Yaşar Ayaşlı’ya cevap: Dar Pencereden “manzara” (2) | Darbeden sonra
Ayaşlı, Devrimci Yol’u silahlı örgütlenmeye gitmediği konusunda ve Taner Akçam’ın DG Yazı İşleri Müdürü olması konusunda anlattığı geyiği aktarıp eleştiriyor (s. 101). Sonra devam ediyor:
Gerçi, anlattıklarımız Dev-Yol’un kuruluş yıllarına ait, sona doğru silahlı eylemleri örgütlemek üzere, direniş komiteleri bünyesinde “silahlı direniş birlikleri” kurulması öngörülüyor. Aralarında Ali Başpınar’ın da olduğu, soygun ve faşistlere yönelik askeri eylemler yürütecek “4 kişilik üst komite” kurulduğundan söz ediliyor. Yine de bu konuda belirsizlik ve karmaşa var. Kaldı ki, Dev-Yol gibi büyük bir harekette bu yetersizdir. (s. 101) (Dipnotta kaynak olarak Vehbi Ersan, s. 297 gösteriliyor.)
Burada bir yanlış anlama ve yanlış aktarma var. Vehbi Ersan’ın kitabında da sözü edilen “üst komite” Yaşar Ayaşlı’nın kitabında biraz önceki sayfalarda askeri işlerin Ali Başpınar üzerine kaldığı şeklindeki anekdotun anlatıldığı “merkez”dir, “askeri eylemler yürütecek” bir üst komite değil. Ali Başpınar’a bağlı olan yapılanma ise Zekeriya Aydemir öncülüğünde oluşturulan “Devrimci Savaş Birlikleri” yapılanmasıdır. Bu yapılanmanın darbe öncesinde en azından Ankara, İstanbul, Çukurova ve (biraz daha farklı işlevde bir yapılanma olmakla birlikte) Malatya bölgesinde oluşturulmuş olduğu bilinmektedir.
Ayaşlı, Devrimci Yol’a ilişkin farklı anlatıların birbiriyle çeliştiğini belirterek, aslında bir silahlı mücadele hazırlığı olmadığını kanıtlamaya çalışıyor:
Gerçi, Ertuğrul Bilir çalışmasında, Dev-Yol’un “Kır gerillası hazırlığına darbe öncesinde başlamış olduğu”nu, “Malatya’da Mahmut Memduh Uyan’ın önderliğindeki bir ekip 1980 ilkbahar aylarından itibaren faşist saldırıları püskürtmek ve bir askeri yapılanma oluşturmak için” hazırlandığını söylemektedir. Ancak, 27 Aralık 1979 muhtırası sonrası hakkında, Yaşathak Aslan’ın söyledikleri bunu doğrulamıyor:
“Bildiri yayımlanınca inisiyatif alıp Dersim tarafında açıkça kırda dolaşmaya başladık … Generallerin bildirisiyle birlikte daha açık hale getirmeye çalıştık. Merkez buna karşı çıktı. Nasuh abi bölgeye sık sık geliyordu. ‘Dağıtın,’ dedi, ‘bizim şehirlerde ihtiyacımız var o insanlara.’ Halbuki o anda bizim kırlarda tuttuğumuz arkadaşlara ihtiyaç yoktu.” (s. 101-102) (Alıntı: Yaşathak Aslan, Bir Uzun Yol Türküsü, s. 94)
Ayaşlı burayı da doğru algılamamış veya çarpıtıyor. Yaşathak Aslan, kitabında bu ifadeden biraz sonra ise “Merkezin dayatması sonucu onu minimuma düşürdük ama çekirdeği tuttuk. Dersim bölgesindeki kır faaliyetinin çekirdeği budur. Darbeden sonra o çekirdek yeniden harekete geçti” yazdıktan sonra devam etmektedir: “Bunun yanında Mahmutlar Malatya çevresinde bir zemin oluşturmaya çalışıyorlardı, orada da çok az bir mesafe alınabilmişti” (Aslan, s. 94). Görüldüğü gibi Yaşathak Aslan’ın aktardıkları Bilir’in Malatya için yazdıklarını çürütmemekte, bu ikisi birbiriyle örtüşmektedir. Bilir’in kitabında ise, özel bir ekip olmakla birlikte, aktarılan tek örnek Malatya değildir. Bu ekip dışında Sivas ve Tokat’ta da yapılan hazırlıklar üstünde durulmaktadır. Yine Uşak ve Denizli’de de hem kendini korumak amacıyla hem de olası askeri darbeye karşı hazırlık için kıra çekilmiş devrimcilerden söz edilmektedir (Bilir, 2024, s. 39).
Ayrıca Fatsa’daki Nokta Operasyonu sonrasında Fatsa ve Ordu bölgesinde çok sayıda devrimci kırlara çekilmiştir ve 11 Temmuz’dan 12 Eylül’e kadar geçen süreçte saldırılar ve çatışmalar sonucunda halk güçlerinden 30, faşistler ve resmi güçlerden de 30 kadar olmak üzere 2 aylık süreçte 60 kadar ölüm olmuştur. Bu kadar yoğun bir çatışmanın devrimciler tarafını yok saymak, önemsiz görmek doğru bir tavır değildir. Fatsa da dahil olmak üzere Ordu bölgesinde kırdaki devrimcilerin sayısının çokluğu darbe sonrasındaki ölümlere de yansımıştır. 12 Eylül’den yıl sonuna kadar geçen 3,5 aylık süreçte Ordu’da 15 Devrimci Yolcu çatışmalarda ve işkencelerde öldürülmüştür. Görüldüğü gibi, kırlardaki hazırlıklar yetersizdir ama vardır ve sadece Malatya ile sınırlı değildir.
Ayaşlı’nın yukarıdaki alıntıdan sonraki ifadeleri ise kasıtlı bir bilgisizlik gibi görünüyor:
Darbe yapıldıktan sonraysa fiili anlamda askeri bir örgütlenmeye rastlanmayacaktır. 1982 ortasında kurulan işlevi kısıtlı, kendini korumayı esas aldığı için silahlı mücadele kapasitesi olmayan Ana Gerilla Birliği’nin ise ömrü kısa sürecektir. (s. 102)
Ayaşlı bu paragrafın ardından da “Devrim zora dayanacaksa, parti örgütlenmesi baştan sona bunu hesaba katmak zorundadır” (s. 102) şeklinde ahkam kesmektedir.
Ayaşlı hem burada hem de göreceğimiz gibi daha ileride çarpıtmaya başvurmaktadır. Aslında Devrimci Yol’un kırlarda fiili anlamda askeri bir örgütlenmesinin olduğu sosyalist sol tarafından bilinmektedir. Bu konuda çok sayıda kaynak varken ve bu kaynakların bazılarını Ayaşlı’nın okuduğu da belliyken oralarda aktarılan çok sayıda bölgedeki çabayı yok saydığı anlaşılmaktadır. Ana Gerilla Birliği bahsine ise yeniden döneceğiz.
Ayaşlı Devrimci Yol’un (ve diğer grupların) darbe öncesi hazırlık ve darbe sonrası mücadelelerine dönük eleştirilerini yaparken 12 Eylül için şöyle yazmaktadır:
12 Eylül 1980 sabahı saat dörtte tanklar sokağa çıktığında kendini direnmeye hazır hisseden, aktif reaksiyon göstermeye hazır çok az örgüt vardı. (s. 112)
Eğer biz bu ifadeyi Eylül 1980’de duysaydık bir yandan devrimcilerin genel hazırlıksızlığına ve direnme eğiliminin zayıflığına hayıflanır öte yandan da “çok az” da olsa “reaksiyon göstermeye hazır … örgüt” olmasından dolayı umutlanırdık. Ancak hem söz konusu aylarda hem de sonraki yıllarda neler yapıldığını biraz bilecek durumdayız ve Ayaşlı’nın “direnmeye hazır … örgüt” iddiasının altının boş olduğunu biliyoruz.
Bakalım sonra ne olmuş?
İrili ufaklı 50 dolayında fraksiyona bölünmüş sosyalist güçlerin ezici çoğunluğu bozguncu ruh haliyle kaçmayı seçti. Bunlar, kadro ve taraftarlarına “herkes başının çaresine baksın”* diyen, bir şeyler yapıyormuş gibi gözüken ama eskilerin deyimiyle, kafile kafile terk-i diyar eden en sağdakiler; koşullardaki köklü değişikliğe ayak uyduramayıp üst üste aldığı operasyonlarla birkaç ay içinde çökertilen ve bazı kadrolarını yurtdışına çıkararak içeride kalanlarla alt düzeyde, içe kapalı, düzensiz bir faaliyet yürüten ortadakiler ve Dev-Sol, MLSPB gibi direnme kararlılığında oldukları halde çabuk çökertilenler olmak üzere üç ana grupta toplanabilir. (s. 115-116 (*Alıntı: Ertuğrul Bilir’in kitabında Abdullah Aydın’la yapılan görüşmeden)
Bu sınıflandırmada, Abdullah Aydın’dan yapılan alıntıdan da anlaşıldığı kadarıyla, “kafile kafile terk-i diyar eden en sağdakiler” içinde Devrimci Yol da varmış. Ancak Abdullah Aydın, aktarılan ifadesinde “Merkez’dekiler yakalandıktan 1-1,5 ay kadar sonra kendisine ‘ikinci bir habere kadar herkes başının çaresine baksın’ denildiğini” ifade etmektedir. Devrimci Yol Merkez Komitesi’nin tamamı yurt içinde yakalanmıştır. MK’nın bir üyesi kasım ayının sonlarında Ankara’da yakalanmış, 204 kişilik operasyon olarak bilinen bu operasyon DY’nin Ankara merkezli omurgasını açığa çıkartarak çökertmiştir. Bu gelişme üzerine MK’nın kalan üyelerinin bir kısmının yurtdışına çıkarılmasına karar verilmiş ama 1981 Ocak ayı sonunda 5 MK üyesi, Şubat ayında da geriye kalan son MK üyesi yakalanmıştır.
Devrimciler, tarihin her döneminde gerektiğinde yurtdışına çıkmışlardır. Marx ve Engels de, Lenin ve Bolşevikler de, Castro da mücadelelerini sürdürmek için ülkeleri dışına gitmişlerdir. Devrimcilerin kendi ülkesindeki mücadelesi esas olmakla birlikte, ülkesindeki mücadeleyle bağını koparıp mültecileşmedikten sonra yurtdışına çekilmek her koşulda yanlış olan bir tavır değildir.
Ayaşlı, Oğuzhan Müftüoğlu’nun yurtdışına çıkış hazırlıkları ile ilgili söylediklerini de bağlamdan ve dönemden kopartarak aktarıp, yorumluyor. Bu konunun gündeme geldiği 1981 Ocak dönemi, Ankara’daki operasyonda pek çok şeyin açığa çıktığının belli olduğu, omurganın kırıldığı ve bir korunma ihtiyacının ortaya çıktığı dönemdir.
Devrimci Yol’un Genel Komite seviyesindeki kadrolarından Behçet Dinlerer 1980 Aralık ayında Ankara’da işkencede, Soner İlhan 1981 Mart ayında İskenderun’da kırda öldürülmüş, Devrimci Savaş Birlikleri sorumlusu Zekeriya Aydemir 1981 Şubat ayında İstanbul’da çatışmada öldürülmüştür. Bu aşamada Ayaşlı’nın iddia ettiği gibi bir “terk-i diyar” söz konusu değildir. Örgütsel yenilginin ardından çok sayıda devrimci yurtdışına çıkmıştır. Kırlarda ve kentlerde varlığını sürdüren Devrimci Yolcular ise mücadelelerini, 1984’e kadar sürdürmüşlerdir. 1981 ve 82’de, örgütsel yenilginin ardından yurtdışına çıkan bazı Devrimci Yolcular ise kır gerillasının oluşturulma sürecinde ve şehirlerdeki çalışmalar için Türkiye’ye geri dönmüşlerdir. Bu devrimcilerden Cavit Kaya 1983’te Fatsa kırsalında, Ahmet Pehlivan 1984’te Tokat kırsalında hayatını kaybetmiştir.
Ayaşlı “direnme kararlılığında olan gruplar” olarak yukarıdaki ifadede Dev-Sol ve MLSPB’nin isimlerinden söz ederken daha ileriki sayfalarda ise (s. 208-211) ayrıca TKP/ML’den söz ediyor. Ayaşlı, doğrudan ifade etmese de direnme kararlılığında olan örgütlerden birisinin TİKB olduğunu kitaptan anlıyoruz. TSİP’lilerin darbe sonrası gizli çalışma iddiasını eleştirirken kendi çalışmalarını şöyle özetlemektedir:
İnsanlar karşı tarafa zayiat verdirip direnerek ölürken, sayıca kat kat küçük ve sınırlı imkanlara sahip bizim grubumuz, her hafta, her ay silahlı korumalarla yıllarca Orak-Çekiç ve on binlerce bildiri dağıtırken, yazılama ve pullama yaparken, gazetesini en beklenmeyecek yerlere ulaştırırken, yeri gelince soygun yapar, yeri gelince çatışarak ölür ve öldürürken …. (s. 144)
Böylece TİKB’lilerin darbeye karşı mücadelesinin esas olarak ilişki sürdürme, yayın dağıtımı, yazılama, pullama, faaliyetleri sürdürebilmek için soygunlar şeklinde sürdüğünü öğrenmiş oluyoruz. Mücadeleye zor koşullarda verilen her katkı değerlidir ve saygı duyarız. Ancak, kendi grubunun faaliyetleri için ancak bunları yazabilen Ayaşlı’nın, bunlardan çok daha fazlasını yapan Devrimci Yol’u “kafile kafile terk-i diyar edenler” olarak değerlendirebilmesindeki saygısızlık üzücüdür.
Ayaşlı “direnme kararlılığında” olan gruplar olarak ifade ettiği grupların, darbenin etkilerinin en yoğun olduğu 1984’e kadar olan dönemde Devrimci Yolcuların gösterdiği direnişten daha fazla hangi direnişi gösterdiği konusunda hiçbir şey olmamasına (hatta çok daha zayıf varlıklarına) rağmen söz konusu grupları “direnme kararlılığında” Devrimci Yol’u ise “en sağdakiler” içinde sınıflandırabiliyor. Bir kere daha, kendilerinin ve kendileri gibi olan grupların siyaseten etkisizliklerinin üstünü kapatmak için yapılan bir çarpıtma. Bu sınıflandırma ancak keyfi bir değerlendirme olarak kabul edilebilir.
Evet, geldik “ricat” meselesine…
Müftüoğlu’nun anlattığına göre, darbenin ertesi günü, “Cuntaya karşı bütün halkı mücadeleye çağıran bir bildiri” yayımlıyorlar. Bir de anlatmadığı, Dev-Yol liderlerinden değil, muhaliflerinden duyduğumuz iki çelişik tutum var. İlki “Fırtına Eken Kasırga Biçer” içerikli bildiridir. (s. 152)
Ayaşlı bu ifadenin peşinden Şehriban Teyhani’den bir alıntı yapıyor ve sonrasında devam ediyor:
Genel olarak içeriği de kır gerillasının geliştirilmesi, şehir gerillasının yaygınlaştırılması, direniş komitelerinin bulunduğu yerde güçlendirilmesi, olmayan yerlerde direniş komitelerinin hayata geçirilmesi. Bu arada şöyle bir örgütlülüğümüz de var: Devrimci istihbarat birliğimiz var, silahlı direniş birliklerimiz var, askeri kanadımız da mevcut. Bu bildiri büyük bir coşkuyla karşılandı, sokak eylemleri yapılmaya başlandı. (Teyhani, 2020, s. 335’den alıntı) (s. 152)
…
Fakat bu meydan okumaya karşın vaat edilenler yerine getirilmeyecek, “sokak eylemleri” dışında silahlı direniş adına hiçbir girişimde bulunulmayacaktır. Tersine, “Bir süre sonra ricat kararı” alınacaktır. Bunda, başka örgüt merkezlerinin (Örneğin MLSPB’den dört kişinin katli, Dev-Sol merkezinden başta Dursun Karataş olmak üzere büyük bölümünün Eylül ayında yakalanması) akıbetleri ve halktaki durgunluk sonucu barınma ve destek imkanlarının daralması rol oynamış olabilir. Bir de, ne kadar doğru olduğunu bilemediğimiz, “ikinci bir emre kadar silahlarınızı gömün, tüm ilişkilerinizi dondurun, ailelerinizin yanına dönün.” çağrısı iddiası var. (s. 152-153) (Ricat ve silahları gömmeye ilişkin iddiaların kaynağı: Şehriban Teyhani, 2020, s. 336)
…
Sonuçta, ricat kararından epey sonra, 1980 Kasım operasyonundan önce yayınlanan bir değerlendirme yazısında, umudun ekonomik krize bağlandığı görülüyor:
” … Türkiye’deki mevcut düzenin bunalımının olağanüstü derinliği karşısında faşist cuntanın da sömürücü sınıfların istediği şekilde bir bunalımdan çıkış yolu bulamayacağıdır. Tersine, muhtemelen bu cunta ve diktatör özentileri de düzenin bataklığa dönmüş bunalımında boğulup gideceklerdir.” (s. 153) (Alıntının kaynağı, Ertuğrul Bilir, s. 26)
…
Bundan 15-20 yıl sonra ad vermeden Marksizm-Leninizmi “ekonomik determinizm”le suçlayanlar, işte bu kadar açık ekonomik deterministtir. Faşist diktatörlüklerin toplumsal bir hoşnutsuzluk ve muhalefet olmadan salt bunalım sonucu çöktükleri görülmüş şey değildir. (s. 153)
Yaşar Ayaşlı, galiba anlamak için değil, kendisine uyan sonuçlar çıkarmak için okuyor. Şimdi buradaki karışıklıkları ve yanlışları çözelim.
“Fırtına Eken Kasırga Biçer” olarak anılan değerlendirme Kasım 1980 olarak tarihlenen, Devrimci Yol’un illegal olarak yayımlanan 38. sayısında da yayımlanan bildiridir. Devrimci Yol dergisinin bu sayısında ülkenin çeşitli yerlerinde cuntaya karşı direniş eylemlerine de yer verilmiştir. Bu eylemler içinde korsan gösteriler, muhbirlerin cezalandırılması, polis araçlarının taranması, Ünye Alankent karakolunun basılarak silahlara el konulması ve çıkan çatışmada bir askerin ölümü gibi haberler yer almaktadır. Bu bildirinin kimseden gizlendiği yoktur, 1991’den beri yayınlanan birçok Devrimci Yol derlemesinde yer almaktadır. Dolayısıyla bu bildiriyi Oğuzhan Müftüoğlu muhaliflerinden öğrenmeyi gerektiren bir durum yoktur.
1990’dan sonraki derlemelerde yer verilmeyen bildiri ise eylül veya ekim ayında yayımlanmış bulunan “Bugünkü Durum ve Görevlerimiz” başlıklı bildiridir. Bu bildiri Almanya’da yayımlanan Devrimci İşçi Dergisi’nin Aralık 1980-Ocak 1981 tarihli 11. sayısında da Devrimci Yol imzasıyla yayımlanmıştır. “1982 Politik Hattı” olarak bilinen yazılarda bu bildiriye eleştirel atıflar vardır. Ayrıca Devrimci Yol Ana Davasının dokümanları arasında da bulunmaktadır.
Ayaşlı “bir süre sonra ricat kararı alınacaktır” yazıyor ve bu durumun MLSPB’den dört kişinin katli ile Dev-Sol merkezinin eylül ayında yakalanmasıyla ilişkili olabileceğini yazıyor. MLSPB’li 4 devrimcinin öldürülme tarihi 1981 Haziran ayıdır, yani Devrimci Yol’un Merkez Komitesi’nin yakalanmasından 5 ay sonra… Dolayısıyla iddia edildiği gibi DY merkezinin bir “ricat” kararı olsaydı bile bu katliamdan önce olmuş olabilirdi. Devrimci Sol merkezinin önemli kısmı ise Ayaşlı’nın da yazdığı gibi 1980 Eylül ayında yakalanmıştır. Oysa, yukarıda olumlu olarak bahsi geçen “Fırtına Eken Kasırga Biçer” ifadeleriyle hatırlanan “Türkiye’de 12 Eylül Darbesi ve Devrimci Mücadele” başlıklı yazı kasım sonlarında, yani Devrimci Sol yöneticileri yakalandıktan 2 ay kadar sonra yayımlanmıştır; sözü edilen pankart, korsan, silahlı vb. eylemler ise eylül ayı ile kasım ayı sonu arasında yapılmıştır. Eğer Devrimci Sol’un merkezinin bir kısmının yakalanması Devrimci Yol’un geri çekilmesine yol açsaydı bu eylemler de yapılmazdı. Dolayısıyla Ayaşlı’nın “ricat” ile ilgili olduğunu iddia ettiği her iki olayın da böyle bir ilgisi olamaz. Sadece Ayaşlı’nın “direnme kararlılığında” olarak........
