SDG’nin Feshi ve Travmadan Çıkış Fırsatı
Vekalet dönemi kapandı, devletlerin asil güçler dönemi sert bir şekilde başladı. Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi.
TAHA ÖZHAN 2 Şubat 2026Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. Bu beklenmedik bir son da değildi. Zamanın ruhu bölgede vekil güçlerin miadının dolduğunu gösteriyor. İsmi üstünde “devlet-dışı aktörler” (non-state actors) devletin bir sebeple (non-acting state) olmadığı veya doğrudan müdahil olmak istemediği ortamda zuhur ettiler. Artık gerilimler doğrudan, konvansiyonel ve savaşı göze alacak şekilde ilerliyor. Böylesi bir ortamda, geçmişte vekaleten kullanılan örgütler ve güçler anlamsızlaştılar. Vekalet dönemi kapandı, devletlerin asil güçler dönemi sert bir şekilde başladı. 11 Eylül sonrası, küresel ve bölgesel jeopolitiğin “terörle mücadeleye” indirgenmesi süreci neticesinde bütün aktörler için kullanışlı bir düşmana dönüşen DAİŞ’i, SDG’nin tek varlık ve meşruiyet sebebi haline getirmesi beraberinde bir “son kullanma” tarihi de üretti. 8 Aralık’ta o tarih geldi. Bir yıl boyunca Suriye’de yaşanan “devrime” -hak etmedikleri halde- dahil olma davetlerini de geri çevirip, yeni Şam yönetimine ortak olma siyasal sorumluluğunu da alamayınca kaba bir şekilde ve gecikerek feshedilmiş oldu. SDG’yi var eden ana dinamik küreseldi. Bu zeminin radikal bir şekilde değişmesinin ardından artık yerel ve belki Suriye’de ulusal bir sorun alanına dönüştü. Fesihten sonra imzalanan antlaşmanın hayata geçmemesi durumunda ya da zaman içerisinde tabii olarak örgüt dünyasıyla Şam arasında sorunlar çıkması halinde, yaşanacak krizler büyük ölçüde yerel ya da bazen de ulusal düzeyde kalacaktır.
SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi. Ankara için PKK’nın varlığından dolayı güvenlik sorunu olarak okundu ama hiçbir zaman SDG’nin kendisi ciddi bir güvenlik tehdidi olmadı. Yani PKK eksenindeki aktörlerin sık sık dillendirdiği tehdidin kaynağı SDG’nin askeri varlığı değildi. Kaldı ki meseleye biraz hâkim olanlar bu askeri varlığın mahiyetini ve çapını yakinen de biliyorlardı. Bu bilgi de zaten ilk sahici askeri gerilim de hemen herkes tarafından görüldü. Asıl mesele, SDG çıpasına yaslanarak bölgesel ve küresel aktörlerin sebep olabileceği tehditti. Daha birkaç hafta öncesine kadar Rusya’nın az sayıda da olsa askerini SDG bölgesinde tutmasından İsrail’in tahrik edici ilişkilerine, Avrupalı bazı devletlerden Washington’un bir yıl öncesine kadar attığı spekülatif adımlara varıncaya kadar yatırım yapılabilir bakir bir alan olarak görülüyordu. Türkiye’nin de en uzun hudut hattını, her türlü aktöre devre mülk hizmeti veren bir örgütün insafına bırakması realist bir beklenti olamazdı.
Şimdi bu uluslararası dinamikler ortadan kalktığına göre Türkiye’de yıllardır kullanılan resmi ve popülist yaklaşımın maksimalist dilden uzaklaşması Ankara’nın çıkarlarını koruması açısından yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın SDG’nin çözülüşü ardından çerçevesini ortaya koyduğu dil, Ankara’nın bu pragmatizmi göstereceğine işaret etti. Ancak buna rağmen tıpkı örgütün yaşadığı travma benzeri bir abartılı zafer heyecanı yaşayan yaklaşımın ve dilin de olduğu aşikâr. Hırsızı evine kadar kovalama peşine düşmenin Türkiye’nin çıkarlarına katkı sağlamayacağını, aslında PKK’yı silahsızlandırmak için başlatılan yeni süreçle tezat teşkil edeceğinin de görülmesi gerekiyor. Kaldı ki yeni sürecin özü yarım asra yaklaşan PKK’yı ortadan kaldırma maksimalizminden çıkıp PKK’yı silahsızlandırma ve siyaset alanında sorunların ele alınması için kapı aralayacak tarihi bir çabadan ibaret. Kendi ayağına sıkmak istemeyen olgun siyasi tavır en azından bunca yıldan sonra savaşın siyasetin hedefi değil aracı olduğunu görmeyi gerektirir.
SDG’den geriye kalan YPG’nin rasyonelleşmesi ve yarın Şam’la yaşanacak sorunlarda Kürtlerin mağdur olmamasının da tek teminatı Türkiye ile Suriye Kürtleri arasında çok sağlıklı bir ilişkinin tesis edilmesinden geçiyor. PKK’yı PKK’dan daha fazla abartan, 28 Şubat’ın “irtica vardır, ilelebet var olacaktır” histerilerini andıran şekilde Türkiye ölçeğinde bir gücü salt örgütle mücadele eden düzeye indirgeyen, obsesif bir şekilde bütün jeopolitik ve siyasal dilini örgüt odaklı hale getirmenin yıllardır maliyet üreten kısır döngüyü büyütmesinden başka neticesi olamaz. Türkiye’ye bir örgüt düşmanlık yapabilir ama bir örgüt Türkiye’nin düşmanı değil en fazla sorunu olabilir. 80’lerden itibaren, memleketin on yıllarının kaybedilmesine yol açan vesayet düzeninin yerleşmesindeki mazeretin kaynağı PKK gibi konforlu düşmanı kullanmaktı. Bugün eğer hala hal yoluna konulamamış ve bazıları kangren olmuş sorunlar varsa bu “kullanışlı mazeretin” Türkiye’nin bütün ufkunu karartacak kadar büyütülmüş olmasındandır. Bugün devam eden süreç PKK’yı düşmandan soruna indirgeyen ve bu meseleyle de cesur bir şekilde yüzleşmenin bizatihi kendisidir. Kaldı ki Ankara’nın Şam’daki izahtan vareste ağırlığını ciddiye alan herkes, SDG çözülmesi sonrasında yapılan antlaşmanın YPG ile yapıldığını akıldan çıkarmamalıdır. Antlaşma zemininde sorunlar çıkma ihtimali bulunmaktadır ama asıl önemli olan düne göre bugün sorunların çözümünde çok daha çalışılabilir bir zemin bulunmasıdır.
Bu minvalde Türkiye’deki siyasal retorik ve jeopolitik yaklaşım SDG’den geriye kalan fiili durumu, sorun alanlarını ve on yılı aşkın sürdürülen ağır propagandanın ardından ortaya çıkan çöküşün oluşturduğu toplumsal kırılmayı arzu ederse (hem Türkiye’de hem de Suriye’de) rahatlıkla yönetebilir. Üstelik bu inşacı ve pozitif yaklaşımın hazır siyasal aracı da devam eden yeni süreçten başkası değildir. Zira Suriye üzerinden çizilecek her yeni kırmızı çizgi sadece süreci zora sokmayacak, çizenleri de kendi çıkmazlarına hapsedecektir. Bu yaklaşımın acı neticelerini görmek için örgüt aklının SDG hikayesiyle yaşadığı tecrübeye bakmak yeterlidir.
SDG hikâyesi, kamuflajını kaybedip YPG’ye dönüştükçe, merkezini PKK dünyasının inşa ettiği dilin elinde hızla bir narsisistik yaralanma hâli ortaya çıktı. En baştan geçici, koşullu olduğu bilinen hem ahlaki ve siyasi hem de askeri ve jeopolitik olarak sürdürülemez ve savunulamaz bir “ayrıcalığın” nihayete ermesini, “mağsûb-gasıp” travmasına dönüştürüyorlar. Yaşanan anomalinin ortadan kalkmasını rasyonelleştirmek yerine, varoluşsal bir aşağılanma ve değersizleşme travmasına çeviriyorlar. “Keşke” ile “olan” arasındaki sınırı buharlaştırıp, “duygusal kırılma” retoriğine sığınarak kolektif düzeyde inkâr ve seçici algıya sarılıyorlar. Lacan’dan ödünç alırsak, gerçekten “sahibi olmadıkları” bir güç ve varlık yerine, inşa ettikleri “simgesel düzenin” çöküşüne karşı, meşru ve sahici bir şekilde sahip olanın bile bir kaybına vereceği tepkiden çok daha fazla öfke dolu reaksiyon veriyorlar. Sahip olmadığı bir şeyi kaybettiğini iddia eden çocuksu bir yaklaşımı da, kaybetmediğine ikna etme sorumluluğunu da kendileri dışındaki herkesin üzerine bir yük olarak bırakıyorlar. Daha acısı, Kürtlerin yıllardır Türkiye’de arzuladıkları temel insan haklarının en sancılı olanlarının........
