menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Silahın Vesayeti, Siyasetin İmkânı

34 0
27.02.2026

Silahın Vesayeti, Siyasetin İmkânı

Silahın Vesayeti, Siyasetin İmkânı

Modern siyasal düşüncede meşruiyet, “zorun” değil, rızanın ve hukukun ürünüdür. Silahlı örgütler, kendilerini genellikle “hak mücadelesi”nin temsilcisi olarak sunarlar. Hak dediğimiz şey zorla dayatılarak değil, rıza ve hukuk zemininde anlam kazanır. Bu nedenle hak, silahın değil, kamusal mutabakatın alanına aittir. Silah, hak üretmez, sadece itaat üretir. İtaatin hâkim olduğu bir yerde ise özgürlükten değil, tahakkümden söz edilebilir.

Şiddetin farklı tonlarıyla yoğrulmuş bir ülkenin vatandaşlarıyız. Onca acıya, yıkıma ve kayba rağmen şiddeti konuşmaktan kaçınıyor ve etrafından dolaşmayı tercih ediyoruz. Oysa bu çekingenliğin ve ürkek suskunluğun bizi çıkmaza sürüklediği açık. Son günlerde yaşananlar, konuşmayı ertelemenin değil, doğrudan ve cesur biçimde tartışmanın zorunlu olduğunu bir kez daha gösteriyor. Toplumların yönünü belirleyen unsur güç değil, meşruiyettir. Mesele, silahın mı, siyasetin mi belirleyici olacağıyla ilgilidir.

Hepimiz biliyoruz ki silahlı örgütler meşruiyetlerini toplumun rızasından değil, silahtan alır. Siyaset ise gücünü silahtan değil, toplumsal rızadan alır. Silah siyasetin yerine geçtiğinde, toplum konuşmaz, konuşamaz. Oysa toplum, homojen bir bütün değil, farklı kimliklerin, sınıfların, taleplerin ve siyasal eğilimlerin bir arada var olduğu çoğul bir alandır. Asıl tahribat, çoğulculuğun bastırılması ve toplumun tek bir ideolojik çerçeveye sıkıştırılmasıdır. Böylece toplum, kendi içindeki farklılıklarıyla konuşabilen bir siyasal özne olmaktan çıkar ve silahlı aktörlerin temsil iddiasına mahkûm edilen bir kitleye dönüşür. Türkiye’de bu gerçeği teorik olarak değil, acı tecrübelerle öğrendi. Hatta bu durumun bedelini kimin ödediğini de aslında hepimiz biliyoruz. O zaman hep birlikte ve yüksek sesle, “silahın gölgesi altında siyasetin imkânı ortadan kalkar” diyebilmeliyiz.

Silahlı örgütlerin varlığı yalnızca devletle örgüt arasındaki bir çatışma değildir. Bu mücadele, şiddetle siyaset, korkuyla hak ve vesayetle özgürlük arasında yaşanan daha derin bir gerilimdir. Bunun nedeni, silahlı örgütlerin devletten ziyade, topluma karşı silahlı tahakküm kurma konusundaki arzularıdır. Halbuki toplumu temsil etme iddiası, o toplumu silahın doğrudan hedefi haline getirmeyi ya da şiddetin dolaylı sonuçlarına mahkûm etmeyi meşru kılamaz.

Bu açık gerçeklerle birlikte, bazen sorunun kaynağı yalnızca silahlı örgütler olmayabilir. Onlara karşı geliştirilen siyasetin eksikliği daha büyük bir sorun haline gelir. Silahlı tahakkümün en görünür sonuçlarından biri, siyasal partilerin ve sivil aktörlerin hareket alanının daralmasıdır. Bir tarafta, terör atmosferinin beslediği devletin güvenlikçi refleksleri, diğer tarafta silahlı örgütlerin baskısı arasında sıkışan siyasal alan. Bu ikili baskı, özgür siyaseti imkânsız kılar. Bu çıkmazdan, gerçek anlamda bir temsiliyet üretmek mümkün değil. Bu atmosferde kimi siyasal partiler, toplumsal taleplerin sesi olmaktan çıkar, silahlı çatışmanın çizdiği sınırlar içinde konuşan yapılara dönüşür. Sonuçta güçlenen siyaset değil, şiddetin etkisidir. Bu nedenle birçok siyasal tartışma, gerçek anlamda ve özgür bir zeminde değil, silahlı aktörlerin belirlediği sınırlar içinde yürütülür. Bu sınırlar, kimi zaman doğrudan şiddetle, kimi zaman askerî kontrolle, kimi zaman da “temsil” iddiasıyla çizilmektedir.

Şiddetin Meşruiyet İddiası

Öncelikle şunu ifade edeyim: Modern siyasal düşüncede meşruiyet, “zorun” değil, rızanın ve hukukun ürünüdür. Silahlı örgütler, kendilerini genellikle........

© Perspektif