menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Depremler oluyor…

12 0
03.05.2025

Depremin olduğu gün, 23 Nisan 2025 günü ilkokulun bahçesinde “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı kutluyorduk. Öğrenciler, öğretmenler, anne ve babalar, teyzeler, halalar, daha okula başlamamış küçükler, dedeler, nineler… Bir yanda geleneksel kıyafetlerde halk oyunları, bir yandan modern danslar, şiirler, marşlar, çocuk bayramının dünyada tek oluşuna vurgu yapan konuşmalar, bayrak, Atatürk…

Biraz abartı, biraz yalanla modern bir devletin yurttaşlarıymış gibi davranıyorduk. Yarım yamalak bağımsızlık, yarım yamalak laiklik, yarım yamalak bir özgürlük içinde, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmadığı, seçme ve seçilme özgürlüklerin kayyuma devredilmediği, gençlere işkence yapılmadığı bir yerde yaşıyor gibiydik sanki. Bir süre “mış gibi” yaparsınız gerçek olur demiyor muydu kişisel gelişimciler! Biz bunun gerçekten olabileceğine inanmak istiyorduk sanki, böyle bir şeye demek ki çok ihtiyacımız var. Demokratik bir toplumda yaşıyormuşuz gibi yapıyoruz ve demokratik bir toplum oluyoruz! “Zenginmişiz” gibi davranıyoruz ve evren bize geri dönüş yapıp zengin oluyoruz! İnanılır gibi değil ama inanıyoruz/inanılıyor. Olmayana ergi metodunda, bir iddiayı doğru kabul ederek onun saçma bir sonuca vardığını görüp mantıksal olarak iddianın yanlış olduğunu ispat edince iddia yanlış denir/denilirdi. Şimdi ise bir toplumsal saçmalıklar bir iddianın doğruluğuna kanıt yapılıyor. Kırk tane 1 Türk Lirası 1 Euro ediyor, altı asgari ücretli Türk emekçisi, bir tane Alman emekçisi kadar maaşı ancak alabiliyor ama hala kıskanılan taraf biz oluyoruz. Belki de nasıl oluyor da yaşamımızı sürdürdürebildiğimize, gerçekliği bu kadar ters yüz edebilmemize şaşırıyorlardır.

23 Nisan törenleri bitti bitecek derken önce hafif bir deprem oldu. Daha sonra 6.2 büyüklüğünde 13 saniye süren ikinci deprem olunca yalandan mutluluğumuz, kaynaşmış imtiyazsız sınıfsız kitleselliğimiz dağıldı bir anda. Herkes bir yana doğru koşturmaya başladı. Az önceki tören sırasındaki düzen ve intizamdan eser kalmadı. Gururlu duruşumuz, itinalı sözcüklerin yerini panik ve şaşkınlık çığlıkları aldı. Apaçık bir şekilde korktuk, yüzümüz bulutlandı, dizlerimizin bağı çözüldü denir ya aynen öyle oldu.

Herkesin aklına deprem anında evde olabilecek yakınları, sevdikleri geldi aklına. Ufak çocukları ve apartmanların merdivenlerden bir başlarına inemeyecek olan hastaları, yaşlıları… Herkes ulaşabileceklerine ulaşmaya çalıştı telefonlarıyla ama telefon hatları her zaman olduğu gibi çalışamaz olmuşlardı. Telefon hatları ve internet fiyatlarına benzer ülkelerden daha fazla para ödüyoruz. Buna mukabil hizmet alamadığımız gibi ne duyuyoruz yetkililerden? Sözde hızlar durmadan yükseliyor, yok hatlar bilmem ne fiber optik oluyor, yok uydularımız uzayda dönüyor, yok yeni “G”lere geçiyoruz… Ama en kritik anlarda, en lazım olduğu dakikalarda sonuç dıt dıt dıt sesi veya derin bir sessizlik oluyor telefonun içinde. Kimseye ulaşamıyoruz kimse bize ulaşamıyor. Telefon hatlarının kilitlenmesi böylesi anlarda korkuyu daha da büyütüyor.

Denizin kilometrelerce altındaki fayın hareketi bizi donduruyor. Büyük bir çaresizlik hissi düşürüyor içimize. Elimiz kolumuz bağlı, tutamak noktaları arıyoruz. Denizde insanın boğulmasının nedenlerinden biri de insanın ayaklarını sağlam bir zemine, yere basmaya çalışırken yüzeyde kalamaması, kendini batırmasıdır. Sonuçta çok uzun süreler ayakları bir yere basmadan yaşayamayan bir canlı türüyüz. Güvenlik hissini, bir şeylere başlama gücünü bize veren yeryüzü dayanak noktalarımızı oluşturur. Ondan güç alarak sıçrarız, ilerleriz. Eğer yere, sadık dostumuz toprağa, evlerimize de güvenemeyeceksek nasıl yaşarız?

Bütün canlıların bir yuvası vardır. Karıncaların yuvaları, ayıların inleri, aslanın ormanı, köstebeğin toprak altı evi… Hele çalı çırpıyı, küçük dalları ustaca iç içe geçirerek yuva yapan kuşlara ne demeli… Hiçbir hayvanın yuvası depremde bizim evler gibi dağılmıyor, hiçbir hayvanın yuvası o hayvanın ölümüne yol açmıyor. Ya bizim? Her deprem sonrası yıkıntılar altında o halk türküsündeki garip çobanlar gibi kalakalıyoruz:

“Cümle kuşlar yuva yapmış/Serçe kadar olamadım”

Kabul edelim ki her ev sıcak bir yuva değildir. Kadınların, kızların, çocukların bazı evlerde ne zulümler çektiklerini biliyoruz. Muntazam evlerin, o sıcak görünümün altında kadınların görünmeyen emeğinin varlığı gizlidir. Evlerde zülüm gören o kadınlar, çocuklar da daha rahat soluk alabilecekleri bir ev özlemi çekerler, bunun için mücadele verirler. Kısacası hali hazırda evler insanlar için vazgeçilmez birer özel alandırlar.

Eviniz olduğu semte, sokağa yaklaştıkça insanlar rahatlatmaya başlar. Bazen bir semt, bir mahalle veya sokak evin bir parçası gibi dışarıya uzanır. Bir başkasının çok şık, çok konforlu evinde bir süre kaldıktan sonra veya........

© sendika.org