menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’a Saldırı Kaosun Kapısını Açtı

49 0
05.03.2026

İran’a Saldırı Kaosun Kapısını Açtı

İran’a Saldırı Kaosun Kapısını Açtı

ABD-İsrail’in İran saldırısı strateji açısından hedefleri belirsiz, sonuçları tahmin edilemez bir maceradır. İran’ın iç siyaseti açısından rejimi daha sert kılacak, olası demokratikleşme umutlarını törpüleyecek bir dinamiği devreye sokmuştur. Bölgesel denge açısından ise Körfez’i, Lübnan’ı ve daha geniş Orta Doğu’yu derin belirsizliğe sürükleyen bir fay hattı açmıştır.

28 Şubat 2026 sabahı başlayan saldırı yalnızca İran’ı değil, uluslararası hukukun kırılgan dengesini de hedef aldı.

Herhangi bir silahlı eylemin değerlendirilebileceği ilk ve belki de en temel zemin, uluslararası hukuktur. BM Şartı’nın 2(4). maddesi, üye devletlerin bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmayı ya da bu yönde tehditten bulunmayı açıkça yasaklamaktadır.3 Bu yasağın tek istisnası Madde 51’dir. Buna göre bir devlet, ancak silahlı bir saldırıya maruz kaldığında meşru müdafaa hakkını kullanabilir. “Önleyici meşru müdafaa” ya da “önalıcı saldırı” kavramı ise uluslararası hukuk akademisyenleri arasında tartışılmaya devam etse de genel kanı bu tür bir uygulamanın Şart çerçevesinde meşruiyet zemini bulmadığı yönündedir.4

ABD, operasyonu haklı kılmak için birbirini izleyen ve zaman zaman birbiriyle çelişen, rejim değişikliği, İran vatandaşlarını kendi hükümetinin vahşetinden koruma, balistik füze programına son verme ve nükleer silah geliştirmeyi önleme gibi gerekçeler ileri sürdü: Oysa Susan M. Akram’ın belirttiği üzere, bu gerekçelerin hiçbiri uluslararası hukukta karşılık bulmamaktadır.5

Rejim değişikliği meselesi özellikle dikkat çekicidir. ABD’nin geçmişte başka ülkelerde rejim değişikliği operasyonlarına girdiği bilinmektedir. 1953’te İranlı Başbakan Muhammed Musaddık’ı deviren darbe bunların en bilinenidir.6 Ne var ki bu tür müdahalelerin hiçbiri BM tarafından yetkilendirilmemiş olup herhangi bir hukuki dayanağa sahip değildir. Benzer biçimde, “kitlesel vahşetten koruma” söylemi de BM Şartı’nı devre dışı bırakan tek taraflı bir müdahaleye zemin oluşturamaz.

2005 yılında tüm BM üyesi devletlerin imzaladığı “Koruma Sorumluluğu” (R2P) belgesi, kendi hükümetleri tarafından kitlesel vahşete maruz kalan vatandaşlar için kolektif eylemin zorunlu olabileceğini kabul etmektedir. Ancak bu belge, BM Şartı çerçevesindeki kolektif eyleme yeniden bir bağlılık beyanıdır, Şart’ın dışına çıkmanın değil. Herhangi bir müdahale, yine BM yetkilendirmesini gerektirmektedir.7

Nükleer tehdit argümanına gelince, bu iddianın bizzat 2015 İran anlaşmasının müzakerecileri, ABD Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın 2025 tarihli değerlendirmesi ve uluslararası nükleer denetim kuruluşlarının raporları tarafından defalarca çürütüldüğü bilinmektedir.8

Yani, savaş hukukunun ortaya koyduğu tablo açık, ABD-İsrail saldırıları hukuki dayanaktan yoksun. Üstelik operasyon sırasında gerçekleştiği ileri sürülen ve 100’den fazla çocuğun hayatını kaybetmesine neden olan okul saldırısı, ve sivillerin hedef alınması, uluslararası insancıl hukuk kapsamında savaş suçu niteliği taşıyabilir.9

Rejim Değişikliği Mümkün mü?

Savaşın ilan edilen hedefi rejim değişikliğiydi. Ama bu hedefin gerçekçi olup olmadığı ayrı, gerçekleşmesi halinde ne anlama geleceği ise ayrı bir soru olarak durmaktadır.

Analist Charles W. Dunne, Trump’ın savaş öncesi sözlerini anlamlı bulmaktadır: “Kimse bilmiyor… Bunu [askeri güç olmadan] yapabilsek güzel olurdu.” Bu ifade, yönetimin amaçları konusundaki belirsizliği ele vermektedir.10 Hamaney’in ölümünün İran’da ciddi bir istikrarsızlığa yol açması olası görünmekle birlikte, İsrail dışında uluslararası bir ortak desteğinin bulunmaması ve savaş sonrası yönetim için herhangi bir planın yokluğu, kaotik bir şiddet ortamının kapılarını açabilir.

Salt askeri liderlikle sağlanan rejim değişikliği modeli, George W. Bush yönetiminin 2003’te Irak’ta ilan ettiği modele benzer biçimde, kara işgali gerektirmektedir. Oysa bunun MAGA tabanında hiçbir siyasi karşılığı yoktur. İran’ın 90 milyonu aşan nüfusu, zorlu coğrafyası, kendi varlığını sürdürmeye kararlı güvenlik aygıtı ve “Amerikan kurtarıcı”ya duyduğu genel ilgisizlik var. Bütün bunlar göz önüne alındığında, böyle bir işgalin onlarca yıl ve trilyonlarca dolar gerektireceği, 2003 sonrası Irak’ı gölgede bırakacak bir isyanla karşılaşacağı anlaşılmaktadır.11

İran rejimi, ABD yaptırımlarının yarattığı ekonomik tahribatı, 2009’daki Yeşil Hareket protestolarını, 2019-2020 ayaklanmalarını, 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketini ve 2025-2026 başındaki isyan dalgalarını binlerce vatandaşını öldürerek atlatmayı başardı.12 Tahran yönetimi zorlu bir hedef ve kolay çökmeyecek. Hamaney’in öldürülmesi de büyük olasılıkla Devrim Muhafızları’nın eline geçecek askerî bir iktidar boşluğu yaratmaktan öteye gitmeyebilir. Bu da Trump yönetiminin sorunlarını çözmek bir yana, büyük ihtimalle daha da derinleştiren bir sonuç doğurur.13

Öngörülemeyen Sonuçlar

Orta Doğu’ya yönelik ABD askeri müdahalelerinin tarihine bakıldığında, “öngörülemeyen sonuçlar”ın istisna olmadığı görülüyor. 1982’de İsrail’in ABD desteğiyle Lübnan’ı işgali, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü bölgeden uzaklaştırmayı başardı ancak aynı zamanda Hizbullah’ın doğuşuna ve İran etkisinin genişlemesine zemin hazırladı. 1991’deki Körfez Savaşı başlangıçta ABD’yi küresel bir hegemon olarak konumlandırdı ama 10 yıl içinde El Kaide’nin büyümesine, 11 Eylül 2001 saldırılarına ve Amerikan iç özgürlüklerini aşındıran gözetim devletinin yükselişine katkıda bulundu. Aynı savaş, Oslo Süreci’ni harekete geçirdi ve nihayetinde Hamas’ı ve İsrail sağını güçlendirdi. 2003’teki Irak işgali, IŞİD’in ortaya çıkışına zemin........

© Perspektif