öfkeyi CHP’nin açtığı muhalif alana yönlendirdi.

İktidarın çözülen Kemalist cumhuriyet yerine kurmaya çalıştığı İslami soslu faşist devlet yönelimine muhalefet eden farklı eğilimlere dağılmış Kemalistler ve kimi demokratlar da öylesi bir gidişe “baraj” olacağı beklentisiyle CHP’yi destekliyorlar.

Aslına bakılırsa beklentiler boşlukta sallanıyor; halkın kısmi de olsa maddi rahatlık ve demokrasi yönündeki umutları gerçek, ama gelin görün ki acaba CHP sistem içi reformlar düzeyinde olsun bir yönelimi gerçekleştirebilecek mi, oldukça belirsiz.

Baykal’ın elinde artık sönümlenmiş hatta canlı cenaze biçiminde de olsa Kemalist niteliğini sürdüren CHP, ABD güdümlü Cemaat’in “Kaset” provokasyonuyla Baykal’ın tasfiyesi sonrasında hızla özel bir dönüşüme yönlendirildi. Adeta paraşütle CHP’nin başına indirilen Kılıçdaroğlu bildiğimiz CHP’yi dönüştürdü, ama demokratik bir yeniden yapılanma yönünde değil; tasfiye edilen Kemalist doku yerine sermayenin emir eri bir parti yaratıldı.

Türkiye’de kapitalizmin ulaştığı aşamada sermaye güçlerinin tepesinde konumlanan ordu odaklı Kemalist himayecilik sistem açısından artık yük haline dönüşmüştü.

Evet, ordu odaklı iktidar alanı bir zamanlar bütün ülkeyi sermayenin büyümesi için bir “sera” ya da “fidelik” haline getirmişti; sermaye ordunun himayesinde “pürüzsüz” bir alanda adeta “kayarak” hızla irileşmişti. Ancak, gelişme sürecinin belli bir momentinde yeterince güç kazanan sermaye, sadece kendisine ve kendi büyümesine odaklanmış nesnel yapısallığının ürünü olarak, kendisinden başka hiçbir gücün, o arada ordunun da iktidarın zirvesinde herhangi bir özel imtiyaz sahibi olmasını istememeye başladı. Sermaye, sırtındaki “ordu” yükünü atmak, politik inisiyatifini tırpanlayıp sadece askeri alanla sınırladığı orduyu kendi düzeninin koruyuculuyla sınırlı bir alt statüye yerleştirip, oligarşik zirveye tek başına yerleşerek mutlak iktidara sahip olmak istiyordu.

Arkasına ortağı olduğu küresel sermaye güçlerinin de desteğini alan yerel sermaye, aslında 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başlayan sürecin uygun zemini oluşturduğu 20 yıllık bir sürecin sonunda, 2002 yılında iktidara gelen Erdoğan eliyle ordunun devlet içindeki hegemonik konumunu tasfiye ederken, Kılıçdaroğlu’nun eliyle de Kemalizmin has partisi CHP’yi dönüştürdü.

Her iki süreç de başarıyla tamamlanmıştır; geriye dönüşü de yoktur.

Doğrusu Kemalizmin arkasından gözyaşı dökecek değiliz, kendi kurduğu sermaye odaklı siyasal ve toplumsal alanın yapısal dinamikleri zaman içinde gelişip güçlenerek kendisini yok etmiştir.

Öte yandan, 10 Kasım’larda finans kapitalin yayımladığı reklamlardaki gözyaşları da kimseyi etkilemesin; onlar timsah göz yaşlarıdır. Öyle herkesin kendisine göre içini doldurduğu içeriksiz bir maskotun varlığının kime ne zararı olur ki! Günümüzde Mustafa Kemal “kendisi” değil, sermayenin toplumu konsolide etmek için kullandığı bir araçtır; günün ihtiyaçlarına göre değişen içeriklerle yüklenerek itinayla kullanılmaktadır.

Son günlerde inanılmaz bir yüzsüzlükle alışık olduğu üzere yine Erdoğan’a hizmet eden Kılıçdaroğlu, aslında kendi başkanlığı döneminde de hep aynı yönde davranmıştı. Yani, herkes “bu kadar da olur mu” diyerek şaşırsa da, esasında kendisi çok tutarlıdır.

Erdoğan ne zaman tökezlese koşturup giden o değil miydi; dokunulmazlıkların kaldırılmasında, Ekmelettin’i adaylığa önerip Erdoğan’ın önünü açmakta, faşist süreci ivmelendiren Yenikapı mitingine gönüllü katılmakta, hileli seçimlerin uysalca kabullenilmesinde vd. hep aynı Kılıçdaroğlu yok muydu?

Bunlar ve benzeri çıplak gerçekler defalarca kendisini göstermesine rağmen CHP Kılıçdaroğlu’nu her zaman başının üstünde tuttu; başkaları bir yana bizzat Özel “grup başkan yardımcısı” olarak olup biten her gelişmenin doğrudan içinde değil miydi?

Kürt ve Alevi olan aslını inkar ettiği yaşam sürecinde ister istemez köle ruhlu paçavra bir kişiliğe sürüklenen Kılıçdaroğlu, şimdi de kutsayıp kölesi olduğu devletin kendisine verdiği yeni görevi yüzsüzce yapmaya çalışıyor: CHP’yi içinden bölmek! Ama önceki Kongrede yediği tokatın etkisiyle öylesine ahmaklaşmış ki boşa kürek çektiğini görmüyor, kendisini soktuğu kenefin içinde çırpınmaktan ötesine geçemiyor. Özellikle kendisinin gitme cesaretini bile gösteremediği son Kurultay’dan sonra %1 bile oy alamayacağı belli olan kendisi gibi bir paçavra parti kurarak malum çırpınışını sürdürmeyi hedefliyor olmalıdır. Öyle görünüyor ki, sahip çıkıp da elinden tutarak evindeki koltuğuna geri götürecek bir seveni yok, rezil kepaze olarak ömrünü tüketecek. Hakkıdır, layığı da budur!

İkinci yönelim, M.Yavaş- C.Enginyurt- K.Aydın eksenidir. Bu eksen MHP’nin “karanlık dehlizlerinden” kurtularak CHP’ye sığınmıştır.

Günümüzün koşullarında artık pek de karanlık kalamayan bir ilişkiler alanı içinde konumlanan ve ABD ile ilişkili devlet içi bir fraksiyonun yasal aparatlarından birisi olan MAFİA partisinden “kurtulan” güçlerden oluşan bu eğilimin, kapitalizmin güncel aşamasına hizmet edebilecek yeni bir radikal milliyetçi siyasi odak yaratmak için şimdilik CHP’nin içinde konumlanmayı uygun gördüğü anlaşılıyor.

Ama, yaptıkları siyasal adres tercihiyle aynı zamanda, aralarındaki onca kapışmaya rağmen MHP ile CHP arasında aşılmaz dağların olmadığını da fiilen gösteriyorlar. Ortaklık “Türkçülük” ve “devlet fetişizmi” olarak saptanabilir, farklılık tonlamalardadır. Elbette her ikisi de sermaye odaklıdır ve bu da ortaklığın zeminidir.

Kim bilir, bu güçler belki de yerlerinden memnun kalıp, tıpkı ülkücü hareketin öteki kanadı olan MHP’nin AKP ile “dışardan” kaynaşması gibi, farklı bir biçimde/ “içerden” CHP ile kaynaşarak, partinin milliyetçi-sağ kanadı olarak kalıcılaşabilirler.

MHP’de bulunduğu dönemde partinin ana örgütçüsü olan K.Aydın ve oldukça geniş olan ekibinin henüz CHP’ye katılmamaları ve M.Yavaş odaklı olarak destekleme konumunda kalıp “beklemede” olmaları henüz kararsız olduklarını gösteriyor. CHP’den “kopuş” ya da “kaynaşma” kavşağındaki yol ayrımında hangi yöne ilerleyeceklerini siyasal yaşamın içindeki gelişmeler belirleyecektir.

CHP içindeki üçüncü yönelim, en güçlü konumdaki İmamoğlu eğilimidir.

Kendisi ilk siyasi eğitimini önce MHP’li bir genç ülkücü militan sonra da ANAP’lı bir müteahhit olan babasından almış olmalı ki Özal’i örnek alıyor; sağ kanatta konumlanıp kollarını her yöne açan Özal’ın “sol” kanatta olup da kollarını gene her yöne açan güncellenmiş hali olarak davranıyor. Askeri diktatörlüğün açtığı şemsiyenin altında “kolay” politika yapan Özal’dan farklı olarak, rakibi Erdoğan’ın uyguladığı yasa dışı keyfi şiddet karşısında direnerek kendisini eğitmektedir. Kolay teslim olmayan inatçı bir duruşa sahip olduğu görülüyor. Direndikçe güç kazanıyor.

Ancak, bir düzen politikacısı olan İmamoğlu’nun da elbette koruyucu “şemsiyesi” vardır, hem de iki tane birden: TÜSİAD ve İngiltere-ABD ekseni!

Yine de hemen uyaralım, hiç güvenilmeyecek ve kolay “satış” yapacak, sağanak olunca su kaçıracak türden bu “şemsiyelere” hiç güvenmemelidir. O dünya ar dünyası değil kâr dünyasıdır, o denizlerde gemisini yürüten kaptandır. Bu güçler, şayet Erdoğan istediklerinin hepsini üstelik şimdi yaptığı gibi fazlasıyla verirse sinsice “aradan çekilip” “seyirci” ya da “hakem” konumuna yerleşmekte tereddüt etmeyeceklerdir.

Bu güçlerin yapısını iyi bilen Erdoğan’ın yaptıkları ortadadır. 25 Eylül’deki Beyaz Saray görüşmesinde Trump ile girişilen meşruiyet pazarlığında İmamoğlu’na ve olası bir Mansur Yavaş operasyonuna zaten açıktan rıza verilmedi mi? Ve, İmamoğlu hala hücresindeyken iktidarla daha çatışmasız bir çizgiyi savunan Mansur Yavaş’ın da operasyona dahil edilmeye başlandığı açık değil mi? Erdoğan ne ya da neler vererek böyle bir taviz alabildi, zamanla daha net olarak anlaşılacaktır.

İmamoğlu, şimdiye dek gösterdiği performansa bakarsak, ülkeyi Özal’ın güncellenmiş hali ile Erdoğan’ın “cepçi” olmayan ve daha rasyonel tutumlar gösteren hali arasında gezinerek yönetmeye adaydır. Kendisi neoliberalizme ve Batı’ya iman edercesine bağlıdır, ama hem neoliberalizm hem de Batı derin sarsıntılar içindedir.

Dördüncü yönelim ise, 19 Mart sonrasında liderleşen Ö.Özel’dir.

Özel önce konumlandığı Kılıçdaroğlu hattının savunucusu konumundan çıktı ve bir gözüyle de halka bakan, okullarda 1 öğün yemek vermek ya da sendikal özgürlüklere kısmen yol vermek gibi sermaye düzeninin içindeki kimi reformları savunduğu yeni bir konuma yerleşme yoklamaları yapıyor. Kürt halkının “eşit yurttaşlık” hakkının tanınması eğilimindedir. Ecevit’in 70’lerin hemen başında ilk çıkış yaptığı zamandaki hallerini andırıyor. Ancak, güç ve karizma eksikliği yaşıyor, yürüdüğü sistem içi de olsa direnişçi yolda ısrar ederse bu eksikliğini giderecektir, zaten adım adım gideriyor.

Kongrede kabul edilen yeni program, Kılıçdaroğlu dışındaki 3 eğilimin ortaklaştığı bir kesişme noktasıdır.

Programın girişinde ilk okunduğunda gülünse mi kızılsa mı karar verilemeyecek bir saptama var. Partinin 3 ana kolonu olarak saptananlar; Kemalizm, Avrupa Sosyal Demokrasisi ve Anadolu Aydınlanmasıdır.

Son 15 senesini Kemalizmden arınma çabasıyla geçiren ve nihayet başaran CHP’nin şimdiki Kemalizmi bahsettiğimiz 4 eğilimin de kendine göre yontarak içeriğini istediği gibi doldurduğu bir maskottan başka bir şey değildir.

Zaten Kemalizmin ortaya çıktığı küresel ve yerel ortamdan çok farklı bir toplumsal ve siyasal gerçekliğin içindeyiz. “Sorun o değil, M. Kemal’in ortama yaklaşım tarzı” diyebilecek “has” Kemalistler parti içinde küçük bir azınlık olmalıdır.

O arada, tekrar vurgulayalım ki yanlış anlaşılmasın; CHP’nin bugünkü hali, Kemalizmden bağımsız olmayıp, tam tersine onun yola çıkarken inşa ettiği yapının ürünüdür; Kemalizm kendi bilinci ve elleriyle zamanla kendisini yok edecek dinamiklerden oluşan bir yapı inşa etmiştir. Kemalizm rolünü oynamış ve kurduğu düzenin egemeni sermaye tarafından tahtından indirilip maskota dönüştürülerek yeniden kullanıma sokulmuştur.

Avrupa Sosyal Demokrasisi ise, sadece yönünü değil onu şu ya da bu yöne yönlendirecek yapısını da kaybetmiş kendisi muhtac-ı himmet bir zavallı olarak yerlerde sürünürken, ondan himmet mi bekleniyor ya da artık olmayan bir şey mi örnek alınacaktır? Bir dönem bitti, geçmiş geçmişte kaldı; bakınca hemen görülüyor, görmüyor musunuz? Kendi ayaklarının üstünde duran bağımsız bir varoluş hiç aklınıza gelmiyor mu?

Anadolu Aydınlanmasına gelince, Anadolu’nun sadece doğasını değil bütün tarihinden gelen toplumsal özgünlüklerini de “çelik” gibi rasyonalitesiyle çözüp dağıtarak kendisini gerçekleştiren, herkesi her şeyi kendi varlığının büyümesinin bir aracı olarak kullanan, Anadolu’yu sadece ve sadece kendisini mümkün olan en hızlı biçimde büyütecek bir “pazar yeri” olarak gören modern sermayenin merkez odağı TÜSİAD ve küresel ortaklarıyla el ele vererek mi Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş- ı Veli’nin yolundan gideceksiniz?

Öyle anlaşılıyor ki bahsettiğiniz bilge kişilerin ismini duymuş ama okumamışsınız. Onlar daha da güçlendirmeyi hedeflediğiniz sermaye düzeninin değerler sisteminin tam zıddında bir insancıllığı temsil ediyordu; ama tabii onları da sermaye düzeni için kullanışlı maskotlara çevirmeyi hesaplıyor olabilirsiniz.

Kabul edilen yeni programda anti-emperyalizm yok; nasıl olsun ki, zaten emperyalist metropoller olan ABD ve AB ile ortaklaşmak hedefleniyor.

CHP liderlerine bir sorumuz var: Acaba herkesin kendi derdine düştüğü günümüz dünyasında zaten dengesini bulmakta zorlanan Batılı emperyalistlerin hem sürekli küçülen hem de masasına oturmak için taliplileri çoğalan “pastayı” paylaşmak için masaya yeni ortak alacaklarını mı sanıyorsunuz?

O arada, AB’nin de eski AB olmadığını yeniden hatırlatalım; üstelik ABD tarafından kuyruğuna takılan bir vasal olmaya zorlanacak bir acizliğe düşürülmüşken bile Türkiye’ye tepeden baktıkları görülmüyor mu?

Türkiye AB için ABD, İngiltere ve İsrail’le birlikte İran’a karşı açmayı düşündükleri emperyalist savaşta dökülecek asker kanı kaynağıdır; işçisinin emeğini ucuza kullanma, doğal kaynaklarını yağmalama,........

© sendika.org