Godot’yu Beklemeden!
Bazen yalnızca çatışmanın araçları değil, çatışmayı anlamak için kullandığımız akıl da belirli bir tarihsel anda donar. O anda anlamlı olan kavramlar, korkular, ittifaklar, çözüm modelleri ve nedensellikler yıllar sonra da aynı şekilde kullanılmaya devam eder. Oysa dışarıdaki dünya değişmiştir. Anakronizmin en tehlikeli biçimi, bugünün sorularını dünün cevap seçenekleri arasından çözmeye çalışmaktır. Ve belki de bugün önümüzde duran asıl mesele, çözümün bütün şartlarının tekemmül edip etmediği değil, değişen şartların icbar ettiği siyaseti üretip üretemeyeceğimizdir.
Yeni bir “Çözüm Süreci”nin başlaması ve bugünkü safhasına ulaşması yaygın kanaate göre beklenen bir durum değildi. Oysa süreci mümkün kılan bütün yapısal şartlar ve baskı unsurları gözlerimizin önünde, Suriye’de olgunlaşmaktaydı. Demokratik talebin büyük ölçüde sönümlendiği, ülke içinde ve dünyada siyasalın güvenliğe büyük ölçüde teslim olduğu bir dönemde çözümün ana itici gücünün demokrasi dinamiği olması zaten gerçekçi değildi. Bu şablonun dışına çıkamayan yaklaşımlar; maksimalist ve aktivist bir zeminde, çözümün nihai formülü olarak kodlanan demokratikleşme dışındaki dinamiklerin dönüşümünü sağlıklı bir şekilde okuyamadıkları gibi, yaşanan dönüşümü de içinde bulundukları şikâyet dünyasında fark etmekte zorlandılar. Demokratikleşme dinamiğinin yoksunluğunun sebep olacağı sorunlar elbette ortadadır. Ancak bu durum yeni sürecin özgün yapısını ve işleyişini doğrudan bugüne kadar derinden etkilemedi. Zira bölgesel savaş tehdidinin zirve yaptığı, küresel kırılmaların açık bir şekilde hissedildiği bir dönemde güvenliğe teveccühün demokrasi talebini tabiî bir şekilde ötelemesi beklenmelidir.
Kürt Sorununun asırlık demokrasi açığıyla bağlantılı yapısal ilişkisinin sabit olması ile PKK meselesinin dönüşümü arasında oldukça ciddi bir fark bulunuyor. Kaldı ki PKK’nın 80’ler ve 90’lardaki anlamı ile milenyum sonrası, özellikle de son 15 yılda oturduğu eksen arasında oldukça önemli farklar da var. Nitekim Türkiye’de demokratikleşme ve Kürt meselesine ilişkin siyasal alanın en fazla genişlediği 2000’li yıllarda, PKK’nın terör parantezinden uzaklaşmaması, örgütün demokrasi açığıyla ünsiyetini anlamsızlaştırdı. PKK meselesinin zamanla Kürt sorununun demokratikleşme boyutundan ayrışan, kendi örgütsel, ideolojik, bölgesel ve küresel jeopolitik dinamikleri olan müstakil bir güvenlik meselesine dönüşmesine yol açtı.
Demokrasi açığından bağımsız olarak PKK, elini silaha uzattığı andan itibaren, siyasal alandan çıkarak bir “terör sorunu” olarak var oldu. Tam da bu sebepten dolayı Kürt Meselesi’nin büyük ölçüde Kürt nüfusun yaşadığı coğrafyaya sıkışmasını sağlayarak, Türkiye’nin hem genel demokrasi krizinden hem de geniş toplumsal kesimlerden kopmasına yol açtı. Ancak hiçbir zaman Türkiye açısından ne ulusalcı tezlerin dillendirdiği korkuları hayata geçirecek ne de örgütün ütopyasının hedeflerine ulaşacak bir büyük güvenlik tehdidi olmadı. Aksine eline silah aldığı ilk günden 2000’li yıllara kadar olan dönemde, demokratikleşmenin gecikmesi için müesses nizama konforlu bir faaliyet alanı sunmaktan, Kürt meselesinin ülkenin genel demokratikleşme parantezinde kalmasını engellemekten başka bir neticeye yol açmadı. 2020’lere doğru ise yıllardır geliştirdiği devre mülk yapısını Suriye’de açıktan sözleşmeli bir örgüte dönüştürdü.
Kürt Sorunu ve ağır mağduriyetleri Türkiye’de, PKK hikâyesi ise büyük ölçüde Suriye’de yaşandı. Örgüt Türkiye’de kuruldu ama Suriye’de, Baas’ın kollarında inşa edildi. PKK, Suriye’de Soğuk Savaş yıllarının sonunda ete kemiğe büründü, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla ilk ciddi kırılmayı yaşadı, Suriye devriminin başlamasıyla açıktan ABD’nin sözleşmeli örgütüne dönüştü. Bidayeti de nihayeti de Suriye’de gerçekleşen bir örgüt oldu. İlk günden itibaren Suriye sarmalında var olan örgütün hikâyesi, bundan sonra farklı kırılmalar yaşasa da anlaşma zeminini tahrif edecek bazı gelişmeler olsa da veya yeni-PKK’lar, öz-PKK’lar zuhur etse bile büyük ölçüde Suriye’de sona ermiş olacak. Kurulduğu tarihte, ana kadronun en yaşlısı olan 29 yaşındaki Öcalan’ın Suriye sınırını geçmesiyle başlayan serencam, Aralık 2024’te yine Suriye’de Baas’ın yıkılmasıyla fiilen sonun başlangıcına gelmiş oldu. Bu son bir taraf için buharlaşma diğer taraf için yeni bir meşruiyet arzusu içerisinde okunabilir. Ancak nasıl beklentiler olursa olsun, artık örgüt istese de, sürecin merhalelerine yönelik ayak direse de, oyun bozanlık yapsa da eski dünyasındaki gibi var olamayacağı bir sondan ya da başlangıçtan bahsediyoruz.
Özellikle 2013 sonrası, örgütü bir kez daha Suriye’ye taşıyarak Kürt Meselesini ve PKK’yı bir “jeopolitik soruna” dönüştüren örgüt aklı, hiçbir zaman girdiği kulvarın kendi sıkletine uygun olmadığını fark edemedi. Ankara açısından ilk kez, bir “terör sorunu” olmaktan çıkıp sahici bir jeopolitik ve güvenlik tehdidi olarak algılanmaya başlandı. Amerika’nın 11 Eylül sonrası girdiği “terörle savaş” dünyası içerisinde hâlâ varlığı ve süreci meşkuk DAİŞ fenomeni vesilesiyle farklı başkentlerden kendisine verilen kredi ve ihaleler eşliğinde mezkûr “jeopolitik sorun” daha da hormonlu bir şekilde büyüdü. “Rojava Devrimi” ütopyaları eşliğinde büyüyen jeopolitik sorunun, Ankara ve bölge için anlamını aktivizmin içerisinde idrak etmeleri de gerçekten zordu. Bu aktivizm dünyası on yıllardır inşa ettiği kendine özgü teolojinin eşliğinde objektif şartlar nasıl değişirse değişsin kendi varlığını korumaya odaklandı. Bunu da yaparken sonu belirsiz, hedefleri muğlak ve ekseni değişken bir siyasal teoloji eşliğinde, dağa çıkmış bir örgütten dağda mahsur kalmış örgüte dönüşerek, “nöbet yerinden” ayrılmayan bir akıl geliştirdi.
Suriye ütopyasının çöküşüyle yeni bir kırılma yaşandı. Suriye’de ilk günden beklenen son, ağır bir insani ve jeopolitik maliyetle Baas rejiminin yıkılmasıyla neticelendi. Ortaya çıkması muhtemel jeopolitik boşluğun sebep olacağı riskler devleti de yıllardır sürdürdüğü statükodan çıkmaya zorladı. Bahçeli’nin çıkışıyla, on yıllardır en hararetli şekilde statükonun nöbetini tutan aklın, radikal bir açılım yaptığına şahitlik ettik. Bahçeli, yıllar içerisinde oluşan statükoyu altüst ederek, olabilecek en cesur yaklaşımla artık “Godot’yu beklemeyecekleri” ilan etti. PKK, bu kırılmaya ilk liderlik jenerasyonunun devrinin kapanmaya oldukça yaklaştığı bir dönemde, “Godot’yu bekleme” ütopyasının nihayete ermesi için kendisine sunulan fırsatı kabul ederek ilk kez siyasal bir sıçrama yapma imkânına kavuştu.
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununda Vladimir ile Estragon arasında geçen kısa bir diyalog vardır:
“Godot’yu bekliyoruz”
Trajedi Godot’nun gelmemesi değildir. Asıl trajedi, beklemenin zamanla kendi gerekçelerini üretmesidir. Vladimir ile Estragon neden beklediklerini bilirler. Fakat bekledikleri şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmezler. Gidebilirler ama gitmezler. Bir süre sonra Godot’nun gelmesi kadar onu beklemek de hayatlarının ana ekseni hâline gelir.........
