menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şehrin Yalnızlığından Cemaatin Gölgesine

16 0
19.08.2026

Köyden ayrılan bir insan, çoğu zaman yalnızca bir yerden başka bir yere gitmez. Ardında bir ev, birkaç tarla, bir avlu, bir çeşme, akşamüstü kapı önünde oturan komşular bırakır; ama asıl terk ettiği şey, kendisinin kim olduğunu bilen bir dünyadır. Orada adı soyadından önce gelir, yüzü tanınır, hangi evin çocuğu olduğu bilinir, düğününe kimin geleceği, cenazesinde kimin omuz vereceği aşağı yukarı bellidir. Böyle bir hayatın yoksulluğu ağır olabilir, ufku dar olabilir, baskıları insanın nefesini kesebilir; ama insan yine de görünürdür. Şehir ise önce bunu elinden alır. Kalabalığın içine alır ama tanımaz. İş verir ama adını sormaz. Bir apartmanın bodrumunda, bir fabrikanın vardiyasında, bir inşaatın iskelesinde insanı çoğaltırken aynı zamanda onu tekilleştirir. Köyde yoksul olan, şehirde yoksulluğuna bir de yalnızlık ekler.

Türkiye’nin büyük göç hikâyesini yalnızca nüfus hareketi olarak okumak bu yüzden eksiktir. Köylerden kasabalara, oradan şehirlere akan milyonlar, beraberlerinde yalnızca eşyalarını değil, alışkanlıklarını, korkularını, dillerini, inançlarını, hatıralarını ve eski dayanışma biçimlerini de taşıdılar. Şehir onlara yeni bir hayat sundu ama bu hayatın kapıları herkese aynı genişlikte açılmadı. Bir yanda vitrinler, okullar, bürolar, üniversiteler, tiyatrolar ve devlet daireleri vardı; öte yanda gecekondu mahalleleri, uzun mesailer, güvencesiz işler, kiralar ve şehrin merkezinde sürekli hissedilen ama adı konmayan bir mesafe. İnsan orada yalnızca daha az paraya sahip olmadığını değil, daha az makbul sayıldığını da hissedebiliyordu.

Bir aksan, bir kıyafet, bir sofra alışkanlığı, bir kelimenin yanlış söylenişi bile bir sınır çiziyordu. Şehirli olanla olmayan arasında, eğitimli olanla olmayan arasında, merkeze ait olanla dışarıdan gelmiş olan arasında görünmez bir duvar yükseliyordu. O duvarın taşları yalnızca paradan örülmüş değildi; küçümsemeden, terbiyeden, zevkten, doğru konuşma bilgisinden, hangi masada nasıl oturulacağını bilmekten de örülüyordu. Modern şehir insanı yalnızca çalıştırmıyor, ona nasıl görünmesi gerektiğini de söylüyordu. Ve insan, kendisine sürekli nasıl olması gerektiği anlatıldığında, bir süre sonra olduğu hâlin değersiz olduğu duygusunu taşımaya başlıyordu.

Bu duygunun tarih içinde ilk kez ortaya çıktığını söylemek mümkün değil. İnsan toplulukları çok eski zamanlardan beri dışarıda bırakılanlara başka bir dünya, başka bir aidiyet, başka bir değer ölçüsü vaat eden yapılar kurdular. Erken İslam’ın ilk yıllarına bakıldığında da buna benzeyen güçlü bir damar görülür. Mekke’nin servet, soy ve kabile üstünlüğüyle örülmüş düzeninde yeni inancın çağrısı yalnızca gökyüzüne ilişkin değildi. Köleye, yoksula, borçluya, korumasız olana, güçlü bir aşirete yaslanamayana, insan değerinin yalnızca maldan, soydan ve mevkiiden ibaret olmadığını söylüyordu. Bilal’in adının bugün hâlâ hatırlanmasının bir nedeni de burada aranabilir. Onu önemli kılan yalnızca inancı değil, o inancın içinde eski dünyada sahip olmadığı bir değerin mümkün hâle gelmesiydi.

Sonra hicret geldi. Mekke’den Medine’ye gidenler yalnızca yeni bir şehre gitmediler; eski bağlarını, mallarını, güvenliklerini, toplumsal yerlerini geride bıraktılar. Muhacir ile ensar arasında kurulan ilişki bu yüzden yalnızca dinsel bir kardeşlik sözü değildi. Barınma, iş, yiyecek, güvenlik, birlikte yaşama meselesiydi. Bir şehirde yeniden görünür olmanın, yeniden bir topluluğun parçası olmanın, “burada sana da yer var” cümlesinin somutlaşmış hâliydi. İnsan bazen bir inanca yalnızca onun hakikat iddiası nedeniyle değil, o inanç kendisine yeryüzünde bir yer açtığı için de bağlanır.

Türkiye’nin yakın tarihine bakınca bu eski deneyimin yankısını doğrudan değil ama belli bir toplumsal ritim içinde duymak mümkündür. Anadolu’nun köylerinde ve kasabalarında insanlar zaten bütünüyle yalnız yaşamıyorlardı. Akrabalık, hemşehrilik, tarikat, mezhep, esnaf çevresi, köyün ileri gelenleri, imam, şeyh, ağa, tüccar; bütün bunlar hayatın içinde birer bağdı. Bu bağların eşitlikçi olduğunu söylemek mümkün değildir. Çoğu zaman tam tersine insanı bağımlı kılan, itaat isteyen, hiyerarşi üreten yapılardı. Ama insanın başı sıkıştığında kapısını çalabileceği bir yer vardı.

Cumhuriyet bu dünyayı değiştirmek istedi. Yeni bir yurttaşlık dili kurdu, yeni kurumlar yarattı, eski düzenin birçok bağını dağıttı ya da geri plana itti. Fakat hayatın maddi zemini, hukuki değişimin hızına her zaman yetişmedi. Köy yoksulluğu sürdü, toprak eşitsizliği sürdü, eğitim ve sağlık ülkenin her yerine aynı güçle ulaşmadı. İnsanlara eşit oldukları söylendi ama hayat her gün bunun aksini gösterdi. Devlet eski dünyanın kapılarını kapatırken, onların yerine her zaman başka kapılar açamadı.

Bir kurumun adını değiştirmek kolaydır; insanın kendisini güvende hissettiği dünyayı değiştirmek daha zordur.

Sonra şehir büyüdü ve köy çözülmeye başladı. İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in çevresinde yeni mahalleler kuruldu. Çoğu yerde önce ev geldi, sonra yol; önce insan geldi, sonra devlet. Şehir, merkezden bakıldığında modernleşmenin zaferi gibi görünüyordu ama kenarlardan bakıldığında başka bir manzara vardı. Şehrin merkezindeki insan için yeni gelenler çoğu zaman kalabalıktı; yeni gelen için ise şehir, ona sürekli nerede durması gerektiğini hatırlatan büyük bir hiyerarşiydi.

İşte cemaat tam bu aralıkta büyüdü.

Şehir insana “sen kimsin?” diye sorarken cemaat “bizdensin” diyordu. Bu küçük farkın büyük sonuçları oldu. Bir insanın adını bilmek, hastalandığında yanına gitmek, cenazesine........

© Nokta Haber Yorum