Çarmıha gerilmeyi bekleyen İsa’lar değiliz: Nurhaklara yolculuk
Dağ sessizdi. Sessizlik bazen insanın üzerine kapanan bir mezar kapağına benzer. Bazen de henüz söylenmemiş büyük bir cümlenin nefesidir. Nurhak’ta o sabah, dünya sanki kendi sesini geri çekmişti. Rüzgar vardı yalnızca. Kayalara sürtünen kuru bir rüzgar. Ve birkaç genç insanın, tarihin o ağır kapısına doğru yürüyen ayak sesleri.
Tarih çoğu zaman büyük orduların, sarayların, parlamentoların ve generallerin hikayesi gibi anlatılır. Oysa insanlığın gerçek yürüyüşü çoğu zaman birkaç kişinin omuzlarında taşınır. Spartaküs Roma’ya karşı ayağa kalktığında yanında imparatorluklar yoktu. Bedreddin yürüdüğünde arkasında devletler yoktu. Münzer köylülerle birlikte derebeylerinin üzerine yürürken elinde kutsal kitaplardan daha büyük bir silah taşımıyordu. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Kendilerine çizilen kaderi reddettiler.
Gerçek teslimiyet zihinde başlar
Çünkü egemenlik, insanı önce zihninde kuşatır. Ölümden önce teslimiyet gelir. Ve bir insan, kendisine sunulan hayatın aslında uzun bir çürüme biçimi olduğunu fark ettiği an değişmeye başlar.
Nurhak’a çıkan o çocuklar tam da bunu fark etmişlerdi.
Onlar yalnızca bir örgütün militanları, yalnızca THKO savaşçıları da değildi. Onlar, Türkiye’de solun kaderini değiştiren büyük psikolojik kopuşun ete kemiğe bürünmüş halleriydiler. Çünkü o güne kadar devrim fikri hala şehirlerin içinde, teorilerin güvenli alanında, üniversite anfilerinin nispeten korunaklı dünyasında dolaşıyordu.
Devlet öldürüyor ama hala “hukuk devleti” maskesi taşıyabiliyordu. Parlamento hala bir umut yanılsaması üretebiliyordu. İnsanlar hala sistemin kendi içinde düzelebileceğine dair bir ihtimali konuşuyordu.
İşkencehaneler doldu.
Ve devlet gerçek yüzünü her zamanki gibi yine gösterdi.
İşte Nurhak, tam olarak bu yüzleşmenin dağlara vurmuş biçimidir.
Sinan Cemgil’in gözlerinde romantik bir maceracının heyecanı yoktu. Kadir Manga’nın yürüyüşünde bireysel kahramanlık arzusu yoktu. Alparslan Özdoğan’ın taşıdığı şey ölüm tutkusu değildi.
Bugünden geriye dönüp baktığımızda onları yanlış anlamaya en müsait yer tam da burasıdır. Çünkü modern dünya, insanın uğruna ölümü göze alabileceği her şeyi irrasyonel ilan eder. Bugünün egemen aklı için insan yalnızca yaşamalıdır. Ama nasıl yaşadığı önemli değildir. Diz çökerek yaşaması, sessizleşerek yaşaması, yavaş yavaş çürümesi sorun değildir. Yeter ki düzen sürsün.
Oysa bazı insanlar için mesele hayatta kalmak değil, insan kalabilmektir.
Nurhak’a çıkanların taşıdığı ruh tam olarak buydu.
Bu yüzden onların hikayesini yalnızca “üç Devrimcinin öldürülmesi” olarak anlatmak büyük bir eksikliktir. Çünkü Nurhak bir ölüm hikayesi değildir. Bir eşiğin aşılmasıdır. Türkiye Devrimci Hareketi açısından geri dönüşü olmayan bir psikolojik kırılmadır. Artık hiçbir şey eski biçimiyle devam edemezdi. Çünkü birileri, devletin mutlak korku rejimine rağmen, silahlı olarak dağa çıkmayı ve teslim olmamayı seçmişti. Bu küçümsenecek bir şey değildir.
Bugün insanlar en küçük gelecek korkusunda kendi fikirlerinden vazgeçebiliyor. Bir iş kaybetme ihtimali bile insanları sessizleştirebiliyor. Kariyer, maaş, konfor, sosyal çevre, dijital kimlik..
Modern çağın insanı görünmez zincirlerle bağlanmış durumda. İşte bu yüzden Nurhak hala rahatsız edicidir. Çünkü o dağlarda dolaşan şey yalnızca üç insan değildir. Bugünün korkaklığını yüzümüze vuran bir vicdandır.
Korkunun devleti ve ilk kopuş
Devletler yalnızca silahla yönetmez. Devlet, insanın hayal gücünü de kontrol etmek ister. Sana neyin mümkün olduğunu söyler. Nereye kadar konuşabileceğini. Nerede duracağını. Ne kadar öfkeleneceğini. Hangi sınırın ötesine geçemeyeceğini..
Ve düzenin en büyük başarısı, insanların çoğunu fiziksel şiddet kullanmadan itaat ettirebilmesidir. Fakat tarihin bazı anlarında birileri çıkar ve o görünmez sınırı geçer. İşte o zaman egemenlik paniğe kapılır. Çünkü örnek bulaşıcıdır. Nurhak’ın gerçek tehlikesi tam olarak buydu.
Üç kişinin ölmesi değildi mesele. Mesele, binlerce insanın onların yürüyüşünde kendi bastırılmış öfkesini görme ihtimaliydi. Çünkü insan bazen kendi cesaretini başkasının gözlerinde fark eder. Bu yüzden egemenler yalnızca öldürmek istemez. Unutturmak ister. Öldürülen bir insan bazen tehlikeli olmayabilir. Ama hatırlanan bir insan her zaman tehlikelidir.
Türkiye’de resmi tarih tam da bu yüzden sürekli hafıza operasyonları yapar. Devrimci hareketi yalnızca yenilgiler üzerinden anlatır. Sürekli başarısızlıkları büyütür. Sürekli “boşuna öldüler” fikrini pompalar. Çünkü egemenlik şunu çok iyi bilir: Eğer insanlar tarihte gerçekten direnmiş insanların varlığını hissederse, bugünkü teslimiyet düzeni çatırdamaya başlar.
Oysa mesele kazanıp kazanmamak değildir yalnızca. Bazen yenilgi bile tarihsel olarak kurucudur.
Paris Komünü yalnızca yetmiş iki gün sürdü. Spartaküs Roma’yı yıkamadı. Bedreddin’in hareketi bastırıldı. Münzer’in başı kesildi. Ama onların açtığı gedik kapanmadı. Çünkü bazı yenilgiler, egemenlerin zaferinden daha büyük sonuçlar üretir.
Nurhak da böyledir. O dağlarda devlet askeri olarak kazandı belki. Ama psikolojik olarak ilk büyük çatlak tam da orada oluştu. Çünkü artık Türkiye’de devrim düşüncesi yalnızca teorik bir tartışma değildi. Et ve kemiğe dönüşmüştü.
Bugün dönüp baktığımızda asıl sarsıcı olan şey şudur: O çocuklar gerçekten kazanabileceklerine inanıyorlardı. Modern insan bunu anlamakta zorlanıyor.
Çünkü bugünün dünyasında inanç bile ironikleşmiş durumda. İnsanlar hiçbir şeye tam olarak inanmıyor artık. Her şey mesafeli, her şey geçici, her şey tüketilebilir. Oysa Sinanların kuşağı tarihle arasında böyle bir mesafe koymuyordu. Onlar devrimi akademik bir kavram gibi değil, yaşanabilir bir gerçeklik gibi görüyorlardı.
Belki de bu yüzden bu kadar tehlikeliydiler. Çünkü insan gerçekten inandığında korku eski gücünü kaybeder. Ve düzenin en büyük silahı korkudur. Bakın bugün etrafımıza. İnsanlar konuşmaktan korkuyor. Yazmaktan korkuyor. Yalnız kalmaktan korkuyor. İşsiz kalmaktan korkuyor. Fişlenmekten korkuyor. Dışlanmaktan korkuyor. Kaybetmekten korkuyor.
Korku artık yalnızca polis copu değildir. İnsanın zihnine yerleşmiş görünmez bir sisteme dönüşmüştür. İşte bu yüzden Nurhak yalnızca geçmiş değildir. Bir aynadır. Bugünün insanına şu soruyu sorar: “Senin sınırın nerede başlıyor?”
Çünkü herkes devrimci olabilir kelimelerde. Asıl mesele, hayatın seni köşeye sıkıştırdığı yerde ne yapacağındır. İnsan tam orada ortaya çıkar.
Ve bazı anlarda insanın gerçek kimliği, söylediklerinden değil, vazgeçmeyi reddettiği şeylerden anlaşılır.
Nurhak’ın bıraktığı en büyük miras budur.
Teslimiyetin normalleşmesine karşı çıkan bir karakter biçimi.
Belki de bu yüzden hala yaşıyorlar.
Çünkü bazı insanlar biyolojik olarak ölür ama tarihsel olarak dolaşmaya devam eder.
Bir slogan gibi değil.
Bugün bir fabrikada fazla mesaiye karşı çıkan işçinin öfkesinde…
Bir üniversitede susturulmaya çalışılan öğrencinin inadında…
Bir hapishane hücresinde hala direnmeye çalışan insanın sessizliğinde…
Bir annenin kaybedilmiş çocuğunun fotoğrafına bakarken duyduğu o ağır boşlukta…
Tarih bazen toprağın altından konuşur.
Ve bazı sesler susturuldukça büyür.
Belki de bu yüzden egemenlik geçmişten korkar.
Çünkü geçmiş yalnızca geçmiş değildir.
Bastırılmış ihtimaller mezarlığıdır.
Nurhak tam da bu yüzden kapanmış bir sayfa değil, açık kalmış bir yaradır.
Ve bazı yaralar iyileşmez.
Çünkü unutulduklarında insanlık biraz daha eksilir.
Modern insan ve görünmez zincirler
Modern çağ insanı ölümden değil, anlamsızlıktan korkuyor. Fakat paradoks tam da burada başlıyor: İnsan, anlamsızlıktan kaçmaya çalışırken hayatını bütünüyle anlamsızlaştıran bir düzenin içine yerleşiyor. Sabah işe gidiyor, akşam dönüyor, konuşuyor, tüketiyor, bekliyor, yaşlandığını fark ediyor ve sonunda kendisine ait olmayan bir hayatın içinde sessizce kayboluyor. Düzenin en büyük zaferi budur. İnsanları zincirle değil, yorgunlukla yönetmek.
Bu yüzden bugünün insanı Nurhak’ı anlamakta zorlanıyor.
Çünkü orada başka bir yaşam anlayışı vardı.
Bugün “gerçekçilik” diye pazarlanan şeyin büyük kısmı aslında korkunun ideolojisidir. İnsanlara sürekli sınırlarını hatırlatan, onları küçük hesaplara hapseden, her büyük hayali “romantizm” diye küçümseyen bir düzen aklı…
Oysa tarihteki bütün kırılmalar, önce “imkansız” denen insanlar tarafından yaratıldı. Kölelerin Roma’ya karşı ayaklanması da imkansızdı. Sömürgelerin imparatorluklara karşı savaşması da. İşçilerin sekiz saatlik çalışma hakkını kazanması da. Kadınların tarih sahnesine çıkması da. Her şey önce delilik gibi görünür. Çünkü egemenlik, kendi sınırlarını doğanın kanunu gibi gösterir.
Sinanların kuşağı işte bu sahte doğallığı reddetti.
Onların en büyük tehlikesi ellerindeki silah değildi. Asıl tehlike, korkunun mutlak olmadığını göstermeleriydi.
Çünkü bir insan korkmamayı öğrendiğinde, devletin yarısı çöker.
Bunu anlamadan 71 devrimci kopuşunu anlamak mümkün değildir.
Türkiye’de Devrimci Hareket üzerine yapılan birçok tartışma sürekli teknik meselelerin içinde boğuluyor: Strateji hataları, örgütsel yetersizlikler, erken davranmak, halk desteği problemi, askeri romantizm…
Elbette bunların hepsi tartışılabilir. Ama bütün bu tartışmaların altında çoğu zaman gizlenen daha büyük bir gerçek var: 68 hareketi, 71 kopuşu Türkiye’de korku rejiminin psikolojik bütünlüğünü ilk kez parçaladı.
İnsanlar bunu yeterince anlamıyor.
Devlet sadece insan öldürmez.
Devlet aynı zamanda ihtimal öldürür.
İnsanların zihninde görünmez sınırlar üretir. “Buraya kadar gelebilirsin” der. “Bundan ötesi ölüm” der. İşte devrimci kopuş tam olarak bu sınırın aşılmasıdır.
Nurhak bu yüzden yalnızca askeri bir olay değildir.
Bir bilinç........
