menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sosyalist hareket ve gerontokrasi

6 0
monday

Devlet, iktidar, demokrasi, komün-meclis ve öncülük gibi kavramlar sosyalist hareketin çeşitli damarlarında yeniden tartışma konusu oluyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nde yaşanan paradigmatik dönüşümün önemli yer tuttuğu bu tartışmaların, uzun yıllardır dar alanlara sıkışan teorik-politik dünyamızda yeni üretimlere ve yenilenmeye vesile olup olmayacağını henüz bilmiyoruz. Ancak bu yenilenmenin gerçekleşmesi için çalışmak gerektiği açık. Ben bu yazıda, söz konusu tartışmalarla doğrudan ilişkili olmakla birlikte çoğu zaman yeterince üzerinde durulmayan ve sosyalist hareketimiz bakımından bir gizli etken olan bir soruna odaklanmak istiyorum: Gerontokrasi.

Sosyalist teori ve hareketlerin tarihsel gelişimine bakıldığında, demokrasi, toplumsal özgürleşme, kitlelerin tarihsel özne haline gelmesi iddiasıyla yola çıkan hareketlerin, iktidarın veya örgütsel yönetimin kurumsallaşması sürecinde ciddi çelişkilerle karşılaştığı görülür. Bu çelişkilerin belirgin görünümlerinden biri, devrimci liderliklerin görevlerini biyolojik ömürlerinin sonuna kadar sürdürmeleri ve zamanla gerontokratik bir tutuculuğun taşıyıcısına dönüşmeleridir.

Genelikle devrim öncesi mücadelelerin gerektirdiği askeri disiplin, gizlilik ve merkezî koordinasyon, devrimden sonra veya örgüt yerleştikten sonra kalıcı yönetim ilkelerine dönüşmekte belirli tarihsel koşullarda zorunlu hale gelen çözüm yolları koşullar değiştiğinde iktidarın ve karar yetkisinin dar bir kadroda yoğunlaşması dogmatizm, bürokratikleşme ve giderek karşıtına dönüşme gibi sonuçlara doğru ilerlemektedir. Liderliğin etrafında oluşan bürokratik ve ideolojik bir kabuk geçmiş mücadelelerin deneyimini yeni koşulları anlamanın kaynağı olmaktan çıkarak mevcut yönetimin meşruiyetini koruyan bir otoriteye ve sınıra dönüştürmektedir.

Bu nedenle gerontokrasiyi yalnızca yaşlı liderlerin yönetimde kalmasıyla açıklamak yeterli değildir. Mesele yaşın, kıdemin ve tarihsel deneyimin bir dizi çıktıyla iç içe geçerek siyasal iktidar ve örgüt yapıları üzerinde ayrıcalıklı bir hak iddiasına dönüşmeye başlamasındadır.

Gerontokrasi: Yaşın siyasal otoriteye dönüşmesi

Gerontokrasi, etimolojik olarak Yunanca geron (yaşlı) ve kratos (iktidar) sözcüklerinden türemiştir. Geleneksel toplumlarda yaşlıların deneyim, birikim ve kutsal bilgi üzerindeki otoritesini ifade eden kavram, modern siyaset teorisinde yönetim yetkisinin yaşlı veya kıdemli bir elitin elinde yoğunlaşmasını ve bu yapının kendisini yeniden üretmesini açıklamak için kullanılmaktadır.

Sosyalist hareketler açısından gerontokrasi derin ve yapısal bir paradoks barındırır. Ya da öyle beklenir! Geleceği kurma, toplumsal hiyerarşileri tasfiye etme ve ezilenlerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasını sağlama iddiasındaki bir hareketin, karar mekanizmalarını yenilenmeye kapalı bir yönetici tabakaya teslim etmesi, kendi özgürleşme iddiasıyla çelişir. Devrimci dinamizm, geçmişin zaferlerini tekrarlayan bir siyasal hafızaya indirgenirken örgüt, değişen toplumsal gerçekliklerle bağ kurma yeteneğini kaybetmeye başlar.

Diğer taraftan gerontokrasiyi yaşlı insanların yönetimde bulunmasına indirgememek gerekir. Deyim yerindeyse gerontakrasi belli bir auraya ihtiyaç duyar. Bürokrasi, dogmatizm ve doktrinerlik bu auranın temel unsurlarıdır. Bu nedenle gerontokrasiyi, yaş ve kıdemin siyasal meşruiyet kaynağı haline geldiği; geçmiş mücadelelerin bugünü yönetme hakkının gerekçesi olarak kullanıldığı bir iktidar ilişkisi şeklinde tanımlamak daha açıklayıcıdır.

Gramsci’nin hegemonya anlayışı bu bağlama uyarlarsak siyasal önderlik yalnızca karar verme veya yönetme kapasitesinden ibaret değildir; entelektüel ve ahlaki önderlik kurmayı, toplumsal güçlerle ilişki geliştirmeyi ve rıza üretmeyi de gerektirir. Liderlik, değişen toplumsal dinamiklerle bağ kurma yeteneğini kaybettiğinde, meşruiyetini canlı bir siyasal ilişkiden değil, geçmişteki başarıların sürekli hatırlatılmasından ve örgütsel disiplinin katılaştırılmasından almaya başlayabilir. Sosyalist hareketteki daralmayı diğer faktörlerin yanı sıra bu sosyolojik dönüşüm diyalektiğini kapsama ve yanıt verme konusunda değişimden çok geleneği ayakta tutmaya odaklı anlayışın bir yansıması olarak okumak yanlış olmaz sanırım.

Althusser’in ideoloji ve öznenin kuruluşuna ilişkin yaklaşımı da bu konuda düşünmeyi kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir. Gerontokratik yapıya meyleden devrimci örgüt, üyelerinin eleştirel düşünme ve siyasal özne olma kapasitesini geliştirmek yerine onları mevcut liderliğe itaat eden öznelere(!) dönüştürebilir. Bu durumda devrimci gelenek, yeni koşullarda yeniden yorumlanan bir düşünsel birikim olmaktan çıkar; liderlerin geçmiş metinlerinin değişmez doğrular gibi yorumlandığı kapalı bir sisteme dönüşür. Gerontokratik tutuculuk böylece yalnızca yöneticilerin değişime direnmesi değil, değişimin hangi ölçütlerle değerlendirileceğini belirleme yetkisinin de belirli kadroların elinde toplanması olarak biçim kazanır.

Bilgi tekeli ve dogmanın üretimi

Örgütsel iktidarın sürekliliği, yalnızca karar alma mekanizmalarının merkezileşmesiyle değil, neyin doğru bilgi, geçerli teori ve meşru siyasal çizgi sayılacağını belirleme yetkisinin de belirli kadrolarda toplanmasıyla sağlanır.

Her kuşak, siyasal düşüncesini ve örgütsel pratiğini içinde yetiştiği tarihsel koşulların deneyimleri üzerinden kurar. Devrimci mücadelelerin yükseliş ve yenilgi dönemleri, savaşlar, baskı koşulları, kitlesel hareketler ve iktidar deneyimleri, kuşakların düşünsel dünyasında kalıcı izler bırakır. Bu deneyimlerden çıkarılan teorik ve politik sonuçlar, ortaya çıktıkları koşullar içinde anlamlı ve açıklayıcı olabilir. Ancak tarihsel olarak belirli koşulların ürünü olan sonuçlar zamanla koşullarından koparılarak evrensel geçerliliğe sahip değişmez doğrular biçiminde sunulabilir. Böylece deneyim, eleştirel düşüncenin kaynağı olmaktan çıkarak sorgulanamaz otoritenin dayanağına dönüşür.

Bu süreçte deneyim ile bilgi, bilgi ile otorite arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşmaktadır. Eski kadrolar yalnızca geçmişi daha iyi bilen kişiler olarak değil, bugünün sorunlarını yorumlama ve geleceğin siyasal yönünü belirleme konusunda da doğal bir üstünlüğe sahip özneler olarak görülür. Oysa geçmiş mücadelelerde edinilen deneyim, kendiliğinden bugünü açıklama yetkisi vermez. Deneyimin politik değeri, yeni toplumsal gerçeklikler karşısında sınanabilmesine, eleştirilebilmesine ve yeniden yorumlanabilmesine bağlıdır.

Dogmatikleşme, tam da bu eleştirel ilişkinin kopmasıyla başlar. Teori, toplumsal gerçekliği anlamak ve dönüştürmek için kullanılan bir düşünsel araç olmaktan çıkmakta........

© sendika.org