Motiflerden Nene Hatun'a: Erzurum'da Kadın İzleri
Kadınlar tarih boyunca yazmadı derler. Oysa Anadolu’ya dikkatle bakarsanız kadınların aslında yazdığını görürsünüz. Sadece kalemle değil iğneyle, iplikle ve dokuma tezgâhında yazmışlardır. Bir ehramın üzerinde, bir karnavas bezinin dokusunda ya da bir yazmanın kenarındaki oyalarda kadınların hayatı, duası ve hikâyesi saklıdır. Anadolu’nun motif dünyasına baktığımızda bunun yalnızca bir süsleme olmadığını anlarız. Her motif bir niyet, bir dilek ve bazen de bir hayat hikâyesidir.
Anadolu’nun motif dünyasında dinî ve mitolojik semboller önemli bir yer tutar. Karnavas bezlerinde görülen Meryem Ana motifi, Hristiyanlık döneminden kalan sembolik bir mirasın izlerini taşır. Bu motifte Meryem figürü, kadının iffeti ve saflığının sembolü olarak yorumlanır. Anadolu’nun kültürel sürekliliği içerisinde bu semboller zamanla farklı inanç sistemleriyle birlikte yeniden yorumlanarak varlığını sürdürmüştür. İslami dönemde ise benzer koruyucu anlam muska motifinde kendini gösterir. Kadınlar yazmaların kenarlarına ya da dokuma yüzeylerine muska motifleri işleyerek kötülüklerden korunma niyetlerini ve dualarını görünür hâle getirirler. Bu yönüyle motifler yalnızca estetik bir unsur değil, aynı zamanda dokuma sırasında edilen duaların ve dileklerin sembolik bir ifadesidir.
Cicim(cecim) ve killim dokumalarında görülen eli belinde motifi kadının üretkenliğini ve hayat gücünü anlatırken, karnavas bezlerinde yer alan para çiçeği motifi kurulacak yuvanın bereketli olması dileğini ifade eder. Yuvarlak formuyla eski sikke biçimlerini hatırlatan bu motif yeni evlenecek genç kızların çeyizlerinde özellikle yer alır ancak kadının bu bereket dileğini “para” yerine çiçek olarak adlandırması, onun zarafetini ve inceliğini gösterir. Anadolu dokumalarının büyük bölümünde gördüğümüz su yolu motifleri ise “su gibi ömür” dileğini taşır. Bu motif yalnızca estetik bir çerçeve değildir aynı zamanda dokumanın sağlamlığını sağlayan teknik bir unsurdur. Kadın bir yandan dokumayı güçlendirir, bir yandan da dua eder. Bu yüzden motifler aslında kadının dileklerinin ve temennilerinin hareket hâline gelmiş biçimleridir.
Oya kültürüne baktığımızda da benzer bir anlatı diliyle karşılaşırız. Oyalarda görülen merdiven motifi açık ve koyu renklerin birbirine geçmesiyle oluşturulan bir kompozisyona sahiptir ve tasavvufi anlamda kaderi, dengeyi ve ölçüyü temsil eder. Yaşam ile ölümün iç içe oluşunu ve hayatın insanı olgunlaştıran yönünü anlatır. Dümen oyası ise deniz kültürüyle ilişkili şehirlerde ortaya çıkan ve o coğrafyanın yaşam biçimini yansıtan bir motif olarak karşımıza çıkar.
Erzurum kültüründe motifler yalnızca dokumalarda değil, mimari ve taş işçiliğinde de karşımıza çıkar. Ehram dokumalarında halk arasında saat kordonu olarak bilinen motif, Erzurum’daki tarihî yapılarda da görülür. Özellikle Üç Kümbetler ve Gümüşlü Kümbet gibi Selçuklu dönemi eserlerindeki bezemelerle benzerlik göstermesi, bu motifin aslında Selçuklu estetiğiyle ilişkilendirilebileceğini düşündürür. Bu nedenle bu motifin Selçuklu kordonu olarak adlandırılması tarihî bağlam açısından daha anlamlıdır. Dokuma yüzeyinde yer alan bir motif ile Selçuklu mimarisindeki taş süslemeleri arasında kurulan bu bağ, kültürel sembollerin farklı sanat alanlarında nasıl ortak bir dil oluşturduğunu gösterir.
Erzurum’da motifler yalnızca dokumalarda değil, takılarda da karşımıza çıkar. Bunlardan biri de koç başı bileziğidir. Türk kültüründe koç başı gücü, koruyuculuğu ve direnci temsil eder. Anadolu’da görülen koç başlı mezar taşlarıyla aynı sembolik dünyanın parçası olan bu bilezik, kadının erkeğiyle kurduğu tamamlayıcı ilişkiyi de anlatır. Erkek gücü ve mücadeleyi temsil ederken, kadın bu gücü destekleyen, dengeleyen ve sürdüren tarafı temsil eder. Kadının kolunda taşıdığı koç başı bileziği yalnızca bir takı değil; aynı zamanda eşine verdiği manevi destek, aile içindeki dayanışma ve birlikte kurulan hayatın sembolüdür.
Erzurum’da yaşayanlar iyi bilir. Üç Kümbetler’e çıktığınızda bu şehrin kadın hafızasıyla karşılaşırsınız. Karşınızda Aziziye Tabyası’ndan Nene Hatun, savaşçı kimliğiyle sizi selamlar. Ona baktığınızda yalnızca bir kahramanı değil, bu şehrin direncini görürsünüz. Başınızı çevirdiğinizde arkanızda Rabia Hatun Kümbeti vardır; Anadolu’nun ilk kadın şairlerinden biri olan Rabia Hatun, şair kimliğiyle Erzurum’un kültür ve edebiyat dünyasını temsil eder. Aynı bölgede Saltuklu döneminin güçlü kadın figürlerinden Mama Hatun’un izlerini hissedersiniz. Her ne kadar mezarı Tercan’da bulunsa da Arap kaynaklarında Erzurum’un sahibi olarak anılan Mama Hatun, yönetici kimliğiyle bu coğrafyada kadının tarih boyunca nasıl güçlü bir varlık gösterdiğini hatırlatır. Bu tarihî dokunun içinde yükselen Çifte Minareli Medrese ise sanat tarihçilerin büyük çoğunluğu tarafından Hatuniye Medresesi olarak adlandırılır ve bir kadın tarafından yaptırılmış olmasıyla dikkat çeker. Böylece bu yapı yalnızca Selçuklu mimarisinin önemli bir eseri değil aynı zamanda kadının vakıf sahibi, hayır sahibi ve mimariyi şekillendiren soylu bir kimlik olarak tarihteki yerini de gösterir. Üç Kümbetler’de durup etrafınıza baktığınızda, adeta şehrin dört bir yanında, üç yüz altmış derecelik bir tarih içinde savaşçı, şair, yönetici ve hayır sahibi kadınları görürsünüz.
Bu nedenle Erzurum’da kadın yalnızca bir motif değildir; şehrin tarihinin kendisidir. Çünkü bu şehirde kadınlar yalnızca bir hayat kurmamış, o hayatın anlamını da dokumuşlardır. Bir ehramın üzerinde, bir yazmanın kenarında ya da bir karnavas bezinin dokusunda kadınların emeği kadar duası da vardır. Anadolu kadını konuşamadığı yerde motifleri konuşturmuş, yazamadığı yerde iğnenin ucuyla kendi tarihini işlemiştir.
Bu düşüncelerle 6 Mart’ta Atatürk Üniversitesi Kültür Merkezi’nde düzenlenen programda konuşmacı olarak yer alacak, ardından 8 Mart’ta Narman’da gerçekleştirilecek buluşmada motiflerin diliyle kadının hikâyesini anlatacağım. Çünkü bazen bir şehri anlamak için tarih kitaplarına değil, o şehrin kadınlarının dokuduğu motiflere bakmak gerekir.
