Bir Ayrılığın Yanlış Bilinen Hikâyesi: Arap Milliyetçiliğini Kim İnşa Etti?
Bir Ayrılığın Yanlış Bilinen Hikâyesi: Arap Milliyetçiliğini Kim İnşa Etti?
Bir Ayrılığın Yanlış Bilinen Hikâyesi: Arap Milliyetçiliğini Kim İnşa Etti?
400 yıl Osmanlı egemenliğinde yaşamış Arapların “ayrılık” sürecini, bir tarafı haklı çıkarma gayretine girmeden, doğru bir şekilde anlamlandırmak bugün dahi birçok araştırmacı için zor bir iştir.
Arap milliyetçiliği konusu Türk akademisindeki belki de en hassas konuların başında gelmektedir. Türkler ve Arapların yaklaşık 400 yıl süren birlikte yaşamlarının böyle bir ayrılıkla sonuçlanmasını bugün dahi doğru bir şekilde tanımlamak birçok araştırmacı için zor bir durumdur. Hiç şüphesiz ki bunun nedeni aynı dine mensup birbirlerine kardeşlik hukukuyla bağlı olan iki toplumun “biz” ve “öteki” eksenli fikirlerin etkisiyle birbirlerine bakışının yeniden şekillenmesidir.
Peki, bu uzun birliktelik nasıl oldu da 20. yüzyılın başında derin bir ayrılıkla noktalandı?
Arap milliyetçiliği denen fikir akımı nereden doğdu, kim tarafından beslendi, hangi koşullarda siyasi bir güce dönüştü?
Bu sorular bugün hâlâ tartışmalıdır. Türk akademi literatüründe konu “Arapların ihaneti” diye çerçevelenirken, Arap dünyasında “Osmanlı sömürgeciliğine karşı ulusal uyanış” olarak sunulur. Her iki anlatı da ideolojik yükler taşır ve tarihsel gerçeği tam olarak yansıtmaz.
Biz konuyu ideolojik bakış açısıyla değil objektif ve bilimsel gerçekliklerle açıklama gayretinde olacağız. Arap milliyetçiliği düşüncesinde etkin unsurun ne olduğu konusu ihmal edilmiş bir konudur. Misyoner okulları ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı topraklarında Arap milliyetçiliğinin doğuşunda ve gelişimindeki etki düzeyi incelenmeye değer bir olgudur. Nitekim yapılan literatür taramasında ortaya çıkan bulgu her iki oluşumun da Arap milliyetçiliği bağlamında diğer birçok etkiden daha fazla tesire neden olduğu yönündedir.
19. Yüzyılda “Arap Sorunu” Var mıydı?
20. yüzyıl Batı Avrupa’sında ortaya çıkan, kısa surede tüm dünyayı etkisi altına alan ve ulus devletlerin oluşumuna etki eden milliyetçilik düşüncesi o güne kadar hüküm süren monarşilerle iç içe geçmiş teokratik yönetimlerin parçalanarak yıkılmasına neden olmuştu. Ancak bu ateş Osmanlı topraklarına çok daha geç ulaştı. Osmanlının etnisite vurgusu olmadan “Osmanlılık kimliği” altında devlet-halk bütünleşmesinden müteşekkil idare anlayışı, devleti 19. yüzyıla kadar milliyetçilik fikirlerinin olumsuz etkilerinden korumayı başarmıştı. Osmanlı resmi belgelerinde “Arap” kelimesinin farklı bir etnisiteyi tanımlamak amacıyla neredeyse hiç kullanılmaması tesadüf değildi. Devlet, toplumu etnik değil, dinî kategorilerle kavrıyordu.
Burada çarpıcı bir gerçeği vurgulamak gerekir: 19. yüzyılda uluslararası arenada “Arap sorunu” diye tanımlanan bir mesele yoktu. Osmanlı yönetimi altındaki Arap toplulukları büyük ölçüde İslam bağıyla imparatorluğa bağlıydı ve bu bağı tehdit eden ciddi bir milliyetçi hareket henüz ortaya çıkmamıştı.
Ernest Dawn’ın araştırmaları çarpıcı bir veri ortaya koyar: Doğu Arap vilayetlerinde Arap milliyetçiliğini açıkça savunan derneklerin toplam üye sayısı yalnızca 126 kişiydi. Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan milyonlarca Arap düşünüldüğünde, bu rakam hareketin o dönemde ne denli sınırlı kaldığını gözler önüne serer. İngiltere’nin bölge temsilcisi Gertrude Bell 1905 yılında şunu yazıyordu: “Ülkesel milliyetçilik ya çok azdır ya da hiç yoktur. Bir Suriyeli ‘ye hangi millete ait olduğunu sorsanız, Şam ya da Halep yerlisi olduğunu söyleyecektir. Suriye sadece coğrafi bir terimdir ve orada yaşayanların kalbinde hiç milliyetçi duygu yoktur.”
Bu ifadeler göstermektedir ki Arap milliyetçiliği kendiliğinden ortaya çıkmadı. Onu doğuran belirli aktörler ve koşullar vardı.
Büyük Arap İsyanı: Efsaneler ve Gerçekler
Türk tarih yazımında Arapların ihanetinin sembolü olarak sunulan ve en çok dile getirilen konu hiç şüphesiz ki Mekke Emiri Şerif Hüseyin tarafından 1916 yılında gerçekleştirilen “Büyük Arap İsyanı” dır. Türk resmî tarih anlatısında “Büyük Arap İsyanı” uzun yıllar boyunca “Arapların Osmanlı’ya ihaneti” söylemi üzerinden okunmuş, buna karşılık bazı Arap milliyetçisi tarih yazımlarında ise modern Arap ulusçuluğunun başlangıcı olarak idealize edilmiştir. Bu nedenle Büyük Arap İsyanını ne Türk tarih yazımında olduğu gibi “Arapların topyekûn ihaneti” ne de bazı Arap tarihçilerinin ileri sürdüğü gibi modern Arap milliyetçiliğinin kurucu eylemi olarak değerlendirmek tarihsel gerçekliği tam olarak yansıtmaktadır. İsyanın coğrafi etkisi büyük ölçüde Hicaz ile sınırlı kalmış, Osmanlı ordusunda savaşmaya devam eden yüz binlerce Arap askerinin varlığı ise “Arapların topluca isyan ettiği” tezini zayıflatmıştır. Nitekim Filistin, Suriye, Irak ve Yemen kökenli çok sayıda Arap asker, savaşın sonuna kadar Osmanlı saflarında mücadele etmiştir. Bu durum, Büyük Arap İsyanının bütün Arap toplumunu temsil eden millî bir hareketten ziyade, belirli bir hanedanın, yerel siyasi hesapların, uluslararası güç dengelerinin ve dönemin dinî meşruiyet arayışlarının kesiştiği karmaşık bir siyasi girişim olarak değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Çağdaş İslam tarihi ve Arap düşünce tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Suriyeli tarihçi Aziz al Azmeh, bilinenin aksine bu isyanın Arap milliyetçiliği adına değil, Hüseyin bin Ali önderliğinde hilafet için yapılan İslamcı bir isyan olduğunu, bu nedenle bu isyanın Arap milliyetçiliği arşivlerinden çıkarılması gerektiğini ifade etmektedir. Ernest Dawn ise bunu daha da sınırlı bir çerçevede, Hicaz bölgesinde bir sultanlık talebi olarak değerlendirir.
Ernest Dawn, Türkler ve Araplar arasındaki önemli kırılma noktalarından birisi olan bu isyanın Arapları temsil etmediğini, bu sebeple Hicaz’da bile gerekli desteği görmediğini belirtmektedir. Arap İsyanı, Haşimi Şerif Hüseyin ve oğullarının tertibidir. Arap halklarının hemen hemen hepsi, Suriye, Filistin ve Hicazlı Arapların büyük bir kısmı, Medineli ve Yemenlilerin hiçbiri bu isyana beklenen desteği vermemiştir.
Tüm bu veriler, bugün “Büyük Arap İsyanı” olarak bilinen olayın, tarihsel bağlamından koparılarak bütün Arap dünyasının Osmanlı Devleti’ne karşı topyekûn başkaldırısı şeklinde sunulmasının ciddi ölçüde sorgulanması gerektiğini göstermektedir. İsyanın coğrafi kapsamı, katılımcı profili ve dönemin Arap toplumlarının genel tutumu dikkate alındığında, bu olayın daha sonraki dönemlerde hem milliyetçi hem de resmî tarih anlatıları tarafından sembolik bir anlam yüklenerek genişletildiği anlaşılmaktadır.
Bir Eğitim Boşluğu ve Onu Dolduranlar: Misyoner Okulları
Arap milliyetçiliğinin doğuşunda ve yayılmasında en önemli etken misyoner okulları ve Hristiyan Araplar olurken Arap milliyetçiliğinin siyasallaşmasında ise en önemli etken İTC döneminde Arap vilayetlerinde uygulanan ve milliyetçi ton içeren merkezileştirme politikaları olmuştur.
Avrupa’nın gerisinde kalan Osmanlı, sorunun temeline inerek eğitim reformları yapmaya başlamış fakat ekonomik yetersizlikler nedeniyle bu reformlar imparatorluğun farklı yerlerine eşit bir şekilde ulaştırılamamıştır. Eğitim taleplerinin yoğun olduğu Lübnan ve Suriye bölgesi payitahttan uzak olması nedeniyle devletin tam anlamıyla eğitim hizmeti ulaştıramadığı yerlerin başında geliyordu. Bu boşluğu gören Katolik ve Protestan misyonerler eğitim alanındaki faaliyetlere yoğunlaşmışlardır.
Suriye ve Lübnan’da misyonerliğin tarihi XVI. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Osmanlı topraklarına ilk gelen misyoner gruplarından olan Cizvitler 1734 yılında Lübnan’ın Antoura şehrinde ilk yabancı okulu açmışlardır. Katolik Lazaristler de 1738 de Şam’da bir okul kurmuşlardır. Bölge insanı devlet okullarının eksikliğine rağmen çocuklarını ilk başta misyoner okullarına göndermeye sıcak bakmamıştır.........
