İran savaşı: İki yanlış arasında üçüncü yol
İran’daki otoriter ve gerici rejimi aklamak ile ABD-İsrail bombardımanını alkışlamak aynı politik körlüğün iki farklı yüzüdür. Ortadoğu’nun son otuz yılı gösteriyor ki dış askeri müdahaleler çoğu zaman demokrasi değil, yıkım, parçalanma ve uzun süreli istikrarsızlık üretmiştir. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey herhangi bir gerici kampa yaslanmak değil, halkların yaşamını ve özgürlüğünü merkeze alan üçüncü bir politik tutumdur.
Ortadoğu bir kez daha savaşın ortasına sürükleniyor. İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim her geçen gün daha tehlikeli bir noktaya doğru ilerliyor. Füze saldırıları, karşılıklı tehditler ve vekâlet savaşlarının genişleme ihtimali bölgenin yeni bir çatışma döngüsüne girebileceğini gösteriyor.
Ancak dikkat çekici olan yalnızca askeri gelişmeler değildir. Savaşın toplumsal algılanma biçimi de en az savaşın kendisi kadar çarpıcıdır. Ortadoğu’da milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyecek bir savaş ihtimali, birçok çevrede adeta bir maç izler gibi takip ediliyor. Dijital medyada ve politik tartışmalarda ortaya çıkan refleksler savaşın yaratacağı insani sonuçlardan çok hangi tarafın kazanacağına odaklanıyor.
Bu durum yalnızca politik bir tercih değildir. Aynı zamanda savaşın gerçekliği ile toplum arasındaki mesafenin büyüdüğünü gösteren bir politik yabancılaşma halidir.
Bu yabancılaşma iki farklı politik eğilim üretmiş durumda.
Birinci eğilim İran rejiminin otoriter ve teokratik karakterini arka plana iterek meseleyi yalnızca ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i üzerinden okuyor. Bu bakış açısına göre İran neredeyse otomatik biçimde “direniş cephesinin” bir parçası olarak görülüyor. Bu yaklaşım özellikle ulusalcı reflekslerin güçlü olduğu bazı sol çevrelerde yaygın.
İkinci eğilim ise bunun tam tersinde konumlanıyor. İran rejiminin baskıcı karakterinden hareketle ABD ve İsrail’in saldırılarını olumlayan bir tutum ortaya çıkıyor. Özellikle bazı dar milliyetçi Kürt çevrelerinde görülen bu yaklaşım İran’ın her bombardımanından sonra neredeyse bir intikam duygusuyla karşılık bulabiliyor.
Görünüşte birbirine zıt olan bu iki yaklaşım aslında benzer bir noktada birleşir: Savaşı politik bir araç olarak normalleştirmek.
Oysa Ortadoğu’nun son otuz yılı farklı bir tablo ortaya koymuştur. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye örnekleri hâlâ hafızalarda tazedir. “Demokrasi getirme” iddiasıyla başlayan askeri müdahalelerin sonucunda milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, milyonlarcası yerinden edilmiş, devlet yapıları çökmüş ve toplumlar parçalanmıştır. Bu ülkelerin hiçbiri dış müdahaleler sonrasında demokratik ve istikrarlı bir düzene kavuşmamıştır.
Dolayısıyla bugün ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesinden demokrasi çıkacağına inanmak yakın tarihin bütün deneyimlerini görmezden gelmek anlamına gelir.
Ancak diğer uç da aynı derecede sorunludur. İran’daki siyasal düzen teokratik ve otoriter bir yapıya sahiptir. Farklı etnik kimlikleri baskılayan, siyasal özgürlükleri sınırlayan, kadınların haklarını kısıtlayan ve muhalefeti bastıran bir devlet karakteri vardır. Bu nedenle emperyalist müdahaleye karşı çıkmak adına İran rejimini romantize etmek de gerçekçi bir politik tutum değildir.
Bu noktada bir hususu özellikle belirtmek gerekir. İran ile ABD ve İsrail arasındaki ilişki simetrik bir güç ilişkisi değildir. ABD küresel ölçekte askeri, ekonomik ve politik üstünlüğe sahip bir güçtür; İsrail ise bölgesel askeri üstünlüğe dayanan bir aktör olarak hareket etmektedir. İran ise bütün bölgesel etkisine rağmen bu güçlerle aynı sistemsel kapasiteye sahip değildir. Ancak bu güç asimetrisi ne İran rejiminin gerici siyasal karakterini değiştirir ne de ABD’nin ve İsrail’in bölgeye yönelik saldırgan müdahaleleri meşrulaştırır.
Dolayısıyla Ortadoğu’da ortaya çıkan tablo iki yanlış arasında sıkışmış durumdadır: Bir yanda emperyalist müdahaleyi meşrulaştıran dar milliyetçi refleksler, diğer yanda antiemperyalizm adına otoriter rejimleri aklayan kampçılık.
Her iki yaklaşım da sonunda aynı yere çıkar: Halkların iradesinin değersizleşmesine.
İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim yalnızca nükleer program ya da rejim tartışmalarıyla açıklanamaz. Bu başlıklar çoğu zaman savaşın meşrulaştırılması için kullanılan siyasal söylemler olarak öne çıkmaktadır. Asıl mesele Ortadoğu’daki güç dengeleri ve küresel hegemonya mücadelesidir.
İsrail kendi güvenlik çemberini genişletmek ve Ortadoğu’daki askeri üstünlüğünü korumak isterken, ABD bu süreçte İsrail’in elini güçlendiren bir strateji izlemektedir. Ancak bu politikanın daha geniş bir boyutu da vardır: Çin’in yükselişini sınırlamak.
ABD’nin son aylarda Venezüella’dan İran’a uzanan müdahale hattı, yalnızca bölgesel krizlerle değil aynı zamanda küresel güç rekabetiyle ilgilidir.
Hegemonya mücadelesi: İran krizinin küresel boyutu
Bu nedenle İran krizi yalnızca bölgesel bir gerilim değildir. Aynı zamanda ABD ile Çin arasındaki küresel güç rekabetinin Ortadoğu’daki yansımalarından biridir.
Son yirmi yılda dünya siyaseti önemli bir değişim sürecine girdi. ABD’nin tek kutuplu hâkimiyetinin zayıfladığı, buna karşılık Çin’in ekonomik ve jeopolitik etkisinin hızla arttığı bir dönem yaşanıyor. Bu durum küresel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor.
Ortadoğu bu dönüşümün merkez bölgelerinden biridir. Enerji yolları, ticaret koridorları ve askeri üsler açısından bölge hâlâ dünya politikasının en kritik alanlarından biri olmaya devam ediyor.
Çin’in geliştirdiği Kuşak ve Yol girişimi İran dahil birçok ülkeyi kapsayan geniş bir ekonomik ağ kurmayı hedefliyor. Bu ağ yalnızca ticari değil aynı zamanda stratejik bir anlam taşıyor. İran bu projenin Avrasya bağlantıları açısından önemli halkalarından biri olarak görülüyor.
Bu nedenle İran üzerindeki baskı yalnızca nükleer program ya da rejim tartışmalarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengelerinin ve küresel ticaret yollarının kontrolüyle ilgilidir.
ABD açısından İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması Ortadoğu’daki askeri ve siyasi dengeyi korumak anlamına gelirken Çin açısından İran Avrasya bağlantılarında stratejik bir partner olarak görülmektedir.
Dolayısıyla İran etrafında oluşan kriz yalnızca bir devletin politik tercihleriyle açıklanamayacak kadar geniş bir jeopolitik satranç tahtasının parçasıdır.
“Düşmanımın düşmanı” tuzağı
Bu jeopolitik tablo siyasal tartışmalarda sıkça görülen bir refleksi de güçlendirir: “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı.
Bu yaklaşım kısa vadede psikolojik bir rahatlama yaratabilir. Ancak uzun vadede politik aklın yerini duygusal reflekslerin almasına yol açar.
Ortadoğu’da bu refleksin sonuçları defalarca görülmüştür. Bir güç dengesi değiştiğinde kısa vadeli kazanç gibi görünen gelişmeler çoğu zaman uzun vadede çok daha büyük kayıplara dönüşmüştür.
Bugün İran söz konusu olduğunda da benzer bir durum yaşanmaktadır. İran rejimine duyulan haklı tepki bazı çevrelerde ABD ve İsrail müdahalesine umut bağlama noktasına kadar varabilmektedir.
Oysa tarihsel deneyim farklı bir tablo ortaya koymaktadır: Dış askeri müdahaleler çoğu zaman özgürlük getirmek yerine yeni bağımlılık ilişkileri ve güvenlik rejimleri üretmiştir.
Sosyalist tutum ve anti-militarizm
Tam da bu noktada sosyalist düşüncenin savaş meselesine yaklaşımı önem kazanır.
Sosyalist gelenek tarihsel olarak gerici güçler arasındaki savaşlarda bağımsız bir siyasal tutum geliştirme ihtiyacını vurgulamıştır. Bu yaklaşım, çatışan güçlerden birine yedeklenmeden savaşın doğasını ve sonuçlarını sorgulayan bir perspektife dayanır.
Elbette devrimci hareketlerin bazı tarihsel momentlerde silahlı mücadeleye başvurduğu olmuştur. Ancak bu durum savaşın yüceltilmesi anlamına gelmez. Devrimci mücadele savaşı kalıcı hale getirmek için değil, onu doğuran koşulları ortadan kaldırmak için ortaya çıkar.
Bu nedenle sosyalist düşünce açısından savaş hiçbir zaman romantize edilen bir alan değildir. Çünkü savaş toplumları parçalayan ve insan hayatını yok eden bir felakettir.
İran bombalanırken bazı çevrelerin “ateşi bol olsun” gibi ifadeler kullanabilmesi tam da bu yabancılaşmanın göstergesidir. Oysa bombalar yalnızca askeri hedeflere düşmez; savaşın gerçekliği çoğu zaman sivil kayıplarla ortaya çıkar.
Bu nedenle demokrat olmanın en temel ölçütlerinden biri anti-militarist bir tutum geliştirmektir.
Bugün İran etrafında oluşan gerilim farklı aktörleri yeniden taraf seçmeye zorlayan bir atmosfer yaratıyor.
Ancak tarihsel deneyim bize başka bir şey söylüyor: İki farklı yanlış arasında sıkışmak zorunda değiliz.
Ortadoğu’nun son otuz yılı büyük güçlerin yürüttüğü savaşların nadiren özgürlük ürettiğini, çoğu zaman yeni yıkımlar yarattığını gösterdi.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey savaşın taraflarını seçmek değil, savaşın kendisini sorgulayan bir politik akıldır.
Üçüncü yol tam da bu noktada ortaya çıkar: Emperyalist müdahalelere karşı çıkarken otoriter rejimlere de yedeklenmeyen bağımsız bir halk siyaseti.
Halkların özgürlüğü bombardıman uçaklarıyla gelmez.
Özgürlük çoğu zaman toplumların kendi demokratik mücadeleleriyle ortaya çıkar.
