Neden Filibeli’den Kant Çıkamadı?
Neden Filibeli’den Kant Çıkamadı?
Neden Filibeli’den Kant Çıkamadı?
Filibeli Ahmed Hilmi, bilim ile metafiziği, tasavvuf ile modern felsefeyi birlikte görebilecek entelektüel genişliğe sahiptiler. Fakat arkalarında bu soruları birkaç kuşak sürdürecek kurumlar, ortak kavram dili, metodolojik süreklilik ve öğrenciler zinciri oluşmadı.
Osmanlı’nın son dönem düşünce hayatına baktığımızda ilginç bir tabloyla karşılaşırız. O dönemin öne çıkan düşünce insanlarından Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi ve Mehmet Ali Aynî gibi isimler, yalnızca klasik İslam düşüncesini bilen aydınlar değildir. Batı felsefesini, pozitivizmi, materyalizmi ve spiritüalizmi takip eder, tasavvuf, vahdet-i vücûd ve metafizikle de yakından ilgilenirlerdi. Üstelik Batı’yı yalnızca Aydınlanma’nın rasyonalist ve pozitivist yüzünden ibaret görmezlerdi. Onun metafizik ve spiritüalist damarlarının da farkındaydılar. Filibeli’nin Platoncu, Spinozacı ve Gazâlîci referansları yan yana kullanabilmesi bunun önemli örneklerindendir.
O hâlde şu soru anlamlıdır: Bu kadar geniş bir entelektüel ufka sahip düşünürlerimiz neden Kant veya Hegel’in Avrupa’da oluşturduğu ölçekte bir düşünce metodolojisi geliştiremediler? Neden onların arkasından birkaç kuşak devam edecek bir felsefe okulu oluşmadı?
Kanaatimce sorun düşünürlerimizin yeteneklerinden çok, düşünür yetiştirmekle düşünce geleneği oluşturmak arasındaki farkta aranmalıdır.
Düşünür Değil Gelenek
Kant ve Hegel’i yalnızca büyük bireysel zekâlar olarak gördüğümüzde önemli bir noktayı kaçırırız. Kant’ın arkasında Descartes, Leibniz, Locke, Hume ve Rousseau; Hegel’in hemen önünde Kant, Fichte ve Schelling vardı. Her filozof kendisinden önce sorulmuş bir soruyu devralır, eleştirir ve başka bir aşamaya taşırdı. Kant’ın asıl başarısı çok şey bilmesinden ziyade, dağınık epistemolojik meseleleri “insan neyi bilebilir?” sorusu etrafında yeniden kurmasıydı. Hegel ise tarih, din, sanat, devlet ve metafiziği aynı sistem içerisinde düşünmeye girişti.
Geç Osmanlı düşünürünün şartları ise başkaydı. İmparatorluk parçalanıyor, milliyetçilikler yükseliyor, askerî yenilgiler sürüyor, Batı’nın bilimsel ve teknolojik üstünlüğü giderek daha görünür hâle geliyordu. Bu nedenle onun önündeki ilk soru çoğu zaman “Varlık nedir?” veya “Bilginin sınırları nelerdir?” değil, “Bu devlet ve bu medeniyet nasıl kurtulur?” sorusuydu. Bizim düşünürümüz filozof olmadan önce kriz adamı olmak zorundaydı.
Bir Kriz Düşünürü: Filibeli
Filibeli bunun çarpıcı örneğidir. Materyalizm ve pozitivizmle tartışıyor, İslam’ı savunuyor, tasavvufu yeniden yorumluyor, gazete çıkarıyor, roman yazıyor, siyasetle uğraşıyor ve İttihat ve Terakki ile mücadele ediyordu. A’mâk-ı Hayâl’de tasavvuf ve vahdet-i vücûdu Budizm, Hinduizm ve Zerdüştlük gibi farklı geleneklerle karşılaştırabilecek kadar geniş bir perspektife sahipti. Materyalizmin bilimin zorunlu sonucu olduğu düşüncesine karşı çıkıyor, Batı’nın bilimini öğrenmek için kendi medeniyetinden vazgeçmenin gerekmediğini savunuyordu.
Kısacası malzeme vardı, merak vardı, sentez arayışı vardı; fakat bunları aktarılabilir bir felsefi metoda, epistemolojiye dönüştürecek ortam yoktu. Filibeli’nin Kant gibi yirmi yıl aynı epistemolojik problem üzerinde sakin sakin düşünme lüksü bulunmuyordu. Biri Königsberg’de aklın sınırlarını araştırırken, diğeri İstanbul’da çökmekte olan bir imparatorluğun sınırlarını düşünmek zorundaydı. Bu farkı görmeden “Neden Filibeli Kant olamadı?” diye........
