menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Endonezyalaşma riski

43 52
13.02.2026

“Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur” diye bir atasözü vardır Türkçe’de. Bu söz nedense Türkiye solunun ‘siyasi öngörü yeteneğini’ hatırlatır her zaman bana. Yakın tarihi şöyle bir gözümüzün önüne getirelim: Gelmekte olanı zamanında görerek kendisini ve kitleleri buna önceden hazırlamayı başarmış herhangi bir örnek bulabilir miyiz? Buna karşın iş işten geçtikten sonra “Biz zaten demiştik…” böbürlenmesiyle boy göstermeyenimiz var mıdır? Üstelik bağıra bağıra gelene en hazırlıksız yakalananlardan duyarız en çok bu ‘mazeret teorisi’ni.  

12 Eylül bunun tipik örneğidir. O askeri faşist darbe karşısında sergilenen genel pejmürdeliği mazur göstermeye çalışmakla yetinmeyip ilerleyen yıllarda bir de üste çıkmaya yeltenenlerin sarıldıkları ana tez “Darbenin gelişini biz önceden görmüştük” tezi oldu. “Madem öyle, önlem olarak ne yaptınız” sorusuna verilen yanıtlar işin gerçeğini ele verir. Ortada bir öngörünün falan olmadığını hayat göstermiştir zaten. Güç ve olanaklarının büyüklüğü açısından başta gelen örgütlerin istisnasız hepsinin 6 ay içinde çökertilmeleri her şeyi açıklar. 

Karşılaşılabilecek muhtemel gelişmelere ilişkin olarak ciddi bir öngörü, ona hazırlık kapsamında alınan önlemlerde cisimleşir. Kendisine güvenen, kitleler ve tarih karşısında sorumluluk duyan devrimci bir tutumla ‘söylemekle’ yetinen lâf ebeliği arasındaki farkı da bu oluşturur zaten. Bu hem fırsatlar hem de tehlikeler için geçerlidir. 

Bugün devrimci öngörüye en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir tarihsel kesitteyiz. Dünyada da bulunduğumuz bölgede de Türkiye’de de belirsizlik ve kaos kol geziyor. Bu bulanıklığın kendisi yarın nelerle karşılaşabileceğimize dair isabetli öngörülerde bulunma ihtiyacını büyütüp yakıcılaştırıyor; gel gör ki bu toz-duman ortamında önümüzü iyi-kötü görebilmek geçmiş dönemlerden daha zor. Dolayısıyla geçmişte edindiğimiz alışkanlıklara, ölçü ve reflekslere dayalı siyaset tarzıyla bu çelişkinin üstesinden gelemeyiz. 

Yönümüzü ve yolumuzu şaşırmamak için en başta tarihsel ufuk çizgimizi gözden kaçırmamamız gerekir elbette. Fakat tek başına o yetmez. Gözümüzü yıldızlara dikelim derken önümüzdeki çukurlara düşmek istemiyorsak, en son Rojava ve Venezüella’da tanık olduklarımızdan ders alıp olası gelişmelerin işareti belirtilere daha fazla dikkat etmeliyiz. Bunlar her zaman çok açık ve net olmayabilir. Günlük gelişmelerin hay huyu içinde gözümüze ‘teferruat’ olarak görünebilir. Dahası benzerleriyle bugüne dek çok karşılaştığımız için kanıksama yaratmış olabilir. Zaten tehlike de bundan kaynaklanır. 

Sınıf mücadelesinin temel bir yasasının, tarihsel süreçlerin gelişim seyrinin diyalektik materyalist karakterini gözden kaçırmak yatar bunun temelinde. Her gelişme ve adımın kendisini çevreleyen somut tarihsel koşullar bütünlüğüyle ilişkisi içinde ele alınması zorunluluğu unutulur. Öncesinde defalarca tanık olduklarımıza benzerliğinden hareketle bu sefer gördüklerimizin farkını fark edemeyiz. Bunların başka belirtilerle bağını da kurarak ne anlama geldikleri ve ne gibi sonuçlar doğurabilecekleri konusunda isabetli öngörülerde bulunabilmemiz haliyle olanaksızlaşır.

Son 1,5 yıldır Türkiye’nin gündeminde devletin “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlamakta ısrarlı olduğu stratejik bir yönelim var. Sol içinde hatırı sayılır bir kesim dahil demokrat kamuoyu bu süreci devletle Kürt hareketi arasında cereyan eden bir ‘pazarlık süreci’ olarak görme eğiliminde. İyimser yorumlar bunun Kürtlere sınırlı bazı hak kırıntıları tanınmasıyla yeni bir Anayasa ittifakına zemin oluşturacağı düşüncesinde. Lakin bu süreçten de bir şey çıkmayacağı karamsarlığı Kürtler arasında bile yüksek. Sonuç olarak bütün tahmin ve öngörüler bu süreci Kürtlerle devlet arasında İmralı-Ankara hattında cereyan eden, bu anlamda kendilerinin ‘dışında’ bir süreç olarak görmekte birleşiyor. Onunla ilişkileniş de sahiplenmekle karşı olmak, omuz vermekle eleştiri sınırları içinde kalıyor.

Halbuki bu sürecin Kürt-Türk ayrımı yapmaksızın, öte yandan devrimci sosyalist olsun olmasın mevcut tek adam diktatörlüğüne şu ya da bu düzeyde muhalif olan bütün güç ve kesimleri kesen bir özelliği var. O özelliği, en başta devletin bu süreçten muradına dair tanım ele veriyor: “İç cephenin sağlamlaştırılması”. 

Bununla neyin kastedildiği ise karşımıza her gün........

© sendika.org