menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İpekböceği Kozası Olarak “Tekno-City” ve Solucanlaştırılan İnsanlık

29 0
22.06.2026

İpekböceği Kozası Olarak “Tekno-City” ve Solucanlaştırılan İnsanlık

İpekböceği Kozası Olarak “Tekno-City” ve Solucanlaştırılan İnsanlık

Şehir, metafiziğin tezahürü ise; İnsanlık, ipekböceği kozasını andıran çağdaş ‘tekno-city’lerde solucanlaştırılmıştır.

İslam-Osmanlı Şehrinden Modern Kentleşmeye Türkiye’nin Serüveni

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir (Ankara-Erzurum- Konya-Bursa-İstanbul)” adlı kitabında Selçuklu ve Osmanlı döneminde Anadolu kıtasında kurulan ve kendine has metafizik/İslami bir “ruh”u olan şehirleri anlatır. “Şehir”, mahalleleri (komşuluk) ile, iman ve ahlakın, dünya-görüşünün mücessem hale gelmesidir. İslam, Mekke ve Medine gibi, iki şehirde doğmuş bir şehir dinidir. Örneğin Kur’an, “ahiret” hayatını, Mekke’de tedavülde olan ticari vokabüler üzerinden kurmuştur. Henri Lefebvre’nin deyimi ile “Genellikle şehir ve toplum, bir organizma gibi algılanır. Tarihçiler, ‘şehir’ denen bu kendilikleri bir ‘evrim’e ya da ‘tarihsel gelişim’e bağlamışlardır. Sosyologlar ise bunları, tıpkı bir ‘toplumsal organizma’ olarak tahayyül etmişlerdir.” (H. Lefebvre, Şehir Hakkı. Çev: Işık Ergüder. İst.2017. s. 56). 

İslam imparatorluklarında şehirler, coğrafyaya ve yapı malzemesinin değişmesine paralel olarak; mimari-estetik stilleri, kimliği ve ruhu ile birlikte böyle gelişmiş ve evrimleşmişlerdi. Metafizik kaygısı olan mimarımız Turgut Cansever, Osmanlı şehrini, İslami metafizik ile Batı metafiziği açısından değerlendirerek farkını şöyle ortaya koyuyor: “Osmanlı şehri, bu bakımdan hayatın, varlığın, yaradılışın gerçeğine uyan bir oluşumdu. Varlığın dinamik bir süreç olduğu, Helenistik Batı Felsefesinin durağan, statik varlık telakkisinde unutulmuştur. Aristo’dan İbn Rüşd’e ve Aquinolu Thomas’a, oradan da modern felsefeye geçen statik varlık görüşü, günümüzde en ciddi bir şekilde fark ve tenkit edilen bir husustur. Batı dünyası, bu yanlışlıktan kendini sıyırmak için en ciddi adımları atarken; Batı’yı taklit eden Türk aydınları, bunun tam tersini ortaya koydular.” (T. Cansever, Kubbeyi Yere Koymamak. İst. 2002. S. 99). Merhum Cansever, eleştirilerini şöyle sürdürüyor: “İnsanın bilinçlenerek ve sorumluluk yüklenerek dünyanın oluşmasına, gelişmesine ve güzelleşmesine katılmasını sağlayacak bir çevre (şehir-İG), yüzyıllardır despot Avrupa krallarının, aristokratlarının, sömürgeci bezirganların kültürünün ve bunların aleti olan teknolojinin, insanları şaşırtan, uyuşturan, kabaca eğlendiren, gösterişçi, temâşacı kültür türlerinin hâkimiyeti altına düşmüştür. Bu ortamda mimarlık, çeşitli spekülasyonların, sorumsuz faydacılığın aleti olarak kullanılmış ve mimariye, kültür hayatında ve başka herhangi bir alanda ve şekilde var olma imkânı bırakılmamıştır. Türk şehirlerinin sefaleti, konut sorunu ve mimari seviyesizlik karşısındaki kayıtsızlık ve duyarsızlık, gerçek çözümleme ve gerçek bilginin yol göstericiliği yerine, şekilciliklerin egemenliğinin tercih edilmesi, bütün Türk halkını kaba, sahte, seviyesiz ve çirkin bir biçim dünyasında yaşamaya mahkûm ederken; çok küçük azınlıkların yabancı, taklitçi, pahalı ve gösterişçi sözde sanat ve kültür faaliyetlerinin desteklenmesi, hâkim kılınmaya çalışılması, kabul edilemez bir yanılgıdır.” (Cansever, a.g. e. s. 95)

Cumhuriyet döneminde seküler kadrolarla başlayıp, son 25 yıldır da muhafazakâr kadrolarla “mahalle” yok edilerek, dörtnala (inşaat ya Resulullah!) devam ettirilen taklitçi şehircilik anlayışının doğurduğu sosyal çürümeyi, bilge mimarımız şöyle tasvir ediyor: “Bu yeni........

© Perspektif