menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

16 Mart’tan 19 Mart’a Beyazıt (1)

11 0
17.03.2026

1- Beyazıt Meydanı aslında İstanbul’un tarihinde önemli bir yer. Bizans zamanında bile şehrin en önemli meydanıdır.

Daha önce padişah olan Yıldırım Beyazıt’dan ayırmak için II. Beyazıt denilen Osmanlı padişahı tarafından yaptırılan Cami ve etrafında şimdi dağınık olan Külliye binaları meydana hem mimari güzellik ve hem de anlam katar. Hanedan üyesi tarafından yaptırıldığından Selatin Camileri denilen sayılı camilerden birisidir.

Meydanın Laleli tarafında olan Patrona Halil Hamamı da tarihi değerini ve ismini aslında yeniçeri olmasına rağmen ek iş olarak içinde tellak olarak çalıştığı iddia edilen malum isyanın başını çeken kişiden alıyor. İsyan Lale devrinin son sadrazamı olan Nevşehirli İbrahim Paşa’nın İslam’dan çıktığı gerekçesiyle ve şeriatı yeniden hakim kılmak için çıkmıştı. Merkezinde Cami olan Külliyenin bir parçası da işte bu hamamdı.

İsyan kısmen başarılı oldu, III. Ahmet tahttan indirildi, esas hedef olan sadrazam da, isyancılara taviz vererek yerini korumak isteyen padişah tarafından idam edildikten sonra isyancılara verilen cesedi paramparça edildi. Ama “devlet unutmaz!”; isyancılar da, başta Patrona Halil, başa geçen yeni padişah I. Mahmut tarafından Saray’a davet edilip tuzağa düşürülerek öldürüldüler. Başarılı oldukları isyandan sonra henüz iki ay geçmişti.

Meydanın tarihinden kalma diğer bina ise, gene Osmanlı zamanında Harbiye Nezareti şimdi ise (benim de 70’lerde öğrencisi olduğum) Hukuk Fakültesi olan binadır. 1913 yılında kendisi doğrudan İttihatçı olmasa da onlara yakın olan Mahmut Şevket Paşa nazır olarak yönettiği bu binadan çıkıp Çemberlitaş’a doğru saparak Babıali’ye giderken yolun daraldığı yerde arabasının içinde öldürüldü.

Bu suikast İttihatçıların öncesinde yaptıkları Babıali baskınına bir karşı hamle olarak muhalif bir devlet fraksiyonu tarafından yapılmıştı. Suikast, sonrası için hedeflenen gelişmeler yaşanmayıp başarısız olunca (suikasti önceden öğrendikleri halde engellememekle de suçlanan) İttihatçılar tarafından muhaliflere karşı estirilen terör, İttihat ve Terakki’nin iktidarda nihayet tek hakim olabildiği son döneminin yolunu açmıştı.

Suikast muhalif devlet fraksiyonu tarafından devlet geleneğine uyularak sağdan soldan toplanan serserilere yaptırılmıştı, hepsi yakalanıp Beyazıt Meydanı’nda asıldılar. 7-8 ay süren bir ara dönemden sonra Enver Paşa binanın sonraki Harbiye Nazırı oldu.

Olup bitenler İttihatçıları yola çıkarken savundukları siyasal zeminden çok başka bir siyasal zemine sürüklemişti, çöküş dönemleri başlıyordu. İttihatçılar, Paramaz ve diğer 19 Ermeni aydını da aynı yerde 15 Haziran 1915 tarihinde astılar.

O arada, Beyazıt Meydanı’nın Osmanlı İmparatorluğu zamanında ibret olsun diye halka açık yapılan idam cezalarının uygulandığı mekan olduğunu da belirteyim.

2- M. Kemal, Cumhuriyet’i ilan edip padişahlık ve halifeliği tasfiye ettikten sonra başkent olarak yeniden İstanbul’a dönmeyip Ankara’da ısrar etti. Bu konu savaşı yürüten kurmaylar arasında bir tartışma konusuydu. M. Kemal’in biraz da Osmanlı’dan kopuşun bir simgesi olarak bu tutumu geliştirdiği açıktır.

Ama, esas olarak İstanbul basını M. Kemal’in dayattığı mutlak otoriteyi kabul etmiyor, daha sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuracak kurmay heyetinin Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa gibi tanınmış kişileri İstanbul’da konumlanıyor, İttihatçıların simge ismi Kara Kemal Bey de esnaflar arasındaki güçlü örgütlenmesiyle özel bir güç alanına dayanıyordu.

M. Kemal, sadece başkent ilan etmemekle kalmadı, 1924’ün sonunda İzmit’ten bindiği vapurla Trabzon’a giderken, kendisini karşılamak için toplanan binlerce kişiye rağmen denizden silüetini gördüğü İstanbul’a uğramadan geçip gitti. M. Kemal, İstanbul’u ancak 1926 yılında “İzmir Suikasti” gerekçe gösterilerek yapılan mahkemelerde alınan kararlarla kimisinin idam edildiği bazılarının da sürgüne gönderildiği muhalifler tasfiye edildikten sonra kabul etti.

Tam da bu yüzdendir ki, Beyazıt Meydanı da Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bizanstan Osmanlı’ya uzanıp gelen önemli toplumsal ve siyasi merkez olma vasfını kaybetti. Ama M. Kemal gölgelemeye çalışsa da orası İstanbul ve Beyazıt Meydanı’ydı, kendi ağırlığını farklı anlamlar kazanarak sürdürdü.

İstanbul ve Beyazıt bu sefer de genel olarak Ankara’ya “muhalif” kimlik kazanmaya başladı dersem abartmış olur muyum, bilmiyorum.

Özel olarak Beyazıt’a yoğunlaşırsam, meydanda Caminin hemen yanında bulunan Küllük Kahvesi 30’lar, 40’lar ve 50’lerde sanatçıların toplanma mekanı oldu. O dönemden bildiğimiz neredeyse bütün sanatçılar bu kahvede buluşup sohbet ettiler. Onlar sohbet ederken, onlarla ilişkili ya da ilişkilenmek isteyen gizli Türkiye Komünist Partisi’nin militanları ve onların peşindeki MAH’ın (şimdiki MİT) elemanları da oradaydılar!

Sabahattin Ali’nin “Muallimler Bahçesi ve Akademi Kahvesi“ adını verdiği kahvenin müdavimlerini sayarsam mekanın “ağırlığı” daha iyi anlaşılır.

Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Neyzen Tevfik, Nazım Hikmet, Sait Faik, Reşat Nuri, Suat Derviş, Peyami Sefa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Fuad Köprülü, Abidin Dino, Fikret Mualla, Mina Urgan vd.

Biz 78’liler artık eski yapısını kaybetmiş o kahveden geri kalan yeri, “Deniz Gezmiş’in kahvesi” olarak bilir, onun bir zamanlar oturup sohbet ettiği mekanda üstümüzde ona özenerek aldığımız asker parkası ve ayaklarımızda yine ona özenerek giydiğimiz asker postallarıyla çayımızı yudumlarken özel bir şey yaptığımızı hissederdik. Kahveye güzelliğini veren asırlık çınar ağacıydı.

Daha sonra meydanın başka bir yerinde aynı isimle açılan kahve de, faşistlerin kontrolüne geçinceye kadar, biz devrimci gençlerin sohbet mekanıydı.

Yeni Küllük kahvesiyle ilgili bir hatıramı anlatmadan geçemeyeceğim. 17-18 yaşlarımda Marksizmle tanışınca adeta hummaya tutulmuşcasına o zaman ancak bir kısmı Türkçeye çevrilmiş olan Marx, Engels ve Lenin’in kitaplarını okuyor, anlamaya çalışıyordum.

Evet, hepimiz devrimciydik ama ortada bir sürü devrimci yapı vardı, neden ayrı olduklarını anlayamıyor, hangisinin doğru olduğuna bir türlü karar veremiyordum. Oysa o dönem etrafımdaki birçok genç hızla kendi yapısını seçiyor, müthiş bir özgüvenle onu savunuyordu. Bir türlü karar veremediğim için kendime çok kızıyordum. Evet, okulda her gün beraber mücadele ediyorduk, orada sorun yoktu, ama sonra tartışmalar başlıyor ben yönümü tayin edemiyordum. O yapıların yayınları doğrusu pek ilgimi çekmiyordu, doğrunun Marx, Engels ve Lenin’de olduğunu, ancak oradan hareket edersem doğru karar verebileceğimi hissediyordum. Ama onlar da o kadar karışık yazıyorlardı ki!

İşte “yardımcı kitaplar” orada yardım ediyordu. Server Tanilli ve İdris Küçükömer hocamdı, onların önerdiği kitapları hemen alıyor ustaların kitaplarını anlamama yardımcı olacaklarını umut ederek adeta yutuyordum. Onlar mı önermişti yoksa herkesin elindeydi, onun için mi benim de elime geçmişti, hatırlamıyorum, ama sanırım ikinci şık doğrudur; Politzer’in önce Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ni sonra da çıkar çıkmaz aldığım Felsefenin Temel İlkeleri’ni de okumuştum. İlki basit gelmiş ama ikincisi biraz işime yaramıştı doğrusu. Alman İdeolojisi çok etkileyiciydi ama çok da karışıktı, şimdi biraz daha anlaşılır olmuştu! Sanırım benim gibi on binlerce 78’li de o iki kitapla, en azından ilkiyle aynı yollardan geçmiştir. Sonraları hiçbir şeyin o kitaplardaki kadar basit olmadığını anlayacaktım, ama daha zamana ihtiyacım vardı.

Okumalarımın mekanı geceleri evimizdeki odam, gündüzleri Beyazıt Meydanı’ndan Laleli’ye doğru uzanan caddenin üstündeki Koca Ragıp Paşa kütüphanesiydi. Kapalı olduğu zamanlarda da yeni Küllük Kahvesi’ni kullanıyordum. İşte, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını orada bitirmiş, çok mutlu olmuştum. Halen o gün oturduğum masayı ve kitap bitince birden etrafımda çok fazla konuşan olduğu için aslında sürekli olan gürültüyü aniden fark edişimi aynen hatırlıyorum, 18 yaşındaydım.

Demek istediğim, 1973 ve 74’te Beyazıt Meydanı sadece mücadele değil, henüz aynı zamanda okuma ve tartışma mekanıydı da! Her kahvede ve her masada bitmeyen tartışmalar yaşanırdı.

Sonra binası Edirnekapı’da olan Vatan Mühendislik’te Kerim (Yaman) okulun hemen yanındaki erkek yurdundan çıkan faşistler tarafından öldürülecek, her şey değişecekti. Kerim’in cenazesini Gülhane’deki morgdan kaçırıp gizlice Beyazıt Merkez Binaya götürüşümüz, arka kapıdan içeri sokuşumuz, epey soğuk olan zemin kata indirişimiz, bir masa bulup üstüne yerleştirişimiz ve ilk nöbet tutan kişilerden birisi olarak alınan karar gereği yüzünü açıp bembeyaz yüzünü görüşüm, aniden içimde patlayan büyük öfke ve derin hüzün!

Çok güzeldi, yeni tıraş olmuştu, masumdu ve artık her türlü insani gerilimden arınmıştı, gözümü ondan ayıramıyordum, tek tesellim kendi başına geleni bilmiyor oluşuydu!

Sonra sırayla saygı duruşuna gelenlerin geçişleri sırasında resmi duruşa geçişim ve nöbeti devredince biz başka işlerle uğraşırken binlerce öğrencinin işgal ediverdiği okulumun içine girip gözlerime inanamayışım, o koca binada adım atacak yer bırakmayan öfkeli kalabalığa şaşırışım!

3- Beyazıt Meydanı, olaylı 60’ların hemen başında bir kez daha öne çıkmıştı. Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz, 28 Nisan 1960’da polis kurşunuyla vurularak öldürüldü. Öğrenciler, tıpkı Ankara’da aynı amaçla sokağa çıkan arkadaşları gibi Demokrat Parti’nin muhalifleri susturmak için kurmak istediği Tahkikat Komisyonlarına onay veren yasanın Meclis’te kabul edilmesini protesto ediyorlardı.

Polis kurşunuyla yaşamını kaybeden Emeksiz henüz Demokrat Parti iktidarda olduğu için “vatan haini” olarak sessiz sedasız İstanbul’da gömüldü. 27 Mayıs sonrasında ilk mezarından çıkarılarak “halk kahramanı” gibi büyük törenlerle Anıtkabir’e nakledildi. Sonunda rahat bırakılacağı mezarlığa 12 Eylül sonrasında 1988’de nakledildiğinde ise artık herhangi birisiydi. 20 yaşındaki genç öğrenciyi öldüren egemenler, öldürdükleri yetmemiş olacak ki cenazeyi de kendi aralarındaki tepişmelerde kullanmıştı.

Beyazıt Meydanı 60’lar ve 70’ler boyunca neredeyse hep ayakta olan öğrencilerin değişmez eylem alanı olarak hep hareketliydi. Daha sonra siyasi liderler olacak öğrenciler ilk siyasal tecrübelerini bu meydanda yaşadılar. Henüz üniversite sayısı azdı, çok az şehirde üniversite vardı ve en fazla öğrencinin bulunduğu İstanbul’da öğrencilerin okullarının büyük çoğunluğu Beyazıt’daydı. Deniz, (aslında Ankara Siyasal öğrencisi olan) Mahir ve İbrahim’in şahsında yoğunlaşan öğrencilerin ana mekanlarından birisi Beyazıt ve hemen yakınındaki Laleli ve Cağaloğlu idi.

Gittikçe yoğunlaşan faşistlerle devrimci öğrenciler arasındaki silahlı çatışmalar sonrasında Beyazıt Meydanı ikiye bölünmüştü, ortadaki ana caddenin (Ordu caddesi) üniversiteye bakan tarafı ve özellikle de ana bina civarı devrimcilerin hakimiyetindeyken, caddenin diğer tarafı genellikle faşistlerin kontrolündeydi. Ama bu kadar da değil, şimdi okuyanlara belki tuhaf gelecek olsa da, bu kaba ikiye ayrılmanın içinde bazı sokaklarda “iktidar” el değiştiriyordu, yürürken “haritayı” iyi bilmek gerekiyordu.

Aynı zamanda orada doğup büyüyen ve akrabaları da orada yaşayan birisi olduğum için sık kullandığım bu geniş bölgede doğal olarak her zaman “haritaya” uyamadım ve birisi faşistlerin liderlerinden Mehmet Gül ve korumaları diğeri rastgele faşist gençler olmak üzere iki kez sıkıştırıldım. İkinciler, şüphelendiler ama ne olduğuma tam karar veremediler, o arada ben takip edildiğimi anladığım için iyi bildiğim sokaklarda kurnaz birkaç hareketle “güvenli bölgeye” geçmeyi becerebildim. İlkinde ise, Mehmet zaten okuldan tanıyordu, birden avını gören bir avcı gibi sırıtarak yanıma gelip “hayrola, ne işin var buralarda” derken diğerleri etrafımı sardı, üstümde silah yoktu.

Eski halini bilenler için “Kırmızı Bina” dediğimiz Fen-Edebiyat fakültesinin karşısındaki Koska helvacısının önündeydik, aslında “tarafsız bölge” sayılırdı. Babamla birlikteydim ve o helva almak isteyip dükkana girmiş, ben de dışarda bekliyordum. Tam o sırada dükkandan çıkan babam etrafımdakileri arkadaşım sanıp selamlayarak hemen yanımda olan Mehmet’in elini sıktı ve “Nasılsın oğlum” dedi. Öyle sanıyorum ki, olay aniden geliştiği için zaten ne yapacağına karar veremeyen Mehmet’i bu soru gevşetti, babamın elini öpüp ayrılırken kısık sesle kulağıma “seni babana bağışladık” dedi. Bu süre boyunca, ki 2-3 dakika sürdü, ben hiç konuşmamış ve bir yandan kimisinin elleri belinde olan korumaların hareketlerini gözler ve kaçma imkanını düşünürken Mehmet’in gözlerine öfkeyle bakmakla yetinmiştim. Mehmet daha sonra MHP milletvekili oldu.

Böylesi olaylar çok oluyor, bazen çatışma bazen kovalama ya da kaçma yaşanıyor, sonra birbirimize anlatıyorduk. Şimdi herkesin öylesine yürüdüğü o sokakların dili olsa da konuşsa kim bilir ne hikayeler anlatır!

70’lerde Beyazıt’ta çok fazla çatışma ve gösteri oldu. Faşistlerin vurduğu öğrenci arkadaşlarımızın cenazeleri de çoğunlukla Beyazıt’tan başlayan ve çoğunlukla binlerce öğrencinin katıldığı bir yürüyüşle Sirkeci’ye götürülür, cenazeyi memleketine götürecek otobüs oradan arabalı vapura bindirilerek yolcu edilirdi. Bir süre önce yaşamını yitiren Bülent (Uluer) Sirkeci Meydanı’nda toplanan kalabalığa kaybettiğimiz arkadaşımız için anma konuşması yapardı.

Sanıyorum ki o dönemle ilgili olarak Beyazıt’ın en çok anıldığı olay 16 Mart Katliamı’dır. Hukuk fakültesinden çıkan öğrencilere önce bomba atılmış sonra da kurşun yağdırılmıştı. 7 öğrenci ölmüş, 9’u ağır 60 civarında öğrenci yaralanmıştı. Atılan bombayı Mehmet Ali Çeviker isimli bir yüzbaşı Abdullah Çatlı’ya, o da bombalı eylemi düzenleyen ekibe vermiş, sonunda Zülküf İsot isimli bir genç faşist tarafından öğrencilere atılmıştı. Yüzbaşının verdiği bomba özeldi, sadece kendisinin vereceği hasar yeterli görülmemiş olacak ki etrafına her biri mermi yerine geçecek küçük çelik parçaları yerleştirilmişti.

Yüzbaşının arkasındaki asıl amirler kimdi, o kritik bilgi her zaman olduğu gibi karanlıkta kaldı. Yaptığı eylemin sonuçlarına katlanamayan Zülküf sonradan pişman olup olayı itiraf edeceğini açıklayınca Latif Akdı isimli başka bir faşist tarafından öldürülmüştü. Hemen vurgulayım, o zaman iktidarda Erdoğan falan yoktu, şimdi bazılarının “nerede o eski güzel günler” diye hayıflandıkları zamanlardaydık. Ve, malum “çelik çekirdeğin” hiç de rastlantı olmayan işleyişine bakın ki, sonra İstanbul Emniyeti Siyasi Şube Müdürü olduğu zamanlarda yaşanan ağır işkencelerin sorumlusu, Susurluk döneminde Çatlı’ıyla ilişkisi ortaya çıkan ve nihayet Hrant Dink davasında da yargılanan Reşat Altay bölgedeki polislerin amiriydi ve bombayı atanı görüp kovalamak isteyen sıradan bir polisi engellemişti.

İsterseniz bir adım geri atalım ve malum bombaya daha geniş bir açıdan bakalım. Yüzde 41 oy aldığı halde az sayıda milletvekili eksik olduğu için tek başına hükümet kuramayan Ecevit, daha sonra kurulan ve içinde MHP’nin de olduğu  Milliyetçi Cephe hükümetinin vekillerinden yeterli sayıda olanını “parayla transfer ederek” MC hükümetini düşürmüş, kendi hükümetini kurmuştu. Olaydan 54 yıl önce aynı meydanda yaşanan Mahmut Şevket Paşa suikasti ve sonrasını hatırlayınca sizin de aklınıza benim aklıma gelen geldi mi?

Biz genç öğrenciler olarak, MC döneminde iktidarın açık desteğiyle okulumuzu işgal eden faşistleri arkalarındaki hükümet desteği kalkınca okulumuzdan kovabileceğimizi, işgali kırabileceğimizi düşünmüştük. O yüzbaşı, polis amiri Reşat Altay ve Abdullah Çatlı aynı bombanın etrafında bir araya gelince ve aynı yıl aralık ayında yaşanacak olan Maraş Katliamı’yla birlikte düşününce, ister istemez “acaba başka ‘bazı güçler’ farklı düşünüp içinde MHP’nin olduğu MC’yi yeniden iktidara getirmeyi hedeflemiş olabilir mi” sorusu akla geliyor.

Ben de üstüne bomba atılan öğrencilerden birisiydim, bomba çok yakınımda patladı, ağır yaralanıp şans eseri kurtuldum. Bombanın etrafına yerleştirilen küçük çelik parçalarından birisini halen ciğerlerimde taşıyorum.

Şimdi gene tuhaf gelecek olsa da o dönem Pol-Der isimli bir dernekte örgütlü olan ilerici polis arkadaşlar beni ve gene ağır yaralı başka bir öğrenciyi aniden çok dolduğu için artık yaralı alamayan olay yerinin yakınındaki Esnaf Hastanesi’nden alıp taksiye bindirerek Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürürken, öncesinde tanımadığım yanımdaki arkadaş, soyadını hatırlamıyorum ama ismi Nilüferdi, birbirimizin ellerini sımsıkı tutuyorduk, devrimci slogan atmaya başladı. Ben acı hissetmiyordum ama bilincim gidip geliyordu her şey biraz bulanıktı, slogana eşlik etmeye çalışınca ağzımın kanla dolu olduğunu anladım ama yine de sesim çıkabildiği oranda eşlik ettim. Daha sonra hastaneye ulaşıp cerrahi müdahalelerden sonra odamıza yerleştirildiğimizde, içimizde en hafif yaralı olan ve söylediği türkülerle bize moral veren Cemil’i yaralayan küçük çelik parçasının kangren yaptığı anlaşıldı ve onu yanımızdan alıp yanımızdaki odaya koydular. Bacağını kesmek zorunda kaldıkları zaman attığı çığlıkları hiç unutmuyorum. Ecevit hükümetini devirmek isteyenler kıtlık yaratmıştı ve ne yeterli röntgen çekilebiliyor ne de yeterli narkoz verilebiliyordu. Zaten hayal meyal hatırladığım kendi narkozsuz ameliyatım sırasında istemsiz olarak ara sıra çıkardığım sesleri de unutamıyorum. Sanki bir başkası bağırıyordu.

4- Ankara’yı gözetmeyen İstanbul odaklı bakış açısından Beyazıt 60’larda zaten en fazla öğrencinin toplu halde olduğu mekan olduğu için öğrenci hareketinin merkeziydi. 70’lerde de aynı yapısını korumuş, özellikle Kerim’in cenaze töreniyle yeni bir dönemin açılışına mekan olmuştu. İşte, aynı meydan öğrenci hareketinin 12 Eylül sonrası çıkışına da şahit oldu.

14 Nisan 1987’de iktidarın hazırladığı tek tip öğrenci derneği yasasına karşı çıkan öğrenciler darbe sonrasındaki ilk kitlesel yürüyüşlerini yaptılar. Polis yürüyüşle ilgili bilgileri öğrenmiş tedbirini almıştı, ama böyle olabileceğini düşünen öğrenciler de kendi tedbirlerini alıp yürüyüşün başlangıç noktasını değiştirmiş, büyük bir ustalıkla yürüyüşe katılacak arkadaşlarını da o noktaya yönlendirebilmişlerdi. Öğrenciler Aksaray civarında başlayıp Laleli’den geçerek Beyazıt Meydanı’na ulaşmak üzereyken yürüyüşün Sultanahmet’te başlamasını beklerken aldatıldığını anlayan polisler gelip sert bir müdahale yaptı.

Yıllar geçmişti, ben büyümüştüm, artık öğrenci yürüyüşünün içinde değildim ama yürüyüşün yapılacağını ve güzergahını öğrenmiştim, yürüyüşün içinde yoldaşlarım vardı, bana çok tuhaf gelse de hayatımda ilk kez böyle bir eylemi dışardan izliyordum.

Öğrenciler benim umduğumdan daha fazla direndiler ama bir müddet sonra dağıldılar. 70’li yıllarda böyle durumlarda polisin hemen silah kullanmasına alışık olduğum için hiç silah kullanılmamasına şaşırmıştım. Polisin tarzı değişmişti, evet silah kullanmadılar, ama orada yakalayıp gözaltına aldıkları öğrencilere sanki örgüt liderleri gibi ağır işkence yaptılar. Gençler çoğunun ismini ilk defa duydukları örgütlere üye olmakla suçlanıyor, itiraf etmeleri isteniyordu.

Murathan Mungan faşizmin 12 Eylül 1980’den beri sürüp gelen karanlığının üstüne doğru cesurca hamle yapan bu öğrenci yürüyüşü için yazdığı şiirde, sanatçılara özgü hassas sezgisiyle “Ne geçmiş tükendi, ne de yarınlar!” demişti.

5- 1987’den günümüze atlarsak, iktidarın 19 Mart darbesine karşı direnişin işaret fişeğinin öğrenciler tarafından Beyazıt’tan atılması, sonra milyonlara uzanacak ilk ivmenin Beyazıt’tan verilmiş olması, meydanın tarihinden günümüze bakıldığında pek de rastlantı olamaz değil mi?

Üstelik, polisin barikatı 16 Mart 1978’de bombanın atıldığı yerin 100-150 metre ilerisinde kurulmuştu ve öfkeli gençler o barikatı dağıtıp geçerek meydana ulaştıklarında kendileri fark etmeseler de aynı zamanda 47 yıl önce neredeyse aynı günde orada canlarını veren kendi yaşlarındaki 7 gencin aziz hatıralarını da yeniden canlandırıyordu.

Mungan çok haklıydı, ne geçmiş ne de yarınlar tükeniyor.

Uzun lafın kısası, öylesine Beyazıt deyip geçmeyin, bir düşünün derim!

* Bu metni konuyla ilgili hazırladığı bir yazı için benden görüş talep eden değerli gazeteci Kavel Alpaslan’ın sorularına cevap olarak yazmıştım. Alpaslan, kendisine ayrılan yerin imkanları o kadarına yettiği için metinden sanırım sadece 2-3 paragraf kadar yararlamıştı. 16 Mart-19 Mart arasında metnin tümünün yayımlamasının genç kuşak için bilgilendirici olacağını düşündüm.

Metinde bazen kendimden bahsetmem, aslında hiç önemli değil; çok özel birisi değildim, benim başımdan geçen olayların elbette aynısı değil ama benzerleri on binlerce gencin başından geçti. Politik değerlendirmelerin mesafeli ve soğuk tespitleri tarafından gölgelenmesin, unutulmasın, bilinsin istedim. “78’liler” denilen devrimci kuşağın içinde olmaktan onur duyuyorum. O kuşaktan bu yazıyı okuyan herkesin kafasından kendilerinin yaşadığı benzer olayların bir film şeridi gibi geçeceğinden eminim. Keşke herkes yazabilse ve teorik-politik eğitimlerde sıra “devlet” konusuna geldiğinde okunsa!


© sendika.org