menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kümesin Gölgesindeki Göğün Çocukları

7 0
03.07.2026

Dağların en sarp kayalıklarında, rüzgârın dahi ürkerek dolaştığı bir uçurumun kenarında bir yuva vardı. O yuvada göklere hükmetmeye namzet yumurtalar duruyordu. Ama kader, bazen bir çocuğun eline düşen taş gibi savrulur ya hani; işte o yumurtalardan biri, yuvarlanarak aşağı düştü ve bir köylünün yoluna çıktı.

Köylü, bu büyük ve yabancı yumurtayı aldı; tavuklarının arasına koydu. Tavuklar onu kendi yumurtalarıyla eş gördüler, üstünde kuluçkaya yattılar. Günler geçti, kabuk çatladı ve içinden kartalın yavrusu çıktı. O yavru, gökyüzünün şarkısıyla doğmuştu, ama kulaklarına ilk çalınan ezgi, kümeste gagaların tıkırtısı oldu.

Böylece büyümeye başladı. Gün be gün, kanatları uzadı, kemikleri güçlendi, gözleri derinleşti ama ne var ki, kalbine işlenen inanç bambaşka idi:

“Sen tavuksun.”

Tavuklarla birlikte yere eğildi, toprağı gagaladı, kümesin dar gölgesinde varlığını sürdürdü.

Yıllar aktı. Kartal, büyüklüğünün farkına varamadı; kendi azametini sıradanlığın perde arkasına sakladı. Oysa gökyüzü her gün onu çağırıyor; bulutların arasında özgürlüğün şarkısı yankılanıyordu.

Günlerden bir gün, köyün üzerinden görkemli bir kartal süzüldü. Kanatlarıyla güneşi selamlıyor, rüzgârın damarlarında sevinçle dolaşıyordu.

Yerdeki kartal başını kaldırdı. Bir anlığına yüreği göğsüne sığmadı, gözlerinden ışık taştı. İçinde derinlerden, çok derinlerden bir ses fısıldadı:

“Sen onlardan birisin. Kanatların toprağa değil, göğe aittir. Uç!”

Ama yazık ki zihni zincirlerle bağlıydı. Yılların alışkanlığı, çevresinin fısıltısı, kendi cesaretsizliğinin karanlığı onu yere çivilemişti. Etrafındaki tavuklara baktı; onlar sıradanlığın güvenli huzuruyla toprağı eşeliyordu. O an göğe bakmaktan vazgeçti, kanatlarını kapadı ve kendi kendine;

“Hayır, ben bir tavuk olarak doğdum, tavuk olarak yaşayacağım ve tavuk olarak da öleceğim.” dedi.

Yazık ki öyle de oldu. Kanatlarında göklerin kudreti saklıydı; ama hiç açmadı. Gözlerinde ufukların ateşi yanıyordu; ama hiçbir zaman o ateşi göğe taşımadı. Ömrünü yerde, sıradanlığın gölgesinde tamamladı.

Evet o, bir kartal olarak doğmuştu, ama bir tavuk gibi öldü.

Biliyorum; internet denen dijital çöplükte bu hikâyenin çok farklı versiyonları var.

Ancak içeriği ne olursa olsun bu hikayenin zihin duvarlarımıza bıraktığı hissesine baktığımızda bu hikaye yalnızca bir kuşun bahtsız talihi değil; bir medeniyetin, bir ümmetin iç çekişlerinin, unutkanlığının ve yeniden doğma ihtimalinin hikâyesidir. Yani aslında kartalın kendi azametini unutarak tavuk gibi yaşaması, bugünün Müslümanlarının içine düştüğü hâlin bir aynasıdır.

Öyle ya;

Bir zamanlar bu ümmet, göğün çocuklarıydı. Kur’an’ın “Oku!” diye haykıran ilk emriyle gözlerini açtı. Bu çağrı, yalnızca harflerin birleşimini değil, varoluşun sırrını, aklın ve ruhun göklere doğru kanatlanışını temsil ediyordu. Biz bu çağrıyla ayağa kalktık; bilgisizliğin karanlığını yaran bir meşale, mazlumların sığınağı olan bir gölge olduk.

Bağdat’ın kalbinde bilginler, yıldızların ışığını kitapların sayfalarına döktüler. Semanın sırlarını çözmek için kalemlerini göğe kaldırdılar. Endülüs’te medreselerin kandilleri, geceyi boğarak gündüzü çoğalttı; cehaletin zifiri karanlığını ilmin nuruyla paramparça ettiler. Kurtuba’nın sokaklarında akan su bile medeniyetin şiirini fısıldıyordu.

İstanbul’da gök kubbe, Allah’ın ismini minarelerden yankılatırken, adalet sarayların değil sokakların dilinde dolaşıyordu. Merhamet, fukaranın sofrasına oturuyor; vakar, hükümdarların yüzünde değil, sıradan insanların gönlünde tecelli ediyordu. Dünyanın neresinde Müslüman ismi anılsa, orada ilmin, ahlakın, vakar ve izzetin gölgesi düşüyordu. Çünkü bu ümmet, yaklaşık bin yıl boyunca bir medeniyetin yalnızca taşıyıcısı değil, aynı zamanda onun ruhu ve nefesiydi.

Fakat biliyoruz ki tarih, insana hiçbir zaman düz bir yol vadetmez. Zamanın dönen çarkı; savaşların çığlıkları, istilaların tozu, sömürünün zincirleri, iç kavgaların kör kuyuları ile bazen ufukları aydınlatır, bazen de karanlığın gölgesini üzerimize salar. Bizim coğrafi tarihimizde de yazık ki hepsi bir araya geldi ve o kartalı yere indirdi.

Zira kılıçların gölgesinde şehirler yıkıldı, kitaplar yakıldı, minarelerin gölgesinde fitneler yükseldi. Bir zamanlar göğün efendisi olan ümmet, kendi elleriyle kendi kanatlarını zincire vurdu. O büyük kartal, sıradanlığın toprağına eğildi vee işte o an, kulaklara zehirli bir cümle fısıldandı:

“Sen tavuksun.”

Bu fısıltı, yalnızca bir cümle değil; bir ümmetin ruhuna işlenen en derin yara, en ağır zincirdi. Göğe ait olan kanatlarımızı yere bağlayan, ufuklara uzanan bakışımızı toprağa mahkûm eden cümle işte buydu.

Çünkü o günden sonra biz, kendi ihtişamımızı unuttuk; bir kartalın, kümesin dar gölgesinde ömrünü tüketmesi gibi, biz de kendi göklerimizi unutarak sıradanlığın karanlığında yaşamayı kabullendik.

Tam da bu hâli, asırlar önce büyük tarihçi İbn Haldun görmüş ve satırlarına işlemişti:

Mağluplar, galipleri taklit ederler.

Ona göre mağlup olan toplum, yalnızca savaş meydanında yenilen değil, ruhen teslim olandı. Çünkü mağlubiyet, önce kılıçlarla, sonra kalplerle, en sonunda da zihinlerle kazanılırdı. Mağlup, galibin zaferinin yalnızca şahitliğini yapmaz; aynı zamanda onun değerlerini, onun kıyafetini, onun dilini, hatta onun dünya görüşünü ödünç alırdı. Bir gün gelir, mağlup kendi varlığından utanır, galibin gölgesinde yaşamayı bir onur sanırdı.

Sizce de İbn Haldun’un bu tespiti, kartalın tavuklar arasında büyüyüp kendini tavuk sanması gibi değil mi?

Çünkü kartalın asıl mağlubiyeti, gökyüzünden düşmesi değil; kendi kanatlarına yabancılaşmasıdır. Ümmetin asıl mağlubiyeti de, Haçlıların kılıçları yahut Moğol istilalarının ateşi değil; kalbimize ve dahi yürek ülkelerimize işlenen bu fısıltıdır:

“Sen tavuksun.”

Bugün bakınız coğrafyamıza:

Topraklarımız öyle bereketli........

© ngazete