Mezheb Taassubu
"Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç- görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları boğup susturmaya kalkışmasıdır."[1]
Bediüzzaman, dimağda ilim mertebelerinin muhtelif olduğunu, bunların birbiriyle karıştırıldığını söyler ve itikaddan salabetin, iltizamdan taassubun meydana geldiğini nazara verir.[2] Yani bir kimse itikat boyutunda bir meseleyi kabul ettiğinde salabet, “böyle olması gerekir” şeklinde bir gereklilikle kabul ettiğinde taassup meydana gelmektedir. Bunlardan birincisini iki kere ikinin dört ettiğini kabul etmek, diğerini ise sonucun dörtten farklı olduğunu söylemekte ısrar etmek olarak görebiliriz. Bu durumda doğruda ısrarcı olmak salabet, yanlışta ısrarcı olmak ise taassup olarak değerlendirilebilir.
Bediüzzaman şöyle der:
“Evet, İslamiyet’in şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salabet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassub değildir.”[3]
Burada din adına gösterilecek salabetin üç esası olarak “metanet, sebat ve hakkı benimsemek” nazara verilirken; taassubun iki esası olarak da cehalet ve iyi muhakeme edememek özelliklerine dikkat çekilmiştir.
Bediüzzaman, bazılarının "Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan"[4] olduklarına dikkat çeker. Böyle kimseler, din adına yanlışta ısrarcı olurlar, yani bir taassup içinde bulunurlar.
Bediüzzaman gerçeğin açığa çıkmasına mâni olan durumları sayarken, iltizam ve taraftarlığın yanında taassubu da nazara verir.[5] Yani taassupla meseleleri değerlendirenler gerçeğe ulaşamazlar.
Ona göre, taassuba düşmenin sebeplerinden biri dinî ilimleri öğrenip fen bilimlerini ihmal etmektir.[6]
Taassup, bir nevi fanatizmdir. Fanatik kişi, kendisinin hakikatin tek temsilcisi ve vasıtası olduğuna inanır. Fanatizmi karakterize eden en önemli özellik, "müsamahasızlıktır."[7] "Taassup, taklitten neş'et eder."[8] Günümüzde, özellikle siyasette ve futbolda taassubun en ileri boyutlarını........
