Partiden örgütlü bireye özneleşme sorunumuz…
“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Geçen yazımda, temsil-vekâlet sorununu, devrimci bireyin özneleşmesi ve kültürleşme başlıklarıyla birlikte başka bir yazıda açmaya çalışacağıma söz vermiştim. Bu yazı, o sözü yerine getirmek için.
Anılan sorun ve kavramların tümü birbirlerine bağlı gerçek süreçlerle ilgili. Farklı soyutlama düzeylerine, farklı kavramlara, anlatma ve anlaşılma kolaylığı sağladıkları için başvuruyoruz. Gerçek yaşamda böyle kompartımanlar yok; oluşum ve etkileşim içinde süreçler var.
Geçen yazıda devrimci öznenin günümüzde toplumsal proletaryada neşnelleştiğini belirtmiş, özneleşmesinin dünyayı değiştirmek isteyenlerin ideolojik-siyasal etkinliğine bağlı olduğunun altını çizmiştim. Komünist siyaseti, mevcut nesnellik içinden yürüyerek, belirlenmiş amaç ve program doğrultusunda devrimci dönüştürücü bir güç yaratma sanatı, toplumsal proletaryanın birlikte bilme (ideoloji, bilinç), birlikte hedefleme (program, strateji), birlikte eyleme (mücadele, taktik) süreci olarak anlıyorum. “Birlikte”, eş deyişle kolektif tüm edimler ise, kendiliğindenliğin en ağır bastığı durumlarda bile eşgüdüm ve örgütlülüğü, topluluğu oluşturan bireylerin gönüllü aktif katılımını gerektiriyor. Öyleyse, denklemi, “stratejik amaç için siyaset, devrimci siyasal hareket için katılımcı örgütlülük” olarak kurabiliriz. Bu denklemde, görüldüğü gibi örgütlülük amaç değil araçtır. Örgütlenmesi, merkezileştirilmesi gereken yönetsel aygıtlar, hiyerarşik şemalar değil, hareketin, eylemlerin kendisidir. Örgüt ya da parti, devrimci siyasetin, birlikte eylemenin zorunlu ve kimi bakımlardan sorunlu aracıdır; Ernst Bloch’un deyişiyle teori ile pratik arasındaki ilk dolayım biçimidir.
Bir odaya ya da büyük bir salona sığmayacak sayıda üyesi olan bir örgütün tüm üyelerinin doğrudan katılımıyla kararlar alıp uygulamaya geçmesi, ortaya çıkan hareketi hep birlikte koordine edip yönetmesi olanaksızdır. Asil-vekil, yöneten-yönetilen, merkeziyetçilik-ademi merkeziyetçilik vb. sorun ve ikiliklerinin kaynağında bu olanaksızlık var.
Ütopik sosyalistlerden farklı renkleriyle feminist ve anarşist akımlara, modern zamanlardaki dünyayı değiştirme teori ve pratiğinin kabaca 240 yıllık, Marksist sosyalizmin ise kabaca 184 yıllık bir tarihi var. Teorik açılımlarla pratik sınamaların, devrimlerin, karşı-devrimlerin, başarı ve yenilgilerin iç içe olduğu toplumsal laboratuvar zenginliğinde bir tarihin, deneyimin mirasçılarıyız. Bu miras büyük dersler, bugün yüz yüze olduğumuz sorunları aşmak için de değerli onlarca ipucu, kalkış dersleri içeriyor. Ama bize, bugünkü sorunlarımızın üstesinden gelecek hazır bir reçete sunmuyor. Ayrıca, her şeyi, zaman, mekân ve kültür farklılıklarını dikkate alarak yorumlamak gerekiyor.
Burada bu engin sorunun biri doğal ve otantik, öteki tarihsel ve güncel iki nedenine/ikilemine dikkat çekmek istiyorum.
Birincisini şöyle özetleyebiliriz: Legal ve açık tüm örgütlenmelerin kuruluş, yapı ve işleyişleri düzen yasalarıyla belirleniyor; devletler tarafından denetleniyor. İllegal/gizli örgütlenmeler ise, varlık ve sürekliliklerini sağlamak için, karşısında/zıddında oldukları devletle aynı tipte yapılanmak zorunda kalıyorlar. Ya düzen karşıtlığının, bağımsız devrimciliğin 1970’lerdeki “Avrupa Komünizmi”nde yaşandığı gibi oyunun kurallarına bağlanarak, seçim ve parlamenter düzlemlerde evcilleştirilmesi, ya da bağımsızlığı ve devrimciliği sürdürmek için, devlet tipinde, dikine hiyerarşik, içe dönük merkeziyetçi vb. örgütlenme tarzına yönelmek! Bu çetin ve gerçek bir ikilemdir; iki durumda da siyasal öznenin varlık koşulundan, amaç disiplininden uzaklaşması riski var. Dahası, bu ikilem, proleter ve komünist bireylerin örgütlü pratiğine bire bir yansıdığı için örgütlülüğün tüm dokusunu etkilemektedir.
Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist geçiş devletleri, kısa yirminci yüzyılda bu ikilemi aşmayı görece kolaylaştıran, devrimci-kurtuluşçu hareketlerin bağımsız var oluşlarına destek veren nesnel bir zemin, şemsiye yaratıyordu. Şimdi öyle bir şemsiye yok. Yalnız Latin Amerika’da değil, tüm dünyada devrim rüzgârları estiren 1960’lı, 1970’li yılların Küba’sı da yok.
Yirmi birinci yüzyılda özgünlükleri ve ulusal kurtuluşçu içerikleri nedeniyle bize “model” olamayacak ama sorunun mantığını algılamak açısından önemli iki pratiğe tanıklık ettik. Biri, silahlı illegal bir örgüt olan İrlanda Kurtuluş Ordusu ile onun legal uzantısı olan Sinn Fein (İrlanda Cumhuriyetçi ve Sosyalist Partisi) arasındaki, öteki bizim coğrafyada PKK ile onun legal uzantısı olan partiler arasındaki ilişkide somutlandı. İki örnekte de, bu hareketler legal-parlamenter düzlemlerin evcilleştirici/bozucu etkilerinden kendilerini, düzenin ulaşamadığı, kontrol edemediği bağımsız varoluşları sayesinde uzak tutabildiler. Formülü ya da reçetesi yok, ama ideolojik, siyasal, örgütsel bağımsızlık devrimci var oluşun olmazsa olmaz koşuludur. Döneme uygun yeni yol ve yöntemlerin mücadele içinde, mücadele edenler tarafından üretilmesi dönemin görevlerinden biridir.
Dünden devraldığımız, etkileri günümüzde de süren ikinci........
