İstihbarat Teşkilatları Neden Artık İklim Krizine de Bakıyor?
İstihbarat Teşkilatları Neden Artık İklim Krizine de Bakıyor?
İstihbarat Teşkilatları Neden Artık İklim Krizine de Bakıyor?
İstihbarat kurumları bazen hükümetlerin söylemek istemediği şeyleri ilk gören yapılardır. Ama çoğu zaman o gerçeği halka anlatan onlar olmaz. Çünkü istihbaratın işi hakikati toplamak, siyasetin işi ise bazen onu idare etmektir. Devletler kendi içinde alarm veriyor ama alarm zilini kamuoyunun duyması geciktiriliyor. Belki de asıl mesele şu, 21. yüzyılın istihbarat teşkilatları, giderek daha fazla “düşmanı” değil, çöküşü izliyor.
Dünyanın sonu, bence, filmlerdeki gibi gelmeyecek. Sirenlerle, kırmızı düğmelerle, ekranın altından kayan “son dakika” bantlarıyla değil. Dünyanın sonu, büyük ihtimalle, önce bir sigorta poliçesinde görünecek. Sonra bir tahıl sevkiyatında gecikme olarak yansıyacak. Sonra bir limanda. Sonra bir nehirde. Sonra bir sınır kapısında. Sonra bir isyanda.
Tam bu yüzden, dünyanın en ketum kurumları (yani casusluk teşkilatları) artık iklim krizine “çevre” başlığı olarak değil, istikrarsızlık üretim makinesi olarak bakıyor.
Bir zamanlar istihbaratın konusu sadece füze menziliydi, terör hücresiydi, darbe hazırlığıydı, sınır ötesi sabotajdı. Bugün bunların arasına sessizce ama kalıcı biçimde yeni bir dosya eklendi: Ekosistemin çöküşü. Belki de devletlerin aklı geç de olsa bir hakikate çarptı… Kuruyan nehirlerin de rejimleri devireceğini anladı. Bozulan iklimin de savaş çıkaracağını, yıkılan ekosistemin de de nükleer eşiğe götürebileceğini.
Geçtiğimiz yıl bu hakikatin en çarpıcı örneklerinden biri Birleşik Krallık’ta ortaya çıktı. İngiliz hükümeti tarafından hazırlanan ve kamuoyuna ancak gecikmeli biçimde yansıyan bir ulusal güvenlik değerlendirmesi, küresel biyoçeşitlilik kaybı ile kritik ekosistemlerin çöküşünün, ülke güvenliğini, refahını ve toplumsal istikrarını doğrudan tehdit ettiğini söylüyordu. Daha da çarpıcısı, raporun hazırlanmasında İngiltere Ortak İstihbarat Komitesi (JIC) katkı sunmuştu. Yani meselenin çevre bürokrasisinin sınırlarını çoktan aştığı anlaşıldı. Hükûmetin daha sonra yayımladığı resmi değerlendirme de ekosistem krizinin gıda güvenliği, ekonomik şoklar, göç baskısı ve jeopolitik kırılganlıklar üretebileceğini açıkça kayda geçiriyordu.
İngiliz basınında ve ardından akademik mecralarda yer alan bilgilere göre, bu raporun daha kapsamlı ve daha “sert tonlu” bir versiyonu, geçen yıl kamuoyuna açıklanmak üzere hazırlanmıştı. Ancak rapor, Başbakanlık düzeyindeki siyasi baskı nedeniyle “fazla karamsar” bulunarak rafa kaldırıldı, ya da en azından geciktirilip yumuşatıldı. The Guardian, raporun planlanan tanıtımının ertelendiğini ve hükûmet içinde bloke edilmiş olabileceğine dair kaygıları aktardı. Daha sonra yayımlanan değerlendirmeler ve yorumlar da ilk versiyonun daha sert bir güvenlik dili taşıdığını anlatıyordu. Yani devlet, bir bakıma kendi kâbusunu sansürlemeye çalışıyordu.
Son yıllarda yalnızca Birleşik Krallık değil, daha geniş Batı güvenlik mimarisi de iklimi güvenlik dosyası olarak işlemeye başladı. Örneğin NATO, İklim Değişikliği ve Güvenlik Etki Değerlendirmesi’nde, iklim değişikliğinin İttifak güvenliği üzerinde “derin” etkiler yarattığını, bunun denizden karaya, havadan uzaya kadar tüm harekât alanlarını etkilediğini açıkladı. Ardından NATO İklim Değişikliği ve Güvenlik Mükemmeliyet Merkezi,........
