Köprü, Dere ve Işık
İstanbul Boğaz Köprüsü’nden geçen biri, yalnızca bir kıtadan diğerine geçmiş olmaz. Aynı yol, aynı araç ve aynı hız devam ederken; fark edilmeden iki ayrı şehir hissi, iki farklı ritim ve iki farklı bakış arasında intikal edilir. Avrupa’dan Asya’ya geçerken yol kesilmez; fakat mana değişir. Bu değişim, mesafeden ziyade nisbetle ilgilidir.
Eğer iki taraf bütünüyle aynı düzlemde olsaydı, araya köprü koymaya gerek kalmazdı. Yol, aynı zemin üzerinde ilerlemeyi ifade ederken; köprü, farklı zeminler ve mertebeler arasında güvenli bir geçiş hattı kurar. Bu sebeple bazı sınırlar, düz bir yol gibi aşılmaz; ancak iki ayrı hâli birbirine bağlayan bir köprü üzerinden geçilebilir.
“Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. "Eyvah! Şu fener, başıma beladır" dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatını gösterdi.” (Sözler 313.sh)
Üstadın köprü temsilleri, bu geçişin mahiyetini daha derin bir çerçeveye taşır. İnkılâplar neticesinde iki hâl arasında “dereler” meydana gelir ve bu dereler üzerinde köprüler kurulur. Bu ifade, iki âlem arasındaki farkın mutlak bir kopuş değil; geçiş gerektiren bir mertebe farkı olduğunu gösterir.
Evet başka bir mehazda;
“İ'lem Eyyühel-Aziz!
İnkılablar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılabat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismanî ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür.” (Mesnevi-i Nuriye 225.sh)
Burada dikkat çekecek mevzulardan biri olan, köprünün altından geçen dereye nazar edeceğiz. Evet dere iki yakayı ayırır; fakat koparmaz. Arada bir mesafe........
