Barışın diyalektiği ve tarihsel hafızanın siyaseti: Alevi Aydınlar Bildirgesi üzerine Marksist ve eleştirel bir okuma
Barışı savunmak yetmez, barışın toplumsal zemini de kurulmalı
“Dün şiarımız barıştı, bugün de öyle, yarın da öyle olacak.”
Bu cümle, Alevi Aydınlar Bildirgesi'nin en güçlü ve aynı zamanda en tartışmalı siyasal-felsefi iddiasını taşımaktadır. Çünkü barış, burada yalnızca silahların susması anlamında değil, tarihsel hafızanın, siyasal eşitsizliklerin ve toplumsal korkuların aşılması gereken bir gelecek ufku olarak ortaya konulmaktadır. Ancak tam da bu nedenle bildirgenin kendi içindeki çelişkilerin de açığa çıkarılması gerekir. Zira barış, yalnızca çatışan tarafların anlaşması değildir; barış, çatışmayı üreten toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesidir.
Marksist diyalektik açısından bakıldığında herhangi bir siyasal bildirgenin doğruluğunu yalnızca ileri sürdüğü niyetler üzerinden değil, nesnel toplumsal ilişkiler içerisindeki işlevi üzerinden değerlendirmek gerekir. Bir metin kendisini barıştan, demokrasiden, insan haklarından ve evrensel değerlerden yana tanımlayabilir. Fakat onun tarihsel anlamı, yalnızca söylediği şeyde değil, hangi toplumsal koşullar içerisinde söylendiğinde, hangi sınıfsal ve siyasal ilişkileri yeniden ürettiğinde ve hangi alternatifleri mümkün ya da imkânsız hale getirdiğinde aranmalıdır.
Alevi Aydınlar Bildirgesi tam da böyle bir tarihsel eşikte ortaya çıkmaktadır.
Bir tarafta kırk yıllık çatışma ve şiddet döneminin sona erdirilmesi umudu; diğer tarafta Alevi toplumunun tarihsel hafızasında son derece güçlü bir yer tutan katliamlar, dışlanma ve siyasal güvensizlik bulunmaktadır. Bir tarafta Kürt sorununun demokratik ve hukuksal yollarla çözülmesi beklentisi; diğer tarafta bazı siyasal söylemlerin Alevi toplumunda yarattığı kaygılar vardır.
Dolayısıyla mesele basitçe “barış mı, savaş mı?” ikilemine indirgenemez.
Nasıl bir barış? Kimin barışı? Hangi toplumsal ilişkiler üzerinde kurulacak bir barış? Ve bu barış, tarihsel olarak ezilmiş toplulukların birbirine karşı korkularını mı büyütecek, yoksa onları aynı demokratik ve sınıfsal özgürleşme projesi içerisinde buluşturabilecek mi?
Bu sorular sorulmadan bildirgeyi anlamak mümkün değildir.
Tarihsel hafıza: Geçmiş bugünün siyasetine nasıl dönüşür?
Alevi toplumunun tarihsel hafızası, salt geçmişe ilişkin bir arşiv değildir. Hafıza, bugünkü siyasal davranışları biçimlendiren canlı bir toplumsal güçtür. Aleviler açısından tarih, yalnızca “geçmişte yaşanmış acılar” toplamı değildir. Katliamlar, sürgünler, zorunlu asimilasyonlar, ibadet biçimlerinin bastırılması, kamusal alanda görünmezleştirme ve siyasal iktidarlar karşısındaki güvensizlik, kuşaktan kuşağa aktarılan bir toplumsal hafıza oluşturmuştur.
Tarihsel hafıza maddi toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Hafızanın kendisi de belirli toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden üretilir.
Bu nedenle tarihsel bir olayın bugünkü siyasal bilinç üzerindeki etkisini küçümsemek doğru değildir. Fakat bunun tersine, geçmişte yaşanmış bir çatışmayı bugünkü bütün siyasal ilişkilerin değişmez açıklaması haline getirmek de diyalektik değildir. Çünkü diyalektik tarih anlayışı geçmişi reddetmez; fakat geçmişin bugünü mekanik biçimde belirlediğini de kabul etmez. Geçmiş bugünün koşullarında yeniden anlamlandır ve bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü geçmişte yaşanan Yavuz–İdris-i Bitlisi ilişkisi üzerinden bugünkü bütün Kürt siyasal hareketlerini, bugünkü bütün Alevi–Kürt ilişkilerini veya bugünün bütün demokratikleşme arayışlarını açıklamaya çalışmak tarihsel materyalizmin yöntemi değildir. Tarihsel materyalizm, tarihsel olayları kutsallaştırmaz, onları maddi koşulları içerisinde çözümler.
Yavuz–İdris-i Bitlisi referansı: Tarihsel eleştiri mi, siyasal analoji mi?
Bildirgenin en güçlü siyasal itirazlarından biri, Yavuz Selim–İdris-i Bitlisi ilişkisinin günümüz siyasal tasarımlarına referans yapılmasına yöneliktir. Burada bildirgenin kaygısı anlaşılabilir bir tarihsel zemine sahiptir. Ancak akademik ve Marksist bir analiz açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır:
Tarihsel bir ittifakın günümüzde referans gösterilmesini eleştirmek başka şeydir; tarihsel ittifakın bütün anlamını bugünkü siyasal aktörlere doğrudan aktarmak başka şeydir.
Birinci yaklaşım tarihsel eleştiridir.
İkincisi ise anakronizm tehlikesi taşır.
yüzyılın Osmanlı–Safevi rekabeti, merkezi devletleşme süreçleri, mezhepsel siyaset, imparatorluk coğrafyası ve bölgesel iktidar ilişkileri ile 21. yüzyılın ulus-devlet, kapitalizm, emperyalizm ve demokratik temsil koşulları aynı tarihsel yapı değildir. Dolayısıyla bir tarihsel analojinin siyasal anlamını tartışmak gerekirken, tarihsel koşulların özdeş olduğunu varsaymak doğru değildir.
Fakat burada bildirgenin önemli bir haklılık payı da vardır. Tarihsel referansların siyasal sembol olarak kullanılmasının toplumsal sonuçları vardır. Bir siyasal aktör belirli bir tarihsel figürü veya ittifakı bugünkü siyasal tasarımına sembolik referans olarak taşıyorsa, bunun toplumsal hafızada yaratacağı etkileri hesaba katmak zorundadır.
Özellikle Alevi toplumunun tarihsel hafızası bakımından Yavuz Selim figürünün taşıdığı anlam göz ardı edilemez. Bu nedenle eleştirinin esas hedefi belirli bir etnik ya da siyasal topluluk değil, geçmişin iktidar sembollerinin bugünün demokratik siyasal tahayyülüne taşınması olmalıdır.
Halkları tarihsel aktörlerle özdeşleştirmemek
Bildirgenin daha fazla geliştirilmesi gereken noktalarından biri buradadır.
- Bir halk, bir tarihsel şahsiyet değildir. - Bir toplumsal hareket, geçmişteki bütün - siyasal tercihlerinin basit toplamı değildir. Kürtler İdris-i Bitlisi değildir. - Aleviler de yalnızca tarihsel mağduriyetlerinden ibaret değildir. - Türkler Yavuz değildir. - Osmanlı toplumu da yalnızca saraydan ibaret değildir.
Toplumları tarihsel şahsiyetlerin davranışlarına indirgemek yerine sınıfsal, ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkileri analiz eder.
Bu nedenle bugünün Kürt siyasal hareketini eleştirmek mümkündür. Hatta son derece sert biçimde eleştirmek de mümkündür. Ancak bu eleştiri, “Kürtler geçmişte şunu yaptı” biçiminde etnik kolektif suçlama mantığına dönüşürse, Marksist eleştiri olmaktan çıkar. Aynı biçimde Alevileri yalnızca mağduriyet hafızası üzerinden tanımlamak da Alevi toplumunun tarihsel özneselliğini zayıflatır. Toplumlar tarihin nesnesi değil, aynı zamanda tarihsel öznelerdir.
Aleviliğin sınıfsal ve toplumsal boyutu
Burada bildirgenin en önemli eksikliklerinden biri ortaya çıkmaktadır. Alevilik yalnızca mezhepsel veya kültürel bir kimlik değildir. Aleviliğin tarihsel gelişimi, aynı zamanda belirli bir toplumsal dayanışma, paylaşım, cemaat örgütlenmesi ve ortak yaşam pratiği üretmiştir.
Cem, musahiplik, lokma, dayanışma, paylaşım, rızalık ve topluluk içerisindeki karşılıklı sorumluluk gibi pratikler, yalnızca dinsel ritüeller olarak okunamaz. Bunların aynı zamanda toplumsal ilişkiler üretme biçimleri olduğu görülmelidir. Dolayısıyla Aleviliğin tarihsel mirası yalnızca “bize ne yapıldı?” sorusundan ibaret değildir.
Alevilik nasıl bir toplum tahayyül etti?
Bu soru sorulduğunda Aleviliğin tarihsel hafızası mağduriyet siyasetinden çıkarak toplumsal özgürleşme perspektifine taşınabilir. Çünkü yalnızca mağduriyet üzerinden kurulan kimlik, zaman içerisinde mağduriyetin yeniden üretimine bağımlı hale gelebilir. Oysa özgürleştirici politika mağduriyeti hatırlamakla birlikte, mağduriyetin ötesine geçer.
Kimlik siyaseti ve sınıf siyaseti........
