Reform Yanılgısı ve Materyalizmin Tarihsel Serüveni
GİRİŞ
Batı dünyasının Kilise baskısıyla yaşadığı tarihsel tecrübeyi, yapısı bambaşka olan İslam dünyasına uyarlamaya çalışmak günümüzün en büyük yanılgılarından biridir. Bu yazıda, İslam’ın inanç ve hukuk bütünlüğü sebebiyle neden reform kabul etmeyeceğini ele alacağız. Aynı zamanda, modern bilimin arkasına saklanan materyalizmin aslında yeni bir keşif değil, Kilise baskısından kaçarken Antik Yunan paganizmine sığınılan psikolojik bir tepki olduğunu göreceğiz. Amacımız, modern eğitim sistemlerinin satır aralarına gizlenen bu dogmatik dayatmayı hakikat penceresinden yeniden okumaktır.
KISA HRİSTİYANLIK TARİHİ VE YAŞANAN KIRILMA
Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun baskısı altında ezilen bir Yahudi toplumuna geldi. Bu toplum kendi içinde de mezhepsel ve fikri ayrılıklar yüzünden karmaşa içindeydi. Hz. İsa (a.s)’nın getirdiği ilahi mesaj, Roma’nın zulmüne ve Yahudi din adamlarının şekilci, samimiyetsiz dindarlığına karşı bir başkaldırıydı. Bu mesaj insanlara manevi bir uyanış, ahlaki bir düzelme ve sosyal adalet vaat ediyordu.
Fakat Hristiyanlığın doğuş döneminde çok büyük bir şansızlık yaşandı. Hz. İsa (a.s.)’nın peygamberlik dönemi sadece üç yıl gibi çok kısa bir süre devam etti ve milattan sonra 30 yıllarında dünyevi hayatı son buldu. Bu kadar kısa bir zaman, dinin toplumsal, hukuki ve kurumsal bir düzen kurmasına yetmedi.
Bu yüzden Hristiyanlık, İslamiyet’te olduğu gibi bizzat peygamber eliyle kurulmuş; devlet hukukundan aile hukukuna, miras hukukundan, sosyal hayata kadar hayatın her alanını düzenleyen bütüncül bir dünya nizamı (şeriat) oluşturamadı. Hz. İsa (a.s.), dönemin zorlu siyasi şartları nedeniyle hiçbir zaman dünyevi bir hükümdar olmadı. O daha çok kalplerin temizlenmesini hedefledi ve yaklaşan "Tanrı Krallığı" müjdesini verdi.
Hz. İsa (a.s.)'dan sonra dini yayma ve kurumsallaştırma görevi havarilere ve sonraki din adamlarına kaldı. Bu durum çok önemli bir sonuç doğurdu: Hristiyanlıkta sosyal hayatı ve hukuku düzenleyen kuralların hemen hemen hiçbiri dinin kendi ilahi özünden gelmedi. Bunun yerine dinin yayıldığı coğrafyalardaki Yunan ve Roma kültürlerinin insani yorumlarıyla şekillendi. Kilise, yüzyıllar boyunca karşılaştığı hukuki boşlukları ya Roma Hukuku'ndan parçalar alarak ya da din adamlarının toplandığı konsillerde kendi ürettikleri kurallarla doldurmak zorunda kaldı. Bu durum, dinin özünün zamanla insan eliyle tahrif edilmesine ve Kilise'nin mutlak bir güç odağı haline gelmesine yol açtı. İlerleyen yüzyıllarda Kilise’nin bu hegemonyasına ve yozlaşmasına karşı bir başkaldırı olarak doğacak olan Protestanlık gibi reform hareketleri de aslında dinin bu sonradan giydirilmiş beşerî kurallarına ve Kilise otoritesine karşı bir iç hesaplaşmanın sonucuydu.
İSLAM VE HRİSTİYANLIK ARASINDAKİ YAPISAL FARKLAR
Bazen sekülerleşme (dinin devlet ve toplum hayatından ayrılması) veya "dinde reform" gibi konular tartışılırken çok önemli bir hata yapılıyor: Batı dünyasının Hristiyanlık üzerinden yaşadığı tecrübe, aynen İslam dünyasına da uyarlanmaya çalışılıyor. Oysa bu iki dinin inanç ve hukuk yapıları birbirinden tamamen farklıdır.
Bu yapısal farkı ve dinde reformun İslamiyet'te neden mümkün olmadığını anlamak için, dinlerin sosyal, hukuki karakterlerine ve "elbise-cilt" benzetmesine yakından bakmamız gerekir.
i. Hristiyanlıkta Hukuk: Değişebilir Bir Elbise Gibidir
Hristiyanlığın doğuş dönemine baktığımızda Hz. İsa (a.s.)’nın dünyevi, siyasi bir gücü veya bir devleti olmadığını görürüz. O, toplumsal kanunları koyan ve uygulayan bir hükümdar değildi. Bu yüzden ondan geriye, dinin sadece inanç ve ahlaka dair temel esasları kaldı.
Peki, Hristiyan dünyasında toplumsal hayatı düzenleyen hukuk nasıl oluştu?
Beşeri ve Dış Kaynaklar: Hz. İsa'dan sonra kuralların büyük kısmı Havariler, kilise liderleri ve eski mukaddes kitaplar (Yahudi şeriatı) tarafından belirlendi.Roma Kanunları: Kilise, karşılaştığı hukuki boşlukları doldurmak için dinin dışından, yani Roma Hukuku'ndan ve toplumun örfi kurallarından parçalar aldı.Yani Hristiyanlık, kendi inanç gövdesinin üzerine dışarıdan Roma ve Avrupa kültüründen oluşan bir "elbise" giydirdi. Kilise, yüzyıllar boyunca bu hukuki elbiseyi kendi çıkarlarına ve siyasi güç dengelerine göre sık sık değiştirdi, daralttı veya yamadı.
İşte bu yüzden, Hristiyanlıkta reform yapmak, yani bu "hukuki elbiseyi" çağın şartlarına göre değiştirmek inanç gövdesini öldürmedi. Mesela Protestanlık gibi reform hareketleri, kilisenin sonradan uydurduğu bu ağır elbiseyi reddetme iddiasıyla ortaya çıktı. Bu elbiseyi değiştirmek, Hz. İsa (a.s.)’yı inkâr veya tekzip etmek (yalanlamak) anlamına gelmedi; çünkü o kuralları zaten bizzat Hz. İsa (a.s.) koymamıştı.
ii. İslamiyet'te Hukuk: Dinin Cildidir
İslamiyet’e baktığımızda ise durum tamamen farklıdır. İslam’ın peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v.), sadece kalpleri ve ruhları eğiten bir inanç önderi değil; aynı zamanda Doğu'dan Batı'ya, Kuzey’den Güney’e kadar uzanan muazzam bir medeniyetin ve devletin kurucusudur.
Bu durum, İslam'ın yapısını tek parçalı ve bölünmez bir sistem haline getirir:
Tek Bir Kurucu Otorite: İslam'da imanın şartlarını bizzat Hz. Peygamber getirdiği gibi; ticaret, aile, miras gibi sosyal hayatı düzenleyen en detaylı fıkhi kuralları (şeriatı), hatta günlük hayattaki en küçük nezaket adabını dahi bizzat kendisi göstermiş, haber vermiş ve emir buyurmuştur.Etle Deri Gibi Kaynaşma: Dolayısıyla İslam’ın hukuki ve toplumsal kuralları, istendiğinde çıkarılıp kenara atılabilecek bir "elbise" hükmünde değildir. O kurallar, inanç esaslarıyla hücrelerine kadar kaynaşmış, dinin "bedeni" ve o bedeni koruyan "kendi cildi (derisi)" konumundadır.Sonuç olarak, İslam'da Neden "Reform Olamaz?” Sorusunun cevabı burada yatmaktadır. Bir insanın elbisesini beğenmezseniz değiştirebilirsiniz, bu insana zarar vermez. Fakat insanın cildini değiştiremezsiniz. Cilde yapılacak sert bir müdahale, o bedenin canını ve özünü doğrudan yok eder.
İşte bu yüzden İslam’da, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) eliyle getirilen hukuki, ameli ve sosyal kuralları "çağ dışı" ilan edip değiştirmeye veya iptal etmeye kalkışmak sıradan bir kanun reformu değildir. Bu kuralları koyan bizzat Peygamberin kendisi olduğu için, kuralları reddetmek doğrudan doğruya o şeriatın sahibini (Hz. Peygamber'i) inkâr ve yalanlamak (tekzip etmek) anlamına gelir.
Dolayısıyla; Hristiyanlıkta kuralları kilise koyduğu için o kuralları değiştirmek dinin özünü bozmamıştır. Ancak İslamiyet'te inanç ile hukuk etle deriyle cilt gibi ayrılmaz bir bütün olduğundan, cildi değiştirmeye çalışmak İslamiyet'in özünü ve canını doğrudan yok eder. Değiştirilirse, o artık İslamiyet olmaktan çıkar. Fakat maalesef zaman zaman bazı art niyetli kişiler İslamiyet’i de dar kalıplar arasına hapsetmek istemektedir. Çünkü mevcut Hristiyanlık dar kalıplara sıkıştırılmış, toplumsal hayatın dışına itilmiş, basit ritüellere hapsedilmiştir.
AVRUPA'DA KİLİSE BASKISI VE TEPKİ OLARAK FRANSIZ İHTİLALİ
Orta Çağ ve sonrasındaki Avrupa'da bazı kiliseler, yüzyıllar boyunca aklı, felsefi sorgulamayı ve bilimsel gelişmeyi yasaklayan bir baskı aracı olarak çalıştı. Kilise’nin yaklaşık bin yıllık mutlak hakimiyetinde, özellikle Engizisyon mahkemelerinin kurulduğu o karanlık 400 yıllık dönem, insan aklına en büyük darbelerin vurulduğu zaman........
