menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Vekâlet savaşları, toplumsal yıkım ve Ortadoğu’da sürekli kriz düzeni

10 0
05.06.2026

Fotoğraf: 17 Haziran 2025’te Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahya’da Filistinliler yardım malzemelerini taşıyor, Reuters

Yüzyıl Ortadoğu’sunda savaşlar artık klasik devletler arası cephe savaşları biçiminde ilerlememektedir. Bölgedeki çatışmalar giderek daha fazla vekâlet savaşları, hibrit müdahaleler, paramiliter ağlar, mezhepsel mobilizasyonlar ve uluslararası güç rekabetleri üzerinden yürütülmektedir. Bu durum Ortadoğu’yu yalnızca sürekli çatışma alanına değil; aynı zamanda devlet çözülmelerinin, toplumsal parçalanmaların ve kalıcı insani krizlerin yoğunlaştığı tarihsel bir coğrafyaya dönüştürmüştür. Özellikle Suriye, Yemen, Irak ve Lübnan örnekleri, modern vekâlet savaşlarının toplumlar üzerinde yarattığı yıkımın en somut örnekleri haline gelmiştir.

Vekâlet savaşı modeli, büyük güçlerin ya da bölgesel aktörlerin doğrudan birbirleriyle çatışmak yerine, yerel silahlı yapılar üzerinden mücadele yürütmesi anlamına gelmektedir. Bu yöntem, özellikle ABD, İran, Rusya, Türkiye ve İsrail gibi aktörlerin bölgesel rekabetlerinde yoğun biçimde kullanılmaktadır. Böylece savaşların maliyeti yerel toplumlara yüklenirken, küresel ve bölgesel güçler kendi stratejik çıkarlarını sahadaki dolaylı mekanizmalar üzerinden sürdürmektedir.

Irak, modern vekâlet savaşlarının en önemli laboratuvarlarından biri haline gelmiştir. 2003 ABD işgali sonrası devlet yapısının parçalanması, mezhepsel çatışmaların derinleşmesi ve milis yapıların yaygınlaşması; Irak’ı uzun süreli istikrarsızlık alanına dönüştürdü. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi sonrasında ortaya çıkan güç boşluğu, İran destekli Şii milislerden radikal cihatçı örgütlere kadar birçok yapının güç kazanmasına neden oldu. Böylece Irak, yalnızca işgal edilmiş bir ülke değil; aynı zamanda küresel ve bölgesel rekabetlerin iç içe geçtiği parçalı savaş sahasına dönüştü.

Benzer biçimde Suriye iç savaşı da 21. yüzyılın en karmaşık vekâlet savaşlarından biri olarak gelişti. Başlangıçta toplumsal protestolarla başlayan süreç kısa sürede küresel ve bölgesel aktörlerin müdahil olduğu çok katmanlı savaşa dönüştü. İran, Rusya ve Hizbullah ekseni Şam yönetimini desteklerken; ABD, Körfez ülkeleri ve farklı bölgesel aktörler çeşitli muhalif yapılar üzerinden sürece müdahil oldu. Bu durum Suriye’yi yalnızca iç savaş yaşayan bir ülke değil; uluslararası güç mücadelelerinin düğümlendiği parçalı bir savaş coğrafyasına dönüştürdü.

Suriye savaşı aynı zamanda modern savaşların toplumsal maliyetlerini de gözler önüne serdi. Milyonlarca insan yerinden edildi, kentler yıkıldı, ekonomik altyapı çöktü ve büyük göç dalgaları oluştu. Özellikle Halep gibi tarihsel kentlerin büyük ölçüde yıkılması, savaşın yalnızca askeri değil; kültürel ve toplumsal hafızayı da hedef aldığını gösterdi.

Yemen savaşı ise Körfez merkezli vekâlet savaşlarının en sert örneklerinden biri olarak ortaya çıktı. İran destekli Husiler ile Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon arasındaki çatışmalar, Yemen’i dünyanın en ağır insani krizlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı. Açlık, salgın hastalıklar, altyapı yıkımı ve kitlesel yoksulluk milyonlarca insanı etkiledi. Yemen savaşı aynı zamanda düşük maliyetli insansız hava araçları, füze saldırıları ve hibrit savaş teknolojilerinin yeni savaş paradigmasındaki rolünü görünür hale getirdi.

Lübnan ise doğrudan iç savaş yaşamasa da, uzun yıllardır bölgesel güç mücadelelerinin etkisi altında bulunan kırılgan bir siyasal yapıya sahiptir. Hizbullah’ın askeri-politik gücü, İsrail tehdidi, ekonomik kriz ve mezhepsel paylaşım sistemi; Lübnan devlet yapısını sürekli istikrarsız hale getirmektedir. Özellikle ekonomik çöküş ve toplumsal yoksullaşma, bölgedeki savaşların yalnızca askeri değil; yapısal ekonomik krizler yarattığını da göstermektedir.

Ortadoğu’daki vekâlet savaşlarının en önemli özelliklerinden biri mezhepçiliğin sistematik biçimde siyasal araç haline getirilmesidir. Şii–Sünni gerilimleri, etnik fay hatları ve kimlik siyasetleri; bölgesel aktörler tarafından toplumsal mobilizasyon aracı olarak kullanılmaktadır. Böylece sınıfsal eşitsizlikler, otoriter yönetimler ve emperyalist müdahaleler görünmez hale getirilirken; halklar kimlik eksenli çatışmalar içine sürüklenmektedir.

Bu durum toplumların ortak demokratik ve toplumsal mücadele potansiyelini de zayıflatmaktadır. Çünkü sürekli savaş koşulları altında güvenlik kaygıları öne çıkmakta; militarizasyon gündelik yaşamın parçası haline gelmektedir. Savaş ekonomisi, silahlı yapıların güçlenmesi ve güvenlik devletlerinin yaygınlaşması; demokratik alanların daralmasına neden olmaktadır.

Vekâlet savaşları aynı zamanda büyük göç hareketleri yaratmaktadır. Milyonlarca insan savaş bölgelerinden kaçarak komşu ülkelere ve Avrupa’ya yönelmektedir. Bu durum yalnızca insani kriz değil; aynı zamanda yeni siyasal gerilimler üretmektedir. Göçmen emeğinin ucuz işgücü olarak kullanılması, sınır politikalarının sertleşmesi ve yabancı düşmanlığının yükselmesi; savaşların küresel toplumsal sonuçlarını göstermektedir.

Bölgedeki savaşların ekonomik sonuçları da son derece yıkıcıdır. Devlet altyapıları çökmekte, üretim süreçleri durmakta ve toplumlar uzun süreli yoksullaşma sarmalına girmektedir. Özellikle genç nüfusun işsizlik ve geleceksizlik içinde büyümesi, yeni radikalleşme dalgalarını besleyebilmektedir. Böylece savaş, yalnızca mevcut yıkımı değil; gelecekteki çatışmaların toplumsal zeminini de üretmektedir.

Teknolojik dönüşüm de vekâlet savaşlarının niteliğini değiştirmektedir. İnsansız hava araçları, siber saldırılar, elektronik istihbarat sistemleri ve dijital propaganda araçları; modern çatışmaları daha da karmaşık hale getirmiştir. Artık savaş yalnızca cephede değil; medya alanında, enerji altyapılarında, finans sistemlerinde ve dijital ağlarda da yürütülmektedir. Bu durum hibrit savaş modelinin Ortadoğu’da kalıcı hale geldiğini göstermektedir.

Bugün Ortadoğu’daki sürekli kriz düzeni, yalnızca bölgesel aktörlerin politikalarından kaynaklanmamaktadır. Küresel kapitalist sistemin enerji ihtiyacı, emperyalist rekabet, silah sanayisinin çıkarları ve otoriter rejimlerin güvenlik stratejileri birbirini besleyen çok katmanlı savaş mekanizmaları üretmektedir. Bu nedenle vekâlet savaşları, modern emperyalist çağın en işlevsel çatışma biçimlerinden biri haline gelmiştir.

Ortadoğu’nun geleceği açısından temel sorun şudur: Sürekli savaş hali yalnızca devletleri değil; toplumların tarihsel dokusunu, kültürel hafızasını ve birlikte yaşama kapasitesini de aşındırmaktadır. Bu nedenle bölgedeki kriz yalnızca askeri değil; aynı zamanda derin bir toplumsal çözülme ve uygarlık krizidir.

Türkiye’nin jeostratejik konumu, bölgesel çelişkiler ve Ortadoğu’daki yeni güç dengeleri

Türkiye., tarihsel olarak yalnızca bir ulus-devlet değil; Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasında stratejik geçiş alanında bulunan çok katmanlı bir jeopolitik merkez olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel mirası, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan coğrafi konumu, enerji koridorları üzerindeki etkisi ve NATO üyeliği nedeniyle Türkiye, Ortadoğu’daki güç mücadelelerinin doğrudan etkilediği temel bölgesel aktörlerden biridir. Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan her büyük kırılma, Türkiye’nin iç siyasal dengelerini, ekonomik yapısını ve güvenlik stratejilerini doğrudan etkilemektedir.

Soğuk Savaş boyunca Türkiye büyük ölçüde Batı eksenli güvenlik mimarisinin parçası olarak hareket etti. Özellikle Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyeliği sonrasında Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakol işlevi gördü. Ancak Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel dengeler, Türkiye’nin dış politika yönelimlerini daha karmaşık hale getirdi. Sovyet sisteminin çözülmesiyle birlikte Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar ve Ortadoğu’da oluşan yeni jeopolitik alanlar, Türkiye açısından hem fırsatlar hem de krizler yarattı.

Özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye’nin Ortadoğu politikası........

© sendika.org