menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran İslam Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti: Kurumsal-politik benzerlik

7 0
tuesday

Fotoğraf: Şi Cinping ve Ali Hamaney

İran ve Çin her şeyden önce bir ideolojiyi temsil eden iki ülkedir. Dünyada “bir ideolojiyi temsil eden” kaç ülke kaldı?

Her iki ülkenin tarihlerinden devraldığı jeopolitik miras, dış müdahalelere karşı gelişmiş bir farkında oluş, tehlikeyi önceden sezme ve sürekli en kötüye hazırlıklı olma yeteneğini geliştirmiştir. Bu da Çinli ve İranlı yöneticilerin düşünsel dünyasında bağımsızlık ve tek başına var olabilme gücünü merkeze yerleştirmiştir.

Velayeti Fakih ve Şii-Fars kimliği nasıl ki bir İran paradigması ise; Konfüçyanizm ve Çin özellikli sosyalizm de bir Çin paradigmasıdır. Her iki ülke bu şekilde “çifte kimlik” taşır. Bu çifte kimliğin çözülmesi her iki rejimin çökmesi anlamına gelir.

Her iki devlet de iki katmanlı siyasi sisteme sahiptir. İran’da cumhuriyetçi erkler (cumhurbaşkanlığı ve meclis) dini erklerin (Lider, Uzmanlar Meclisi, Anayasayı Koruma Kurulu ve Yargı Erki) vesayeti altındadır. Çin’de de Çin Halkının Siyasi Danışma Konferansı denilen Ulusal Hükümet ÇKP’nin denetimi altındadır. Sonuçta İran ve Çin görünen bir hükümete sahip olmalarına rağmen perde arkasındaki güçler tarafından yönetilen ülkelerdir. Bu iki katmanlılığın batılı, doğulu ya da İslami diğer burjuva devletlerden farkı aralarında su geçirmez bir kompartımana sahip olmasıdır.

Humeyni nasıl ki klasik fıkıh anlayışını çağdaş dünyaya uyarladıysa, Deng Şiaoping de doğru ya da yanlış “piyasa sosyalizmi” vasıtasıyla dünyanın çok gerisinde kalan Çin Halk Cumhuriyeti’ni olağan burjuva cumhuriyetlerin gelişmişlik mertebesine çıkarmıştır.

Amerikalı siyaset bilimci Lucian Pye’nin Çin’in tarihten gelen karakterini güncelde de sürdürdüğüne dair meşhur analizi birçok yazar tarafından paylaşılmıştır: “Çin bu modern çağda, hâlâ bir ulus devletmiş gibi davranan bir uygarlık olmayı sürdürmektedir.” İran savaşı bir ayı doldurduğunda Devrim Muhafızları Ordusu sözcüsü de benzer bir açıklama yapıyordu: “İran tarihinden aldığı güçle sonuna kadar direnecek, çünkü biz sadece bir ülke değil bir uygarlığız.” Bu açıklama Çin ile İran arasında karşılaştırma yapma ihtiyacını, bunun politik bir zorunluk olduğunu daha da pekiştirmiştir.

Savaş vesilesiyle İran-Çin karşılaştırmasına girmemizin asıl nedeni en başta sorduğumuz soru ile ilgilidir: Ya savaştan sonra? 28 Şubat’tan beri süren savaşta sosyal medyada, ulusal ve uluslararası medyada en çok tartışılan meselelerden biri Çin’in savaşta İran’a verdiği gizli destekler, İran’ın düşmesi durumunda ABD emperyalizminin Çin’e karşı ön alacağı, onu çevrelemede stratejik bir alan kazanacağı vb. konular oldu. İşte bazı gazete başlıkları.

“Çin İran’ın balistik füze üretimine yardım mı ediyor?”

“Çin bu savaşın neresinde?”

“İran savaşı Çin’in küresel çıkarlarını nasıl etkiliyor?”

“İran’daki savaşın görünmeyen kazananı Çin olabilir mi?”

“İran Çin’in navigasyon sistemlerini mi kullanıyor?”

“Çin’den İran’a yapılan hammadde (sodyum perklorat) sevkiyatıyla 800’e yakın yeni füze üretilebilir”

İran savaşında emperyalizme karşı İran halklarının yanında olan enternasyonalist devrimcilerin savaş süreci ve sonrasında oluşacak yeni denklemde ele alacakları konuların başında elbette Çin olacaktır. Bu başlığın önemi sadece Çin, Avrupa, Japonya ve Ortadoğu ülkeleri ile İran arasındaki başta petrol olmak üzere küresel enerji arz sorunu ya da tedarik zincirlerinde oluşacak değişimlerden kaynaklanmıyor. Tek kutupluluk özelliğini yitirmiş, henüz çok kutupluluktan da uzak olan, klasik merkezlerin alabildiğine destabilize olduğu günümüz koşullarında dünya devrimcileri için “yeni düzen adaları” yaratılabilecek fırsatlar doğmuştur. Bu ara dönem dünya komünistleri için yeni antikapitalist, antiemperyalist sol ideolojilerin ve büyük enternasyonalist cephe ve birliklerin doğuşunun maddi temellerini hızla olgunlaştırmaktadır.

Bu minvalde ABD-Çin rekabetinin İran savaşından sonra alacağı biçim gayet önemlidir. Çin’in Venezüella’da yaşadığı hegemonya kaybından sonra İran’da da bir benzerini tolere edip etmeyeceği ciddi bir tartışma konusudur.

Öncelikle Çin, Venezüella ve sonra İran savaşıyla petrol ihtiyacının kısıtlanması karşısında sanıldığı gibi ciddi bir darboğaza girmiş değildir. Çünkü Çin’in hali hazırda 1,2 milyar varil petrol rezervi mevcuttur. Kaldı ki Çin fosil yakıtlara bağımlığını azaltacak yatırımları yapmış, elektrik üretimi ülkenin enerji tüketiminin yüzde 30’unu karşılar hale gelmiş durumda. Güneş ve rüzgâr kaynaklı yenilenebilir enerji üretim kapasitesinin üçte biri Çin’de bulunuyor. Doğalgaz ithalatının yaklaşık yarısı Rusya ve Türkmenistan gibi müttefik ülkelerden, uzun dönemli sözleşmelerle sağlanıyor.

Dediğimiz gibi, İran savaşı, hegemonya savaşları ile “yeni merkezini” arayan dünyada Pandora’nın kutusunu öyle bir açmıştır ki, dünyanın geleceğinde yeni nizamın adayları içinde yer alan Çin’in ele alınması bugün en önemli konular arasına girmiştir. Avrupa liberal kapitalizmi, Amerikan vahşi kapitalizmi, orta ölçekli kapitalist devletlerin artan milli güvenlikçi-devletçi yönelimleri karşısında Rusya, Çin ve İran’ın lider ve devlet merkezli kapalı ideolojileri kısmi bir başarı kazanmış gibi gözükse de bu geçici bir durumdur. Özünde hepsi büyük bir krizin eşiğindedir. Elbette dünyanın geleceği bu ideolojilerin dışında halkların yaratacağı yeni sosyalist ideolojilerle şekillenecektir.

Bu makalede İran ile Çin benzerliklerine değinerek halkların özgürlük ideolojisinin “ne olmayacağına” dair bir başlangıç yapacağız. Çin-İran karşılaştırması güncel politika belirlemede yol açıcıdır. Asıl Çin dosyası ise bunun arkasından gelecek.

Kurumsal-politik benzerlik

ÇKP lideri Şi Cinping, parti, devlet, ordu için ne ifade ediyorsa, hepsinin başındaki tek lider o ise, İran İslam Cumhuriyeti’nde de dini liderin rolü tamı tamına aynıdır. Meclisin, yargı erkinin, Devrim Muhafızları Ordusu’nun, Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin (AKK) ve 88 kişilik Uzmanlar Meclisi’nin (ÇKP’deki politbüroya denk düşer) başındaki tek liderdir.

Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ve İran İslam Cumhuriyeti, dünya siyasetinde ideolojik dayanıklılık örnekleri olarak sıkça karşılaştırılır. Her ne kadar biri sosyalizme diğeri teokratik bir yapıya dayansa da, liderlik kültleri, devlet örgütlenmesi ve varoluşunu borçlu oldukları ideoloji açısından ciddi benzerlikler içermektedirler.

İki devlet arasındaki temel benzerlikleri beş başlık altında toplayabiliriz.

-Devlet aygıtının her ikisinde de “partili devlet” yapısında olması. İran’da “muhafazakârlar” klasik bir partiden ziyade Rehber’e bağlı çeşitli güçlerin koalisyonu biçimindedir. Başta Devrim Muhafızları Ordusu, AKK ve yargı erki olmak üzere devlet kurumlarının tümüne hâkimdir. ÇKP de devletin ta kendisidir. ÇHC Anayasası ÇKP anayasasıdır. İran’da velayeti fakih sistemi, Çin’de Şi Cinping düşüncesi devletin ideolojik omurgasıdır, halkın saygıda kusur etmemesi gereken anayasal kurallar bütünüdür. ÇKP ve İslami hükümette “her şey lider, her şey devlet içindir”. Çin proletaryası ve İran halkı “önce lider, önce devlet” şeklinde ideolojik hegemonya altındadır.

-Şi Cinping ve Hamaney şahsında ömür boyu süren mutlak liderlik, karizmatik otorite.

-İdeolojik ordu yapılanmaları. Çin’de HKO Şi Cinping’e bağlı “parti ordusu”, İran’da Devrim Muhafızları Ordusu Rehber’e bağlı “rejim ordusu” dur. Çin’de tek bir ordu vardır. İran’da DMO düzenli ordunun dışında direkt Rehber’e bağlı olan ikinci ama asıl ordudur. Sonuçta her iki ordu da direkt lidere bağlıdır. Teritoryal savunma ordusu değil, önleyici ideolojik ordulardır.

-Siyasi partiler, seçimler ve meclis kompozisyonunun ÇKP ve dini liderlik tarafından oluşturulması. Çin ve İran, köklü siyasi partilere sahip olmalarına rağmen bu partiler klasik Batı demokrasileri gibi parlamenter bir işleve sahip değildirler. Aynı ideolojiyi paylaşan farklı hizip ve eğilimlerden oluşurlar. Her iki ülkede de siyasi parti nosyonu gerçekten çok özgündür. Bu, ülkelerin tarihsel gelişimi ile ilgilidir. Aşağıda detaylıca açıklanmaktadır.

-Ekonomide: Devlet tekelci kapitalizmi.

Her iki ülkede de devletin üzerinde, ona yön veren ve denetleyen “üst bir yapı” bulunur. Çin Komünist Partisi (ÇKP), devlet aygıtının üstündedir. Halk Kurtuluş Ordusu devlete değil, doğrudan partiye bağlıdır. İran’da da Dini Lider (Rehber) ve ona bağlı Devrim Muhafızları Ordusu anayasal kurumların üzerindedir. Şi Cinping ve Ali Hamaney her iki lider de kendi dönemlerinde gücü merkezileştirmiştir. Şi Cinping, kendinden önceki kolektif liderlik modelini yıkarak kendini ömür boyu tek lider ilan etmiş; Hamaney ise 2026’ya gelindiğinde haleflik sürecini tamamen kendi kontrolüne alarak sistem üzerindeki etkisini mutlaklaştırmıştır. Çin’de “Şi Cinping düşüncesi” anayasaya girmişken, İran’da “Velayet-i Fakih” öğretisi de aynı şekilde İran Anayasası’nın 5. maddesinde yer alan bir hükümdür. (Velayet-i Fakih anlayışı İran anayasasının beşinci maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre “ İmam Mehdi’nin kayıp olduğu süre boyunca İran İslam Cumhuriyeti’nde devlet ve halkın idaresi, halkın çoğunluğunun tanıdığı, takdir ettiği; adil, takva sahibi, cesur, tedbirli ve yönetme yeteneklerine sahip, Merci-i taklid olan bir fakihe ait olacaktır.” )

İran’da Anayasayı Koruyucular Konseyi, adayların İslam’a ve rejime sadakatini ölçerek binlerce kişiyi seçim dışı bırakır. Çin’de de adayların ÇKP onayından geçmesi zorunludur.

Altı üyesi İran lideri Ali Hamaney tarafından atanan, din adamları ve hukukçulardan oluşan 12 üyeli AKK’nin seçime gireceklerde aradığı temel nitelik Velayet-i Fakih’e olan bağlılıklarıdır.

Stratejik sektörlerin devlet veya ordu elinde olması bir diğer ortak noktadır. Çin’de devlete ve özel sektöre ait işletmeler içinde ÇKP’nin komiteleri bulunur. İran’da Devrim Muhafızları’na bağlı vakıflar (Bonyad), ekonominin lokomotifidir.

İran’da Devrim Muhafızları Ordusu, (DMO) sadece askeri bir güç değil; ülkenin siyasetini, ekonomisini ve dış politikasını avucunda tutan devasa bir “paralel devlet” yapısıdır. 2026 yılı itibarıyla emperyalist savaşta yaşanan gelişmeler, bu yapının gücünü daha da pekiştirdiğini göstermektedir. Ali Hamaney’in öldürülmesinden sonra oğlu Müçteba’nın seçilmesinde tek belirleyici güç DMO olmuştur. Dış politikada Dışişleri Bakanlığı çoğu zaman semboliktir. Irak, Lübnan ve Yemen’de ve Esad düşmeden önce Suriye’deki vekil milis gruplarla ilişkiler ve nükleer görüşmeler tamamen Devrim Muhafızları’nın elindedir.

İran’da Askeri-Bonyad Kompleksi= Direniş ekonomisi

Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), İran ekonomisinin yaklaşık yüzde 40’ını doğrudan veya dolaylı olarak kontrol etmektedir. Bonyadlar bir yandan ülkenin en büyük ticari ve sanayi sektörlerini kontrol ederken diğer yandan düşük gelirli gruplara istihdam sağlayan ve siyasi sadakati pekiştiren yapılar olarak işlev görür.

İran’da muhafazakâr orta sınıfların direniş ekonomisinin karşısında bağımsız, şehirli, eğitimli, modernist ve seküler başka bir orta sınıf daha vardır.

Hatemu’l Enbiya: DMO’nun devasa inşaat ve mühendislik koludur. Barajlar, petrol rafineleri, demiryolları ve nükleer tesislerin inşası bu kurumun elindedir. 2026’da “stratejik yeniden yapılanma” projelerinin tek yetkilisi haline gelmiştir.

Enerji: Basra Körfezi’ndeki limanların kontrolü DMO’dadır. Yaptırım altındaki petrolün “gölge filolar” aracılığıyla satışı ve temel tüketim mallarının ithalatı büyük oranda onların denetimindedir.

Finans sektörü: Kendilerine ait bankalar, döviz büroları ve vakıflar (Bonyad) aracılığıyla piyasayı manipüle etme gücüne sahiptirler.

Çin’de ÇKP dışında aslında sekiz parti daha vardır. Tarihleri bir hayli eskiye, 1949 devrim dönemine kadar dayanır. Bu partiler kendilerini sadece Çin Halkının Siyasi Danışma Konferansı’nda ifade edebilirler. Başka bir meşru platformları yoktur. Söyleyecekleri sözleri burada söylerler.

Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı -CPPCC -, Çin Halk Cumhuriyeti’nde siyasi bir danışma organı ve Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) birleşik cephe sisteminin merkezi bir parçasıdır. Üyeleri, hükümet organlarına tavsiyelerde bulunur ve öneriler sunar. Konferans, yasal olarak izin verilen sekiz siyasi partiden ve bağımsız üyelerden oluşmaktadır. CPPCC, Birleşik Ön Çalışma Dairesi tarafından dolaylı olarak yönetilir. Her yıl, Ulusal Halk Kongresi adıyla toplantılar düzenler. Uygulamada, Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’nın rolü bir danışma üst meclisine yakındır. Konferansın en büyük ve baskın partisi, sandalyelerin yaklaşık üçte ikisine sahip olan Çin Komünist Partisi’dir. CPPCC, öncelikli olarak Çin’in gelişen teknoloji sektöründen bireylerden oluşmaktadır.

Çin, fiilen Çin Komünist Partisi’nin tek parti egemenliğine dayalı bir devlettir. Bununla birlikte resmî olarak Birleşik Cephe şeklinde Çin Komünist Partisi (ÇKP) önderliği altında çok partili devlettir. Özel idari bölge olan Hong Kong ile Makao Çin anakarasından farklı olarak çok partili sistemlere sahipler.

Çin Kuomintang Devrimci Komitesi

Çin Demokratik Birliği

Çin Demokratik Ulusal İnşaat Birliği

Çin Demokrasiyi Teşvik Derneği”

Çin Köylü ve İşçi Demokratik Partisi

Tayvan Demokratik Özerklik İttifakı

İran’da siyasi partiler değil, siyasi akımlar söz konusudur!

1979-2026: 46 yıllık iktidar

1979-1981: Humeyni ve geçiş dönemi

1981-1989: Mir Hüseyin Musavi

1989-1997: Rafsancani

2005-2013: Ahmedinejad

2021-2025: Reisi ve Pezeşkiyan

Şunu en baştan söylemekte fayda var: İran’da reformistleri muhafazakârlardan ayıran rejim karşıtlığı değildir. Her iki kanat da Velayet-i Fakih üzerinde mutabıktır. Farklılık daha çok ekonomi, dış politika ve seçim sistemi üzerinedir. Bu üç meselede reformistler daha Batıcı ve liberal bir politika yanlısıdır.

İran’daki siyasi yapı, Batı tarzı çok partili sistemlerden oldukça farklıdır. Ülkede klasik anlamda kalıcı partilerden ziyade, seçim dönemlerinde bir araya gelen siyasi akımlar (bloklar) ve koalisyonlar etkindir. Muhafazakârlar ve reformistler dışında yeni nesil muhafazakârlar ve pragmatistler şeklinde iki yeni blok daha seçim yarışına eklenmiştir. Rehber siyasi koşullara göre kendisine en uygun gelen koalisyondan yana tavır koymaktadır. Bu 1979-89 arası muhafazakâr koalisyon, 1989-97 arasında yeni nesil muhafazakârlar ve 1997-2025 arasında ise reformist-pragmatistlerden oluşmuştur. (Mehdiden Önce, Devrimden Sonra/ Muhammed Berdibek)

İran anayasasına göre siyasi parti kurma özgürlüğü bulunmasına karşın örgütlü ve güçlü siyasi parti yapılanması bulunmamaktadır. Bunun nedeni seçim sisteminin çok partili değil partisiz şekilde düzenlenmesidir. Buna göre İran’da yapılan bütün seçimlerde adaylar Koruyucular Konseyi’nin onayını aldıkları takdirde bağımsız olarak seçimlere katılırlar ve seçmenler partiler için değil tek tek adaylar için oy kullanır. Ancak ülkede çeşitli toplumsal örgütler düşünsel anlamda siyasi parti işlevini görmekte ve seçimlerde destekleri adaylardan oluşan listeler yayınlamaktadırlar. Ancak örgütlü siyasi parti yapılanması bulunmadığından dolayı bir adayın ismini birden fazla listede görmek mümkündür. Halkoyu ile seçilen İslami Şura Meclisi İran’da cumhurbaşkanlığı ile birlikte sistemin iki cumhuriyetçi kurumundan biridir. Meclis ve cumhurbaşkanlığı dini liderin otoritesi ve veto yetkisi altında görevlerini yerine getirir.

Rejimin temel değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan, Batı ile ilişkilere mesafeli ve dini otoriteyi önceleyen gruptur. Şu an mecliste en güçlü kanattır. Nükleer programı “milli onur” ve “caydırıcılık” meselesi olarak görüyorlar. 2026 başındaki emperyalist saldırılardan sonra, nükleer silah üretimine engel olan fetvanın esnetilmesi gerektiğini savunan sesler bu kanatta yükseldi. Batı ile her türlü müzakereyi “teslimiyet” olarak nitelendiriyorlar. “İleri savunma” stratejisini savunuyorlar. Yani “düşmanla Tahran sokaklarında savaşmamak için Bağdat’ta ve Beyrut’ta savaşmalıyız” mantığıyla hareket ediyorlar.

Muharip Din Adamları Derneği

İslam Devrimi İstikrar Cephesi

İslami Koalisyon Partisi

İslam Devrimi Adanmışları Cemiyeti

Kum İlahiyat Okulu Öğretmenleri Derneği

Sistem içerisinde kalarak demokratikleşmeyi, sivil özgürlükleri ve Batı ile daha iyi ilişkiler kurulmasını savunan kanattır. Ancak son yıllarda Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin veto mekanizması nedeniyle etkinlikleri azalmıştır. Ekonomik yaptırımların kalkması için hâlâ diplomatik bir kapı aralamaya çalışıyorlar. Ancak 2026 Mart itibarıyla, Meclis Başkanı Kalibaf gibi figürlerin de etkisiyle, müzakerelerde çok daha sert ve “tavizsiz” bir tutum takınmak zorunda kaldılar. Pezeşkiyan, her adımda Dini Lider’e (Hamaney) bağlılığını vurgulayarak muhafazakâr baskıyı dengelemeye çalışıyor. Ekonomik krizin derinleştiği 2025-2026 protestolarında, “Ne Gazze ne Lübnan, canım İran’a feda” sloganı tekrar canlandı. Reformist kanat, bölgeye aktarılan devasa kaynakların halkın refahı için kullanılmasını dolaylı yollardan savunsa da, Devrim Muhafızları’nın bu konudaki mutlak otoritesini aşamıyorlar.

İslami İran Halk Partisi Birliği

Moderasyon ve Kalkınma Partisi

İslam Öğretmenler Birliği

İslam Cumhuriyeti Kadınlar Birliği

PAK, PJAK, Komala, I-KDP ile Güney Azerbaycan, Kaşkay ve Lorestanlı milli partiler de etnik-reformist partiler içinde sayılabilir.

Dini lider Ali Hamaney’in ölümünden sonra yerine Mücteba Hamaney’in getirilmesinde DMO belirleyici olmuştur. Bu rolü nedeniyle DMO’ya akademisyenler “kral belirleyici” (kingmaker) atfı yapmaktadır. Emperyalist savaş durumunda muhafazakâr ve reformist kanat uzunca bir dönem tek bir çizgi içinde yürüyeceklerdir. Aralarında ciddi bir ayrışım olması pek mümkün gözükmemektedir.

Savaş durumunda DMO üst yönetimi, Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney’in babasının yerine geçmesini destekleyen en güçlü blok olmuştur. Bu anlamda savaş durumunda Uzmanlar Meclisi’nin önüne geçmişlerdir. Bu durum onları siyasi kararlarda tam yetkili kılmıştır. Çin HKO’nun savaş durumunda böyle bir rol oynayıp oynayacağını şimdiden söylemek zordur. Şu anda Liderlik ve Parti’den sonra üçüncü sıradaki güç konumundadırlar. Çin’de liderlik, politbüro ve ordu arasındaki hiyerarşi ile İran’daki Llderlik, Uzmanlar Meclisi (Ulemalar) ve ordu arasındaki hiyerarşi benzerlik içerse de savaş, ekonomik kriz vb. olağanüstü durumlarda kendi içinde elbette değişimler olabilecektir.

Cami-Medrese-Bazaar geleneği ile Çin Komün sistemi (Danwei)

İran’da ulema ve mollalar etrafında şekillenen havza modeli ile Çin komün sistemi arasında kimi farklılıklar olsa da özellikle toplumsal dayanışma ve siyasi olarak harekete geçirilebilmeleri konusunda benzerlikler kurulabilir.

Çin’de devrimden sonra savaş ekonomisi koşullarında işgücü piyasası, “danwei” adı verilen çalışma birimleri temelinde organize edilmiştir.

Ömür boyu düzenli gelir sağlayan garanti iş anlamına gelen ‘’demir pirinç kâsesi’’ deyimiyle de bilinen sistemde, iş güvencesinin yanı sıra sosyal refah sistemi hizmetleri de sağlanmaktadır. Bir diğer deyişle sosyal haklar olarak ifade ettiğimiz işçilerin barınma, sağlık, eğitim, evlilik ve cenaze masrafları için ekonomik yardım gibi temel ihtiyaçların da temin edildiği bilinmektedir.

Demir pirinç kâsesinin varlığı, 1978 sonrasında hayata geçirilen reformlarla önemli bir darbe almıştır. Ucuz işgücüne dayalı bir ekonomi politikasının benimsenmesi beraberinde eşitsizlikleri ve sosyal hoşnutsuzlukları da getirmiştir. 1978 ve sonrasında işgücünün piyasalaşması ile birlikte, danwei yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır.

Özelleştirmelerin artması, devlet kontrolündeki işletmelerin azaltılması ve işçilerin işten çıkarılmasıyla ömür boyu iş güvencesinin yanı sıra sosyal hakların da sağlandığı sistem ortadan kalkmaya başlamış ve demir pirinç kâsesi kırılmıştır.

Komünist Parti’ye bağlı Danwei sistemi, toplum üzerinde çok güçlü bir ideolojik hegemonya tesisi oluşturmuştur. SSCB’deki “Sovyet” organlarının yerini tutan bir sistem olarak nitelendirilebilir. İran Devrimi’nde ve sonrasında ulema ve mollalar öncülüğünde cami- medrese-Bazaaar etrafında Şii orta sınıflarca örgütlenen mahalle, köy ve kasaba teşkilatları da önce devrimin sonra devletin halk içindeki en güçlü sivil organları olmuşlardır. Şii ideolojisiyle yoğrulmuş bir tür “havza” teşkilatlarıdırlar.

ÇKP ve dini liderliğin “otoriteryanizmi” her iki devletin uzun vadeli ve büyük çaplı bir toplum projesi olmasından kaynağını alır. Devletin emperyalist güçler karşısında güçlü şekilde temsili “davanın büyüklüğü” ile doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olmayı zorunlu kılmaktadır. Şöyle söylemek yanlış olmaz, ÇKP ve dini liderlik sonuçta halka rağmen vardır ve var olmayı sürdürecektir. Aslında bu onların en zayıf yanıdır. Burada karşımıza şöyle bir çelişki çıkıyor, Çin özellikli sosyalizm ve Velayet-i Fakih sisteminin kendini toplumun üzerinde, vazgeçilmez bir noktaya koyması eğer mümkünse, ki mümkün görünüyor, o zaman sosyalizme ya da ideal bir İslami topluma ulaşmak için parti ve devlet dışında başka hiç bir yol kalmamış demektir. Her iki ideolojinin kendine biçtiği misyon nerdeyse halkların söz, yetki ve karar hakkının olmadığı, bunu onların yerine lider ve devletin yerine getirdiği sonsuz bir refah toplumu ve mutluluğun olabilirliğidir. ÇKP pratiği aynı çizgisinde devam ettiği müddetçe, 100 yıl sonra “devletin sönümlenmesi” hâlâ bir hayal olarak kalmaya devam edecektir. İslami hükümet ise en başından beri ideal İslami toplumun Mehdi inancının altın bir kafeste yaşatılmasıyla hayat bulacağına yürekten inanmaktadır.

Entegre parti-hükümet sistemi

Çin’de “Çin Halkının Siyasi Danışma Konferansı”, İran’da ise Cumhurbaşkanlığı her ikisi de mutlak ideolojik önderliğin altında devletin ve kamunun pratik işlerini sürdüren hükümet sistemleridir. Halk sadece bu hükümet sistemleri için oy kullanır.

Çin tarihinde devlet ve toplum ilişkilerine dair az bilinen bir olgu var. Aslında Çin’in yakın geçmişinde Çin köylülüğü her ne kadar Konfuçyanizm’in etkisi altında olsa da o devasa coğrafyada kendi kendine yeterlilik konusunda hayli başarılı olmuş, çoğu zaman devlete ihtiyaç duymamıştır. Çin toplumunun devlet çemberi içine alınması Çin devriminden sonra gerçekleşen bir durumdur.

Çin’de düzeni sağlayan şey iktidar değildir. Toplum her durumda kendi kendini yönetir. Aile küçük bir devlettir. Devletse bir aileler federasyonu. Devlet demek karşılıklı bir güvence/sigorta toplumu demektir; sigortalı sayısı ne kadar artarsa riskler o kadar azalır ve mali yükümlülüklerin miktarı o kadar hafifler. Hükümet sadece ait olduğu toplumun çıkarlarını gözetmekle yükümlüdür. (…) Hükümet kurallara uyduğu takdirde, aileler yönetim işini bizzat kendileri görecek hale geleceklerinden, hükümetin de kendileriyle ilgilenmesine artık gerek kalmayacaktır. Çinliler ‘en iyi hükümet hiç ortalıkta görülmeyendir’ türünden formüller üretmişlerdir.” (Çin anakarasını gezen Fransız diplomat Eugene Simon’un gözlemlerinden)

Çin’de düzeni sağlayan şey iktidar değildir. Toplum her durumda kendi kendini yönetir. Aile küçük bir devlettir. Devletse bir aileler federasyonu. Devlet demek karşılıklı bir güvence/sigorta toplumu demektir; sigortalı sayısı ne kadar artarsa riskler o kadar azalır ve mali yükümlülüklerin miktarı o kadar hafifler. Hükümet sadece ait olduğu toplumun çıkarlarını gözetmekle yükümlüdür. (…) Hükümet kurallara uyduğu takdirde, aileler yönetim işini bizzat kendileri görecek hale geleceklerinden, hükümetin de kendileriyle ilgilenmesine artık gerek kalmayacaktır. Çinliler ‘en iyi hükümet hiç ortalıkta görülmeyendir’ türünden formüller üretmişlerdir.” (Çin anakarasını gezen Fransız diplomat Eugene Simon’un gözlemlerinden)

E. Simon Çin’de devlet-toplum ilişkisine dair bu betimlemesinden sonra, Çinlilerin aslında devleti “yabancı bir unsur” olarak gördüğünü iddia eder. Çinlilerin devleti “geliştikçe kendisinden kurtulacakları” bir aygıt olarak görmeleri, böylesi bir tarihsel-kültürel özelliğe sahip olmaları gayet ilgi çekici bir toplumsal karakter değil midir?

Madem 19. yüzyıl sonu gibi çok yakın bir tarihte, Çin toplumunun ulaşmaya çalıştığı böylesi bir ideal düzen vardı; “en iyi hükümetin hiç ortalıkta görülmeyen bir hükümet olduğuna” inanıyorlardı, öngördükleri devlet, toplumsal işlevini geliştirdikçe gereksizleşecek ve tüm görev ve sorumluluklarını toplumun üzerine devretmek zorunda kalacak bir devletti, o zaman bu gerçeklik tam da sosyalist ütopyanın bir prototipi değil miydi? Aslında Çin köylülüğü, Çin Devrimi’nin “Uzun Yürüyüş” safhasında bu temel özelliğini, partiyi kendi doğal-komünal devrimci kültürüyle buluşturarak hayata geçirmişti.

Çin uygarlığında “legalizm” denilen baskıcı devlet geleneği ile daha diplomatik ve ‘insancıl’ Konfüçyanizm düşüncesi tarih boyunca çatışmıştır. ÇKP bugün devlet ve ulusun bekasını devleti çok daha güçlü kılan “legalizm” ve” Mandarin bürokrasisini” güncelleştirmekte görmektedir.

ÇKP geçmişte Çin aile yapısının toplum ve devlet üzerinde oynadığı ilerici, eşitlikçi rolü “tek çocuk” politikasıyla istismar etmeye başlamış, onun (ailenin) Çin tarihinde oynadığı uygarlığın taşıyıcı kolonu olma özelliğini alabildiğine zayıflatmıştır. O yüzden ÇKP’nin “otoriteryanizmini” sadece davanın büyüklüğünün bir gereği olarak açıklamak, bu şekilde haklılaştırmak çok doğru değildir. Çünkü bu otoriteryanizmin tarihsel bir geçmişi vardır.

Çin’de ÇKP’nin otoriter gücünün giderek büyümesini Halk Hükümetiyle (Çin Halkının Siyasi Danışma Konferansı) olan ilişkisi üzerinden değerlendirmek belki çok daha açıklayıcı olacaktır. Çinli akademisyenler parti-hükümet ilişkisini tarihsel olarak üç döneme ayırmaktadırlar. 1949 ile 1978 reformu dönemi arası. 1978 ile 2012’deki 18. Kongre arası ve 2012’den günümüze kadar olan dönem.

ÇKP, başta işçi sınıfı ve köylülük olmak üzere toplumla olan ilişkilerinde “Halk Hükümetini” taraf almaktadır. Halk Siyasi Danışma Konferansı içinde ÇKP dışında adı uluslararası kamuoyu tarafından çok az bilinen yukarıda isimlerini saydığımız sekiz parti daha vardır. Bu partilerin kuruluş tarihi ÇKP kadar eskidir. ÇKP bu oluşumları dışarıya karşı “çok partili bir sistem” varmış gibi göstermenin ötesinde, bu yapıları işçi sınıfının kendi öz örgütlülükleri yerine ikame etmektedir. Çin’de Halk Hükümeti ve bu sekiz parti işçi sınıfı ve köylülüğün öz örgütlülükleri olarak ele alınmaktadır. Çin’de “Sovyet”, “konsey”, “şura” vb. parti ve devletten bağımsız toplumsal örgütlülükler yoktur.

Akademisyenler, yukarıda sayılan her üç dönemin ardından parti-hükümet arasında var olan görece özerkliğin giderek azaldığını, aralarındaki makasın son durumda tamamıyla yok olduğunu söylemektedirler. Ama bunu büyük bir olumluluk, olması gereken devrimci bir ilerleme olarak kaydetmektedirler! “Entegre parti-hükümet sistemi” tanımlaması yaparak bu gelişimi bir övünç kaynağı olarak topluma sunmaktadırlar. ÇKP 18. Genel Kurulu’nda Şi Cinping’in şu sözleri entegre parti-hükümet sistemini çok net ortaya koymaktadır:

Ulusal düzeyde devlet yönetim sistemi birçok alt sistemden oluşan karmaşık bir sistemdir. Bu sistemin özü ÇKP’nin önderliğidir… Parti her şeyi yönetir – hükümeti, orduyu, halkı ve eğitimi; doğuyu, batıyı, güneyi, kuzeyi ve merkezi bölgeleri yönetir.

Ulusal düzeyde devlet yönetim sistemi birçok alt sistemden oluşan karmaşık bir sistemdir. Bu sistemin özü ÇKP’nin önderliğidir… Parti her şeyi yönetir – hükümeti, orduyu, halkı ve eğitimi; doğuyu, batıyı, güneyi, kuzeyi ve merkezi bölgeleri yönetir.

Şi Cinping 2017’de 19. Ulusal Kongresi’nde ise, “Partinin siyasi yapılanmasının birincil görevi, ÇKP Merkez Komitesi’nin otoritesini ve merkezi birleşik önderliğini korumak ve önceliklendirmektir” derken entegre parti-hükümet sistemini daha yukarılara Merkez Komitesi’ne kadar daraltmaktadır.

2018 yılında “parti önderliği” ilk kez Anayasa’nın giriş bölümünden başlayarak anayasa metnine dâhil edildi ve tüm kamu/hükümet iktidar sisteminin ana kılavuzu haline getirildi. Çin’de ÇKP, Merkez Komite ve liderlik Çin toplumu ve devleti içinde deyim yerindeyse apayrı bir dünya haline geldi!

Bugün Çin hükümeti departmanları içinde ÇKP komiteleri bulunmaktadır. Bürokrasi artık uzaktan değil bizzat içeriden ‘çok daha güvenilir kadrolar’ eliyle yürütülmektedir. Halk Hükümeti artık Parti Merkez Komitesi’nin kararlarını eksiksiz bir şekilde uygulamaktan öte bir işleve sahip değildir.

İran’da seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanları, Velayet-i Fakih sistemiyle seçilen dini liderler karşısında ne kadar etkisizse Çin hükümet sistemi ve başbakanlık da ÇKP ve liderlik karşısında o kadar etkisizdir. Ali Hamaney ile Şi Cinging arasında mutlak ideolojik önderlik anlamında büyük bir benzerlik vardır.

Ne Çin’de ne de İran’da siyasi partiler, seçim ve meclis şekilsel de olsa halkın egemenliğini temsil eden kurumlar değildir. Demokrasiyi ve halkın egemenliğini siyaseten temsil etme yetkileri devlet tarafından ellerinden alınmıştır. Hükümet ve parlamento devletin sömürgesi olmuştur.

ÇKP’nin temsil siyasetinin çöküşü önce partinin bürokratikleşmesi ile (Kültür Devrimi bunun önüne geçmek istemişti), sonra Deng döneminde partinin sermaye ile evliliğiyle iki aşamada gerçekleşmiştir.

“Devletin sönümlenmesi”

Çin’de parti devletleşmiştir. Devlet partileşmemiştir.

Sadece İran ve Çin’de değil tüm dünyada artık siyasi partiler ve hükümetler biçimsel olarak bile değişimin sembolü olamamaktadır. Değişen sadece liderlerdir. Arkalarındaki sermaye gücü ve devasa askeri-bürokratik aygıt çok daha görünür olmuştur. Devlet artık kendisine sadakat sunulmasıyla yetinmemekte, politikayı bizzat kendisi yürütmektedir. Politikayı politikacılara bırakmayan, kendi uzmanlarını hükümetlerin içine danışman olarak atayarak politikayı kendi yürüten bir devletten bahsetmek yerinde olur. Devletler politika sanatında politikacıların önüne geçmiştir. Norm devlet ve angien rejim mevta olmuştur. Burjuva hükümetlerin yerine politik devletler geçmiştir. Seçim süreçleri bizzat devletin kontrolü altına alınmıştır. Partiler, hükümetler, parlamentolar devletin bir parçası olmuşlardır. Devlet ile aralarındaki sömürünün doğallaştırılması, adaletin sözde eşit olarak uygulanması gibi işbölümü büyük oranda silinmiştir. Parlamentoların halk egemenliğinin temsili bir kurumu mu yoksa devletin bir uzantısına mı dönüştüğü bugün en çok tartışılan konudur.

Partinin devletleşmesi şu temel değişikliği getirdi: Kitlelerle ilişki bağlamında parti-toplum ilişkisi yok oldu; devlet-yurttaş ilişkisi boy verdi! Bugün söz edilmesi gereken, Komünist Parti ile sınıflar arasındaki ya da burjuva partiler ile halk arasındaki ilişki değil, devlet ile yurttaşlar arasındaki ilişkidir.

ÇKP, zaten küreselleşme ve piyasalaşmaya entegre olurken, devrimin stratejik sacayaklarından biri olan “kitlelerden kitlelere” çizgisine son vermiştir.

Görülmektedir ki, ÇKP, Marks’ın “devletin sönümlenmesi” teorisinin tam tersi yönünde “devletin sürekli güçlendirilmesi” yoluyla sosyalizme ulaşılabileceğine dair yeni bir yol çizmişe benzemektedir.

Bugünkü ÇKP’nin devlet meselesine yaklaşımı Marx, Lenin ve Mao’nun izlediği yoldan tamamen farklı, yeni bir stratejidir.

ÇKP açıktan devletli bir sosyalizm rotasını izlemektedir. Toplumu devlet içine çekerek, devlet içinde örgütleyerek, devletin sönümlenmesinde farklı bir yol izlemektedir. Devleti, komünler, şuralar, konseyler üzerinden değil de toplumu onun içine çekerek sönümlendirme stsratejisi, Marx’ın öngördüğünün tam tersidir. Devletin görevlerini toplumun üstlenmesini istiyor ama bunun devleti sönümlendirmeye yeteceğine inanmıyor, hayalî buluyor. Devletin her hâlükârda var olmaya devam edeceğine inanan bir sosyalizm anlayışıdır bu. Dolayısıyla, devlet zamanı geldiğinde bizzat devlet eliyle sönümlendirilecektir! Devlet sınıfsız toplum tarafından değil bizzat devletin kendisi tarafından yok edilecektir!

ÇKP, bu durumda Marksizm’e yeni bir çehre vermekten ziyade, gerçekten de Çin’e özgü, onun kendi tarih ve uygarlık mirasından devraldığı aile-devlet ilişkileri ile Konfüçyanizm-Legalizm felsefesini gözeten bir devlet yapılanmasını öngörmektedir.

İran’a gelince İslâm toplumunun liderinin halk tarafından seçilmesi fikri, emperyalist savaş sonrası mevcut rejim taraftarlarının kesinlikle kabul edemeyeceği bir husustur. Ama gerçekleştirilmesi gereken tam da budur! Mehdi gücü verilen liderlerden gücünü halktan alan liderlere geçiş İran demokrasisinin geleceği işte burada yatmaktadır. Zamanında Velayet-i Fakih‘in karşısına çıkan Mercii Taklitler yeniden siyaset sahnesinde boy vermelidir. Şii havza modeli içindeki ulema dinamizmi İran’daki laik, liberal, sol, ulusal kurtuluşçu tüm toplumsal güçlerin üzerinde ezici bir güce sahiptir. O yüzden sonucu belirleyecek olan yine onlar olacaktır. Humeyni’nin devrimci zaruretten ortaya çıkardığı ama sonra altın kafese kilitlediği Mehdi inancı ve Pers-Şia kültürü yeniden özgürleştirilmek zorundadır. Bu, İran’da 1979’a benzer uzun soluklu sokak hareketleri ve nihayetinde halk ayaklanmasıyla sonuca vardırılacak zahmetli bir mücadelenin ürünü olacaktır. Velayet-i Fakif, zamanında kazandığı geniş halk desteğini yitirmiştir. Artık bir kurtuluş umudu değildir. İmam Mehdi’yi özgür kılacak olan devrimci İslamcılar ile İslami Cumhuriyeti demokratikleştirecek Marksist solcuların ittifakı bu yolda iki temel güçtür.


© sendika.org