Doğu Karadeniz'de sel: Doğal afet mi, kapitalist rantın bedeli mi?
Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan sel ve taşkınlar bir ilk değildir. Ne yazık ki son da olmayacaktır. Çünkü burada artık yalnızca "yağmur", "coğrafya" veya “doğal afet” kavramlarıyla açıklanabilecek bir tablo yoktur. Asıl mesele, doğanın sınırlarının yıllardır sermaye, rant ve plansız yapılaşma uğruna zorlanmasıdır.
Doğu Karadeniz yine sular altında.
Dereler taşıyor, yollar kapanıyor, evler ve iş yerleri zarar görüyor, tarım alanları kullanılamaz hâle geliyor. İnsanlar bir kez daha korku içinde geceyi geçiriyor. Ertesi gün ise bilindik açıklamalar yapılıyor: “Aşırı yağış”, “metrekareye düşen yüksek yağış miktarı”, “beklenmeyen sel”, “doğal afet”…
Elbette Doğu Karadeniz’in iklimsel ve coğrafi özellikleri sel ve taşkın riskini artırmaktadır. Bölge; yüksek yağış miktarı, dik ve derin vadileri, kısa ve eğimli akarsu yatakları ve sınırlı düzlükleri nedeniyle doğal olarak taşkınlara duyarlı bir coğrafyadır. Bilimsel araştırmalar da bu özelliklerin bölgedeki taşkın riskinin temel bileşenleri arasında olduğunu ortaya koymaktadır.
Fakat mesele tam da burada başlıyor.
Doğal tehlike ile toplumsal felaket aynı şey değildir.
Yağmur yağabilir, dere taşabilir, heyelan meydana gelebilir... Bunlar doğanın kendi dinamikleri içerisinde gerçekleşebilir. Ancak bir doğa olayının geniş çaplı can ve mal kaybına dönüşmesi, büyük ölçüde toplumun doğa ile nasıl ilişki kurduğuyla ilgilidir. Bugün Doğu Karadeniz’de tartışmamız gereken temel mesele budur.
Doğaya müdahalenin hesabını sormalıyız
Yıllardır bu bölge üzerinde adeta bitmek bilmeyen bir ekonomik faaliyet baskısı kuruluyor: Maden aramaları, hidroelektrik santraller, yol ve tünel projeleri, plansız yapılaşma, kıyı dolguları, dere yataklarına yaklaşan yerleşimler, orman alanlarının ve doğal bitki örtüsünün tahribi ve adına çoğu zaman “ıslah” denilen, fakat bazı durumlarda derenin doğal karakterini değiştiren betonarme uygulamalar…
Bütün bunlar birbirinden bağımsız meseleler değildir.
Bir havzanın su rejimini, toprağını, ormanını, dere yatağını ve doğal drenaj sistemini birbirinden kopararak yönetmeye kalkarsanız, doğanın vereceği tepkiyi de hesaplamak zorundasınız.
Bilimsel çalışmalar, Doğu Karadeniz’de yanlış arazi kullanımı, düzensiz yapılaşma ve dere yataklarının daraltılmasının taşkın riskini artırabildiğini ortaya koymaktadır.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), yıllar önce yaptığı değerlendirmelerde dere yataklarındaki yapılaşma, HES uygulamalarının akış rejimi üzerindeki etkileri, ulaşım altyapısının oluşturduğu fiziksel engeller ve doğal bitki örtüsünün tahribi gibi başlıklara dikkat çekti.
Bütün bunlara rağmen her sel sonrasında aynı soruyu sormak yerine yalnızca “Bu kadar yağmur nasıl yağdı” diye soruyoruz.
Asıl soruyu sormanın zamanı çoktan geldi: Bu yağmur neden her seferinde felakete dönüşüyor?
Dereyi betonla kontrol edemezsiniz
Doğaya hükmetme anlayışının en belirgin örneklerinden biri, dere ve akarsu yataklarına yönelik müdahalelerdir. Dereyi yalnızca içerisinde su akan bir kanal olarak görmek, ekolojik sistemi bütünüyle yanlış anlamaktır. Dere; yatağıyla, kıyısıyla, taşkın alanıyla, çevresindeki bitki örtüsüyle ve havzayla birlikte........
