menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sol Kültüralizm

9 1
23.03.2025

Teknik anlamda kültüralizm, yaşama dair meseleleri düşünürken kültüre bir eksen bilgi olarak yaslanmak, kültürün yörüngesinden uzaklaşmadan iş görmek, bilhassa toplumsal ayrımlara dair hemen her şeyi kültüre indirgemektir… Türkiye’de kültüralizme yönelik egemen sol eleştiri ise kültüralizmin gerçek toplumsal eşitsizlikleri gölgeleyen, bu yüzden de dezavantajlılık gibi sorunları ekonomi-politik üzerinden değil kültür üzerinden tanımlayan kullanımlarına haklı olarak yüklenmekte.

Kültürün Batı dillerinde olduğu gibi Türkçede de çok anlamlı ve ihtilaflı kelimelerden biri olması, haliyle kültüralizm kavramı için de aynısını geçerli kılıyor. Dahası, kültüralizm kavramına temel olan kültürün, insan faaliyetlerinin en incelikli biçimleri anlamında değil de ortaklaşa yaşam formu, toplumsal öznellik anlamında kullanıldığını belirtmek, anlamı hakkındaki ihtilafları gidermeye yetmiyor. Çünkü kültür bu anlamıyla, yani Gökalp’in tabiriyle “bir kavmin vicdanında yaşayan kıymet hükümleri” şeklinde düşünüldüğünde; kültüralizmi de bir çeşit kültürcülük, hatta muhafazakârlık biçimi olarak görmek gayet mantıklı görünüyor. Oysa materyalizm maddiyatçılık demek olmadığı gibi kültüralizm de kültürcülük, kültür savunusu demek değildir. Teknik anlamda kültüralizm, yaşama dair meseleleri düşünürken kültüre bir eksen bilgi olarak yaslanmak, kültürün yörüngesinden uzaklaşmadan iş görmek, bilhassa toplumsal ayrımlara dair hemen her şeyi kültüre indirgemektir. Kültürü, “toplumu çözümlemenin ve dönüştürmenin altyapısı olarak”¹ görmektir. Buna ilaveten kültüralizmde olgu ve değer, kültür kelimesi içinde birleştirilir, aynılaştırılır. Çünkü kültüralizmde kültür, bir sosyal ontoloji olarak vardır: Bir toplum tipi olarak kültür.

Türkiye’de kültüralizme yönelik egemen sol eleştiri, kültüralizmin gerçek toplumsal eşitsizlikleri gölgeleyen, bu yüzden de dezavantajlılık gibi sorunları ekonomi-politik üzerinden değil kültür üzerinden tanımlayan kullanımlarına haklı olarak yüklenmekte. Kültüralizm, yine haklı olarak kültürel ayrımlarla sınıfsal eşitsizliği denkleştirmenin siyasi rantına konan sağ, popülist söyleme yönelik eleştirinin de odağında olagelmiştir. Gerçekten de sağcı ve yaygın biçimiyle kültüralizm, Türk tipi “kültürel materyalizm”dir. Diğer yandan kültüralizmin kültürcülükle uyumlu hatta özdeş bir biçimi de vardır; ama baskın, hatta asıl özelliği indirgemeciliğidir. Eagleton’ın ifadesiyle “kültüralizm, tüm yiğit postmodernistlerin vampir görmüşçesine haçlarına sarılmalarına yol açan biyolojizm ya da ekonomizm denli bir indirgemecilik biçimidir.”² Türkiye’de ise kültüralizmin bir indirgemecilik olamayacağı, çünkü sosyal ayrımların -Batı’dan farklı olarak- ekonomi-politik olmaktan çok kültürel bir mahiyet taşıdığı; dahası kültürel bir bellum omnium (herkesin herkesle savaşı) yaşandığı gibi tespitlere dayanarak, özellikle sosyo-politik muharebe sahasının topografyasının ancak kültürel haritanın kılavuzluğu ile anlaşılabileceği düşüncesi yaygındır. Bu yüzden olsa gerek Kemalist projenin de -kültürü hem bir sorun hem de çözüm kaynağı olarak görmesi bakımından- tıpkı muhafazakârlarınki kadar kültüralist olduğu haklı olarak dile getirilmektedir. Dolayısıyla kültüralizmi Alman deneyimindekine benzer şekilde bir tür gecikmiş modernlik, zayıf tarihsellik sorunu ve de semptomu olarak ele alma tutumu -eksik olmakla birlikte- çok da hatalı değildir.

Üç Dönem

Bir tutumu kültüralist yapan asıl özelliğin Eagleton’ın altını çizdiği indirgemecilik olduğunu belirtmek yeterli olmasa gerek. Zira indirgemeye konu olan kültürün ne olduğu ve bu kültürle nasıl ilişki kurulduğu meselesi de önemlidir. Çünkü ister politik ister sosyal bilimsel sahada kültürün hangi anlamda ele alındığı konusu, kültüralizme nasıl bakacağımızı birinci derecede belirler. Bu bakımdan birbirini takip eden ve kültürün esas motif olduğu, dolayısıyla her biriyle ilişkili kültüralizm biçimlerinin söz konusu olduğu; aralarında esaslı farklılıklar arz eden üç dönemin ve ilişkili gündemin bilinmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Birinci aşamada ve kullanımda, yani sosyal ve beşerî bilimlerin klasik evresinin uluslaşma süreci ile at başı gittiği zamanlarda kültür, daha çok ulusal kimliğin, ulusal bütünün -kültürel- rezervuarı anlamında düşünülüyordu. Hem muhafazakârların hem de Kemalistlerin kültüralist oluşunun ana nedeni budur. Mesela 1920’lerin en geniş katılımlı yayınlarından Dergâh dergisine bakıldığında, burada yazan ve birbirinden tamamen farklı kimliğe ve görüşe sahip olan aydınların çoğunda kültüralizmi teşhis edebilirsiniz. Bu yüzden olsa gerek birçok toplumda kültüralizm ile muhafazakârlık sadece bu dönemde değil, modernleşmenin/uluslaşmanın sürgit devam ettiği günümüze kadar pek ayrışmamıştır.

İkinci olarak 20’nci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren ise, özellikle eleştirel teorinin etkisiyle kültür bir uygarlık krizinin yaşandığı saha olarak görülmeye başlandı ve de radikal politik ve felsefi eleştirinin konusu olageldi. Nazizm ve faşizm sadece ekonomik ve politik bir krizin sonucu olan birer sapma olarak değil; aynı zamanda iletişimsel, sembolik ve varoluşsal sahada yaşanan bir kültürel kriz şeklinde ele alınmaya başlandı: Kulturkritik.

Üçüncü ve güncelliğini koruyan bir hat olan, 20’nci yüzyılın son çeyreğindeki İngiliz Kültürel Çalışmalar Ekolü öncülüğüyle başlayan anlayışta ise kültür, bambaşka bir gündemle ele alınmaktadır. Eleştirel teoriden farklı olarak kültür, artık iktidarın olduğu kadar direncin de kaynağı olarak görülmekteydi. Başta işçi sınıfı olmak üzere bütün dezavantajlı grupların durumlarını açıklarken kültürü, alt sınıfların sadece maruz bırakıldıkları değil, aynı zamanda kendilerinin ürettiği yaşamsal bir öğe/yaşam biçimi olarak görme eğilimi güç kazandı. Yani buna göre, evet, her şey sınıfsaldı, ama sınıf son tahlilde kültürel de bir olguydu: “Kültüre-l dönüş” (cultural turn). Kısacası kültür konusu, sırasıyla önce kurucu/muhafazakâr, akabinde eleştirel ve sonra açıklayıcı/betimsel güzergâhlardan bir şeyler edinerek ve giderek çeşitlenerek günümüz entelektüel dünyasına yüklü bir bagajla taşınmıştır. Bizim için önemli olan, i) her üç gündeme dayalı haliyle de kültüralizmin mümkün oluşu ve ii) Türkiye’nin entelektüel ve politik dünyasında bunlarla ilişkili kültüralizm versiyonlarının bazen açık, bazen örtük biçimleriyle mevcudiyetidir.

Birinci durumdaki, yani kültüre toplumsal öznellik, kolektif temsiller alanı olarak bakan kültürcü/muhafazakâr tutum açık bir kültüralizmdir. Ama sosyal sorunlara bilhassa eleştirel perspektiften bakarken kültüre saplanıp kalan ve kültürün tahriki ile çalışan düşüncede de kültüralizm teşhis edilebilir. Birincisinden farklı olarak böyle bir durumda eleştirilenin başkasının kültürü olması, kültüralizme (kültürel indirgemeciliğe) mâni bir durum değildir. Aynı şekilde kültürün biri için çözüm, diğeri için sorun kaynağı olması da kültüralizme mâni değildir. Hatta eleştirel bir pozisyondan bakmadığınız durumda dahi, sosyal olan her şeyi kültüre dayandırmak (olguyla değeri eşitlemek) sizi kültüralist yapabilir. Burada kültür, gerçekliğin kendisine indirgendiği bir değişken ya da olgu olmanın ötesinde bir obsesyon meselesi olabilmekte. Bir başka durum kültürel doğruculuk demeyi tercih ettiğim tutumdur ki en çok da otoriter dönemlerde yapılamayan siyasal eleştiriyi, zamane sloganlardan birine, “asıl siyasal olan kültürdür” gerekçesine dayanarak yapma halidir: Arka bahçe sosyolojisi olarak kültür. Fark edilebileceği gibi birinci tip kültüralizmden farklı olarak diğerlerinde kültüralizm çoğu kez örtük, zımni olarak söz konusudur. Sol kültüralizmde bakacağımız biçim bunlarla ilişkilidir. Ancak yine de kültürü toplumsal öznellik meselesi olarak görmeleri bakımından muhafazakârlarınkiyle benzeşirler. Buna ilave olarak kültüralizmin sağ ve sol versiyonlarında (birinin açık diğerinin örtük olması dışında) birbirine çok benzeyen bir zihinsel mizaç vardır ve pekâlâ aralarında bir homolojiden³ bahsedilebilir. Birbirlerinin “lazımı ve melzumu”durlar. Dolayısıyla eleştirel bakılan kültürün “başkasınınki” olduğu da epey su götürür. Bu sebeple Türkiye’de neyin kültüralizm olduğuna ancak kültüralist bir yolla açıklama getirilebilir diyesim var. Çünkü kültüralizmin -indirgemeci oluşu dışında- akültürel/evrensel bir resminin sunulabileceğini düşünmüyorum. En azından bu yazıda ele alacağımız sol kültüralizmin bizim hars’a has bir konu olduğunu belirtmeliyim.

“Kutuplaştırıcı” Söylem

Türkiye’de genellikle kültür var olma biçimleri şeklinde algılandığından, başkası bize oradan yürüdüğünde tepkimizi çeken bir şey. Bu yüzden kültüre, kimliğe ya da yaşam biçimine dayalı sosyolojik çözümlemede, bunu yapan farkında olmasa bile bir sembolik şiddet her zaman vardır. Kültüralizm, belirtik olmadığı durumlarda bile “kutuplaştırıcı” bir söylemden kendini kurtaramaz. Dolayısıyla sosyal ayrımların sınıf temelli mi kültür temelli mi olduğu meselesinden önce, grup ve grup kimliği konu(m) olarak daha önceliklidir. Sözgelimi Türkiye’nin kültür savaşı meselesinde, savaşan kültürlerden ziyade savaşanların kültürüdür aslında söz konusu olan. Bu tip bir savaşta kimlik kültürün, kültür de grubun avatarıdır, o kadar. Somut insani bir yüzleşmeden kaçınıldığı her durumda parçası olunan grup ya da ağ, öteki belledikleriyle suretleri ve avatarlarıyla cedelleşir. Örneğin Tuncay Birkan’ın Sol: Evin Reddi⁴ adlı kitabında muhayyel, insansız, hatta ideal bir solun karşısına rakip sağ gruptan........

© Perspektif