Nicholson’ı tasavvufa yönelten sır!
İstisna-i olarak her devrin ehl-i fetreti olabilir. Küresel olmasa bile uçlarda ve kenarlarda mekani ve zamani anlamda fetret dilimleri olabilir. Bu devirlerde fetret toplulukları da bulunabilir. Sahih bilgi perdelenerek ehli davete bulanık olarak aksedebilir. Onlar da bu bulanık bilgeye ikna olmayabilirler. Bu hidayetin kararması mı yoksa bir nevi mazeret midir? Cihadın dini savaş olarak algılanması gibi. Bu bulanık bilginin muhatapları ehl-i necat olabilir mi? Bediüzzaman’a en büyük itirazlar bu cepheden gelmiştir. Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası'nda II. Dünya Savaşı'nın dehşeti karşısında mazlum ve dindar Hıristiyanların durumunu değerlendirmiştir. İslâmiyet’in hakiki davetine doğrudan ulaşamamış, "fetret" dönemine denk gelmiş masum ve mazlum Hıristiyanların çektikleri felaketlerin günahlarına kefaret olabileceğini ve ahirette rahmete erebileceklerini belirtmiştir. Kimileri bunu ehl-i küfrü cennete sokmak olarak değerlendirmiştir. Bu, taassubane bir bakış açısının ürünüdür. Nazar istitaat ile ilgilidir.
Müfessir Alusi gibiler dünya çevresinde İslamiyet’in hakiki olarak ulaşmadığı insan kümeleri olabileceğini ve dolayısıyla bunlar ehli fetret kapsamına girebileceklerini söylemiştir. Amazon bölgesinde hala keşfedilmemiş ilkel kabileler bulunmaktadır. Bediüzzaman da bunu zamani ve mekani olarak değerlendirmiş ve İkinci Dünya Savaşı döneminin mağdurlarının fetret ehli olabileceklerine dikkat çekmiştir.
Kimi batılı araştırmacıları tasavvuf alanı ile ilgilenmeye iten saiklerden birisi Bediüzzaman’ın tasvir ettiği ortamdır. Ehl-i fetret........
