Evlenmeli-2
İzdivâç: Tehzîbden İç Nizâma
Sabır, Sebât ve Beş Yılın Düşündürdükleri
“Evlenmeli
Bekârlık, bî-kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâç, tasfiye tehzîb eder.” [1]
Hazret-i Üstâd Bediüzzamân Said Nûrsî’nin bazı cümleleri vardır ki, zâhirde birkaç kelimeden ibâret görünür; fakat dikkatle bakıldığında insanın önüne geniş bir tefekkür ufku açar. O cümleler, yalnız bir hüküm bildirmez; nefse ayna tutar, hayâta istikâmet verir, insanı kendi iç âlemiyle yüzleştirir. “Evlenmeli” başlığı altında gelen bu kısa fakat derîn ifâde de böyledir. İlk nazarda evlilik ve bekârlık hakkında söylenmiş vecîz bir söz gibi görünür; fakat hakikatte insanın fıtratına, nefsin mahiyetine, mesûliyetin kemâle bakan sırrına ve âile hayâtının terbiye edici hikmetine dâir ciddi bir ders taşır.
Geçen haftaki yazımızda bu vecîzenin bilhassa “İzdivâç, tasfiye tehzîb eder” kısmı üzerinde durmuş; evliliğin yalnız iki insanın bir araya gelmesi değil, insanın kendi nefsini görmesine, kusûrlarıyla yüzleşmesine ve mesûliyet içinde olgunlaşmasına vesîle olan bir terbiye mektebi olduğunu ifâde etmeye çalışmıştık. Yazıdan sonra gelen bazı okuyucu yorumları ise meselenin başka kapılarını da araladı. Bâzen bir yazının asıl bereketi, yazıldıktan sonra başlar. Çünkü dikkatli bir okuyucu, metnin içinde saklı duran bir kapıyı açar; başka bir okuyucu ise aynı hakikate başka bir pencereden ışık tutar.
Bu defa iki noktadan hareket etmek istiyorum. Birincisi, “tehzîb” kelimesinin yalnız kaba tarafları yontmak değil, insanın iç dünyâsındaki kuvveleri yerli yerine koymakla da alâkalı olduğunu düşündüren yorumdur. İkincisi ise bazı âile araştırmalarında mutsuzluk döneminden geçen evliliklerin, zamân, sabır, emek ve ıslâh gayretiyle yeniden toparlanabildiğine dâir bulgulardır. Zâhiren biri kelimeye, diğeri araştırmaya bakan bu iki işâret, hakikatte aynı noktada birleşmektedir: İzdivâç, bir anda kıvam bulan kolay bir berâberlik değil; nefsi arıtan, iç dünyâyı düzene koyan, iki ayrı mizâcı sabırla âhenge yaklaştıran ciddi bir mekteptir.
Önce kelimenin hakkını verelim. Üstâd Hazretlerinin kullandığı kelime tehzîbdir. Tehzîb, lügat itibârıyla “temizlemek, arıtmak, düzeltmek, kusûrdan ayıklamak, kaba tarafı inceltmek” mânâlarına gelir. Söz ve metin bağlamında ise kusûr görülen şeylerden arındırma, ayıklama ve düzeltme mânâsını taşır.[2] Bu bakımdan “İzdivâç, tasfiye tehzîb eder” denildiğinde, evliliğin insanı yalnız dıştan bir düzene sokmasından değil; içerideki karışıklıkları ayıklamasından, nefsin tortularını görünür hâle getirmesinden, insanı kendi kusûrlarıyla yüzleştirmesinden söz edilmektedir.
Fakat burada, kelimenin lügat mânâsını karıştırmadan, tefekkürî bir çağrışım kapısı daha açılabilir. Kur’ân’ın düzenli okunması için bölümlere ayrılması bağlamında kullanılan “tahzîb” ise bölümlere ayırma, kısımlara taksim etme mânâsını taşır.[3] Elbette Üstâdımızın burada kullandığı kelime “tahzîb” değil, “tehzîb”dir. Yani asıl mânâ, “nefsi arıtmak, düzeltmek, yontmak ve inceltmek”tir. Fakat izdivâcın hayâttaki neticesine bakıldığında, bu kelime ayrımını bozmadan şöyle bir tefekkür kapısı açılabilir: Evlilik, insanı sâdece arıtmaz; aynı zamânda insanın iç dünyâsında karışık duran kuvveleri de yerli yerine koyar. Akla haddini, kalbe vazîfesini, nefse sınırını, öfkeye ölçüsünü, şefkâte istikâmetini, hürriyete mesûliyetini öğretir.
İşte burada Üstâd Hazretlerinin Muhâkemât’ta kullandığı “nazm-ı maânî”[4] yani mânâların kendi içinde mantıklı, tertipli ve âhenkli bir nîzâma kavuşması diye ifâde ettiği derin ölçüsü hatıra gelir:
“Efkâr ve hissiyâtın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir”[5]
buyurur. Yani fikirlerin ve hislerin tabiî akış yolu, mânâların düzenli, mantıklı ve âhenkli bir tertibe kavuşmasıdır. Bu ölçüyü âile hayâtına tatbik ettiğimizde şu hakikat görünür: İnsan bekârken kendi içinde pek çok şeyi birbirine karıştırabilir. Hürriyet ile sorumsuzluğu, sevgi ile sâhiplenmeyi, şefkât ile tahakkümü, izzet ile inâdı, sabır ile içine atmayı, sükût ile küsmeyi, fedakârlık ile kendini yok saymayı, vakar ile sertliği, merhamet ile zaâfı, hak talebi ile benliği birbirine karıştırabilir. Bunların çoğu tek başına yaşarken fazla görünmez. Çünkü insan kendi dünyâsının hem hâkimi hem şâhidi hem de çoğu zamân avûkatıdır. Nefis kendi kusûruna kolayca beraât verir.
İzdivâç ise bu iç karışıklığı görünür hâle getirir. İnsan evlenince yalnız bir eşle karşılaşmaz; kendi iç dünyâsının dağınıklığıyla da karşılaşır. O vakit akıl nereye kadar hükmedecek, kalp nerede yumuşayacak, nefis nerede geri çekilecek, öfke nerede susacak, şefkât nerede tahakküme dönüşmeyecek, hürriyet nerede mesûliyetle kayıt altına girecek, hak nerede vazîfeyle dengelenecek; bütün bunlar âile hayâtı içinde fiilen imtihâna çıkar.
“İzdivâç tasfiye eder” demek biraz da budur. İnsanın içinde karışmış olan şeyler ayrışır. Sevginin içine karışmış benlik görünür. Fedakârlığın içine saklanmış beklenti ortaya çıkar. Sabır zannedilen şeyin bâzen sâdece mecbûriyet olduğu anlaşılır. Hürriyet zannedilen şeyin bâzen vazîfeden kaçış olduğu fark edilir. Merhamet zannedilen şeyin bâzen karşı tarafı kendi istediği şekle sokma arzusu olduğu görülür. İnsan o vakit kendi içindeki tortuları tanır.
“Tehzîb eder” demek ise bu görünmeden sonra başlar. Görünen kusûrla ne yapılacaktır? İnsan onu savunacak mı, inkâr mı edecek, başkasına mı yükleyecek, yoksa nefsinin önüne koyup “Bu bende var; bunu ıslâh etmem lâzım” mı diyecektir? İşte evlilik burada yalnız bir ayna olmaktan çıkar; bir mektebe dönüşür. Çünkü ayna gösterir, mektep terbiye eder. İzdivâç hem gösterir hem terbiye eder. Hem teşhîr eder hem tedâviye çağırır. Hem kusûru açığa çıkarır hem de o kusûrla insanın ne yapacağını sınar.
Bu sebeple izdivâç, yalnız “iki kişinin aynı evde yaşaması” değildir. Aynı evde yaşamak işin maddî tarafıdır. Hakikatte izdivâç, iki nefsin aynı imtihân sahasına girmesidir. İki mizâcın, iki terbiyenin, iki alışkanlık dünyâsının, iki âile kültürünün, iki beklenti biçiminin, iki incinme tarzının bir çatı altında âhenk aramasıdır. Bu âhenk ise bir günde olmaz. Nikâh akdiyle hukûk başlar; fakat mizâçların kıvamı zamân ister. Düğün bir gündür; âile yılların imtihânıdır.
Bugün birçok insan evliliği hemen huzûr verecek hazır bir mutluluk sahası zannediyor. Hâlbûki evlilik, huzûra götüren bir yoldur; huzûrun hazır paket hâli değildir. Evlilik, iki insanı otomatik olarak olgunlaştırmaz; fakat olgunlaşmak isteyen iki insana en ciddi vesîlelerden birini sunar. Burada yanılgı şudur: İnsan evlenince tamamlanacağını sanır. Hâlbûki evlilik insana önce eksiklerini gösterir. Tamamlanma, o eksikleri gördükten sonra başlayan “sabır”, “ıslâh”, “duâ”, “emek” ve “hukûk” sürecidir.
Bir insan “Ben evlendim; artık huzûrlu olmalıyım” dediğinde, daha yolun başındadır. Doğru soru belki şudur: “Ben evlendim; şimdi nefsimin hangi tarafları terbiye görecek? Hangi........© Risale Haber
